GenelMektuplara Cevap

​Dini Allah’a Örnekliği Resulullah’a Has Kılmak

Şeref Bülbül/ Viyana
​Soru: Günümüz medyasında görebildiğimiz kadarıyla en yoğun konuşulan konuların başında Din gelmektedir. İbadetinden ahlakına, muamelatından evlilik hukukuna, ceza yasasından uluslar arası ilişkilerine, hatta dünyanın sınırlarını aşarak kabir azabından ahiret hayatına varana dek her konuyu didik didik edercesine konuşup tartışıyorlar. Bu kadar konuşulmasına rağmen hayatta uygulamaya yansıyan pek fazla bir şey de göremiyorum. Namazı konuşanlar namaz kılmıyor; Ahlakından bahsedenler yaşayıp göstermiyor; hukukunu tartışanlar Kur’an’ı bilmiyor. Kelimenin tam anlamıyla “ağzı olanın konuştuğu” bir ortam. Bu curcunanın içinde bir şey dikkatimi çekti. Kıldığımız beş vakit namazların vakit ve rekâtlarının Kur’an da olmadığını söyleyenler var. Bu nasıl oluyor? Bu dini insanlara getiren Allah elçisi o toplumun içinde 23 yıllık Risalet hayatının 10 yılını devlet olarak yaşamış. Medine mescidinde ümmetine imamlık yaparak bu namazları seferde ve hazarda ömrünün son gününe kadar kılmış ve kıldırmıştır. Ümmeti de birlikte yaşamış ve görmüşlerdir. Böyle bir konuda belirsizlik olur mu? Bu konuya bir açıklık getirirseniz memnun olacağımızı bilmenizi isteriz.

Cevap: Sorunuza geçmeden önce toplumsal sorunumuza değinmek gerekmektedir. Halkımızın değişmeyen özelliği, bulduğu bir şeyi tüketircesine kullanmak. Bu nedenle İnternet imkânına ulaşınca yediden yetmişe yedi yirmi dört kullanmaya başladık. Klavye ile ekran arası stres atma ve insanımızın kendisini tatmin etme yeri olarak kullanılmaya dönüştü. Hal böyle olunca yazmasını bilen herkes aklına geleni gönlünden geçeni yazmaya başladı. Bu nedenle bu âlem içinden çıkılmaz bir bilgi kirliliği ile kirlendi. Doğrusunu yanlışından ayırma kabiliyeti olanlar için bir mahzuru olmasa bile, henüz bu seviyede olmayanlar için tam bir bataklık gibi giren içinde boğulup kalmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca hak batıl, doğru yanlış hep yan yana bulundu. Fakat aklıselim sahibi olanlar hakkı ve doğruyu aldı batılı ve yanlışı bıraktı. Akledenler için her konuda olması gereken de bu olmalıydı.

​Şimdi bir Müslüman olarak bizlerin yapması gereken, hangi ihtiyacımızı nereden karşılayacağımızı bilmektir. Bu dinin kaynağı dinin sahibinin kitabıdır. Din adına ne ihtiyacımız varsa gideceğimiz yer öncelikle bu kitap olacaktır. Bir şeyi ibadet kılan Allah, elbette o ibadetin nasıl ve ne zaman yerine getirileceğini de bildirecektir. Aksi halde insanlar kadar eda şekli ve zamanı ortaya çıkması kaçınılmaz olurdu. Hâlbuki emri ilk alan Allah elçisi emri hayata geçirmiş son şekli olarak beş vakitte eda etmiştir.

​Kur’an’ın hüküm koyma tarzındaki yöntem şöyledir: Yapılması ve ya terk edilmesi istenen şey o toplum tarafından bilinen bir şey ise, şunu yapın veya şunu terk edin şeklinde iken; bilinmeyen yeni bir şey ise en ince noktasına kadar tanımlayıp tarif etmektedir. Bunun en açık örneği konumuz olan namaz ve namaz için şart olan abdest konusundaki ayetlerdir. Örneğin namaz tüm ümmetlerde var olan bir ibadet olması nedeniyle toplum tarafından bilinmektedir. Bu nedenle “egımıissalat” namazı kılın demekle yetinilirken; Abdest konusunda Maide 6. Ayeti Medine de gelen bir ayettir ve şöyle denilmektedir:
​“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın). Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta yahut yolculuk halinde bulunursanız yahut biriniz tuvaletten gelirse yahut da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (Maide 5/6)
​Bu iki ayet ​arasındaki farkı görüyoruz. çünkü namaz Hz. Adem (as) dan beri tüm ümmetlerde var olan bir ibadettir. Toplumlar her ne kadar dini tahrif edip uzaklaşsalar da, namaz gibi ibadetler tümüyle terk edilip unutulmuş değildir. Bunun için namazı kılın emri geldiği zaman herkes namazın ne olduğunu biliyorlardı ki, “bu namazda ne demek oluyor, nasıl kılınır, ne zaman kılınır“ diyen çıkmamıştı. Başta elçi ile birlikte ilk gelen surelerde gece namazı olarak bildiğimiz müddessir suresinin ilk ayetlerinde gece kalkıp ağır ağır kuran okuması istenmiştir:
​“Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku. Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.” (Müzzemmil 73/1-6 )

​Bunun uygulanışı devam ederken bir takım endişeler oluşmuştur. İstenilen zaman ve okunacak miktarla ilgili tam yapıp yapamadıkları konusunda. Bunun üzerine aynı konuyla ilgili surenin 20. Ayeti gönderilmiştir:
​“Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur’ân’dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Allah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” (Müzzemmil 73/20)
​Bu hal devam ederken bu konuyla ilgili yeni bir strateji değişikliği yapan ayetlerin varlığına şahit oluyoruz:
​“Onların söylediklerine sabret, güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini överek tespih et. Geceleyin secdelerin ardından da onu tesbih et“(50/39-40) buyurarak gece secdelerinde güneşin doğuş ve batışından önce Rabbin tespih edilmesi ilave edilmiş olduğunu görüyoruz.

Taha suresinde ise yine bir ilave var: “Onların dediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini överek tesbih et. Gece saatlerinden bir kısmında ve gündüzün taraflarında da tespih etki memnun olasın.”(Taha 20/130)
“Ailene namazı emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz, sonuç takva sahiplerinindir.”(Taha 20/132) Görüldüğü gibi öncekilere “gündüzün taraflarında da tespih et” ibaresi eklenmiştir. Devamla Rum suresinde de benzeri ilaveler görüyoruz:
“Sizler akşamlarken ve sabahlarken, günün sonunda ve öğleye eriştiğinde, göklerde ve yerde övgü kendisine mahsus olan Allah’ın şanı yüceltilir.”(Rum 30/17-18)
Bu ayette de “öğleye erdiğinizde ” ifadesi ilave edilerek vakitlerin beşe ulaştığını görüyoruz.

Bu ayetle ilgili Abdullah İbni Abbas’tan şöyle bir rivayet de gelmektedir. “Bu ayet beş vakit namazı içinde toplamaktadır”. Akşamlarken, akşam ve yatsı, sabahlarken, sabah, günün sonunda ikindi, öğleye eriştiğinizde öğle namazına işaret etmektedir” der.

Namazla ilgili daha birçok ayet vardır. Ancak yukarıya aldığımız ayetlerde görüldüğü gibi önceleri sadece gece namazından bahsedilir iken (Müzzemmil 73/3-5, 73/20) buna güneşin doğuşundan önce ve batışından önce ilave ediliyor. (Kaf 50/39-40) Bu süreç devam ederek buna gündüzün iki tarafı ve gece saatleri de (Taha 20/130) ilave edilerek beş vakit namaz tedricen tamamlanmış oluyor. İlk günlerde ki gece namazı ise Resulullah’ın nev’i şahsına ait olmak üzere bırakılıyor. (İsra 17/79) Böylece tedrici bir yöntemle gönderilen Kur’an, namaz konusunda da benzer bir uygulamayı sergiliyor.
Bu ayetler kendisine anladığı bir dil ile gönderilen Allah’ın Resulü de yukarıya meallerini verdiğimiz ayetlerden anladığını hayata geçirmiş, 23 yıllık risalet hayatında vahiyler devam etmesine rağmen “beş vakitte kıldırdığı namazların ne vakitleriyle ilgili, ne de rekâtlarıyla ilgili herhangi bir tenkide uğramamıştır. Bunun bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz. Konuya şu iki ihtimali değerlendirerek yaklaşmak istiyoruz.

Birincisi; vakitlerin Kur’an ayetlerinin delaletiyle anlaşıldığıdır. Çünkü gecenin üçte biri, yarısı veya yarısından biraz az, gündüzün iki tarafı, güneşin doğuşundan ve batışından önce, gece saatleri gibi ifadelerin o günkü konuşulan dilde birer karşılıkları vardı. Bu ifadeler zaman bakımından herhangi bir kesitin adıydı. Allah’ın elçisi bu ifade edilen zaman dilimini doğru bir şekilde anlamış olduğundan ikinci bir ayetle uyarılmamıştır. Bu ise yapılan işin Allah tarafından onaylandığının açık bir delilidir.
İlk Müslümanlar gece namazı için kalktıkları miktarın doğru olup olmadığı konusunda endişe duymuşlardı. (Müzzemmil 73/2-4) Allah’u Teâlâ da aynı surenin 20. ayetinde bunu şu ifadelerle gidermişti:
“…Gece ile gündüzü ölçen Allah onu doğru hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizleri affetti. Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun…”

Bu nedenle beş vakit namazın vakitlerinde de doğru anlaşılmayan yahut yanlış uygulanan bir durum olsaydı, bu konuda da böyle bir uyarıyla düzeltilirdi diye düşünüyoruz.

İkincisi; vakitler deki farklı rekât sayılarıyla ilgilidir ki bu konuyu dile getiren ayetlerden (73/2-4-20, 50/39-40, 20/130, 11/114, 30/17-18, 2/43, 2/238-239) hangi vakitte kaç rekât kılacağımızı anlamak bize göre mümkün görünmemektedir. Rekât konusunda bilgi olarak bütün vakitleri kapsayan genel bir açıklama var. Seferde düşman korkusu olduğunda namazları kısaltmak ile ilgili (Nisa 4/101-104), savaşta Nebinin varlığında iki gruba ayrılarak, bir grubun silahlarıyla beraber kıyama durup secdeden sonra savaşa gitmeleri ve diğer grubun gelerek kıyamda iştirak ederek devam etmesi olayı (Nisa 4/102), yine bir tehlikeden korkarsanız namazı, yürüyerek veya bir hayvana binmiş olarak kılın. Güvende olduğunuz zaman bilmediklerinizi size öğrettiğim gibi Allah’ı anın. (Bakara 2/239)
Bu ayetlerden akşam namazının üç, sabah namazının iki ve diğerlerinin de dört olduğunu anlamak mümkün değildir. Ancak Nisa 4/102. ayetten rekâtın kıyamla başlayıp, secde ile bittiğini kısaltılan namazında iki kıyam ve ona bağlı secdelerden ibaret olduğunu anlıyoruz. Fakat bu bilgiler bizi sabah namazında ki secde ve kıyam sayısının kaç olduğuna götürmüyor. O halde Peygamber bu bilgiyi nereden aldı?
“Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O sizi seçmiş babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin için hiçbir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur’an’da, peygamberin size örnek olması, sizin de insanlara örnek olmanız için size Müslüman adını veren O’dur. Artık namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a tutunun. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.“(Hac 22/78) Bu sorunun cevabını burada aramak istiyoruz.

Babamız İbrahim’in yolu olan din bütünüyle kaybolup gitmiş miydi? Yoksa bugün olduğu gibi içleri tahnit edilerek tevhidi çizgiden uzaklaştırılmış mı idi? Bu noktadan baktığımızda çeşitli kaynakların verdiği rivayetler de İbrahim (a.s)’dan gelen dinin bazı ibadetlerin kaldığını, tümüyle yok olmadığını görüyoruz. Hacc, namaz, nikâh gibi davranışların bazı değişikliklerle beraber devam ettiği bir vakıadır.

Ayrıca ticari merkez olan Mekke’de az da olsa Yahudi ve Hıristiyan olanlar var. İbrahim’i çizgiyi devam ettiren muvahhitler de var. Bunların namaz kıldığı ile ilgili rivayetler olduğu gibi, Resulullah’ın da risaletten önce namaz kıldığına dair rivayetlerde az değildir. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde namazın, o toplumun bilmediği bir olay olmadığı ortaya çıkıyor. Ayrıca namazı emreden ayetler de sanki sadece bilinen bir şeye işaret ediliyor. “Namazı kılın zekâtı verin”(Bakara 2/43) Zekât ibadeti de Resulullah’ın atası Kusay zamanından beri alındığı bilinen bir uygulamadır. Şayet namaz bilinen bir ibadet olmasaydı nasıl kılınacağıyla ilgili geniş bir bilginin verilmesi de gerekirdi diye düşünüyoruz.

Kur’an’ın üslubunda görünen şudur, bilinen bir şeye sadece işaret etmekle yetinilir iken, bilinmeyen veya değiştirilen kısımla ilgili en ince ayrıntıya kadar malumat vermekdir.
“Yetimlere karşı haksızlık etmekten korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın… ” Nisa 4/3 buyuruyor. Nikâhlamanın nasıl yapılacağıyla ilgili malumat vermiyor. Ancak kimlerin nikâhlanacağı ve kimlerin de nikâhlanamayacağı ile ilgili ve bunun arkasından gelecek konularla ilgili yüzlerce ayette açıklık getirerek aile hukuku ortaya konuluyor.

Konuyu bizim bilmemize ve uygulamamıza gelince, bizlerde namaz ile ilgili uygulamayı Rabbimizin Kur’an’da (Hac 22/78) örnek gösterdiği, Hz. Muhammed (a.s)’ın peygamberlik hayatı boyunca kitle halinde insanların önüne geçerek yaptığı uygulamalar Namaz, oruç, hac gibi bizlere kadar kuşaktan kuşağa intikal ederek gelen uygulamalardır. Bu ameli sünnet, İman eden ve namazlarını bir önceki kuşaktan gördükleri gibi kılan kitleler aracılığı ile gelmiştir. Namaz kılmayı ondan gören ve öğrenenler, öğrendiklerini nesillere öğreterek bize kadar kesintisiz ulaşmıştır. Kıyamıyla, kıraatiyle, rükûsuyla, secdesiyle ve rekâtıyla ilgili herhangi bir ihtilaf olmamıştır. Bütün görüş sahibi insanlar nezdinde ortak olmasının sebebi budur diyoruz. Resulün uygulamasını göz ardı ederseniz, her grup kendine özgü bir namaz anlayışı ile karşımıza çıkar ki, kimin kıldığının namaz olduğunu tespit etmekte mümkün olmazdı. Aynen bu gün internet ortamındaki net olmayan anlayışa, kitleler ta baştan düşmüş olurdu. Bu nedenle çok net olarak diyoruz ki, Kur’an’sız İslam olmayacağı gibi Allah Resulü Muhammedsiz de Kur’an olmaz. Bu kitap ona geldi ve o inananların ilki olmakla emrolundu. O da emrolunduğu dini yaşadı ve ümmetine Örneklik etti. Bize de Allah Teâlâ :
“Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir” (Ahzab 33/21) buyurdu. Biz bu örnekten memnunuz ve başka örnekte aramıyoruz. Ayrıca bu türedi anlayışlar çıkana kadar gelip geçen kuşaklarda namazların rekâtları ile ilgili bir ihtilaf da yaşanmamıştır. Tüm mezheplerde namazların rekât sayıları aynıdır. Bunun bir tesadüf olmadığı ise gayet açıktır.
Din tümüyle Allah’ındır ve bizler emrolunduğumuz gibi dini sadece Allah’a has kılıyoruz. Hevamızı ilah edinmiyor; Resulullah’ı da kusursuz örnek kabul ediyoruz. Namazı onun kıldığı gibi, orucu onun tuttuğu gibi, haccı onun yaptığı gibi ve dini onun anladığı gibi anlayıp yaşamaya çalışıyoruz. Ondan başka bir örnek edinmeyi doğru bulmuyoruz.

Daha Fazla

Related Articles

Bu yazıda 1 yorum bulunmaktadır

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close