GenelYazarlardanYazılar

Abd’nin Küresel/Bölgesel Provokasyonları ve İdlib/Suriye Merkezli Gelişmeler

Küresel düzlemde hegomonik gücü zayıflama sürecine giren ABD, Kaos stratejisi ile bölgede ve küresel sistemde yeni bir denge arayışında…Bu çerçevede ABD, her türlü terör örgütünü kontrol ederek, güya “teröre karşı terör örgütleriyle mücadele” adı altında adımlar atarak yoluna devam etmektedir.Adeta bir güç zehirlenmesiyle ‘Teo-politika’nın peşinde koşarken ABD, bölge ve dünya gerçekleriyle bağdaşmayan hamlelerine her gün yenilerini eklemektedir…

Bu bağlamda, Irak-Suriye ekseninde yeni hesaplar ve provokasyonlar peşinde olan ABD, bir yandan AB’ne -kendi aleyhlerine bile olsa- yeni yaptırımlarında yanında olmasını talep etmekte; aksi takdirde olacakları “Trump yönetimi üslubuyla” deklare etmekte bir beis görmemektedir…Diğer yandan, bazı konularda ittifak arayışında olduğu Rusya’ya kısmi yaptırımlar uygulamaktadır…Küresel düzlemde kendisine rakip olarak gösterilen Çin ile ticaret savaşının seviyesini kendi pozisyonuna göre düzenlemekte ısrar ederken Çin’in verdiği karşılıklar dünya ticaretinde ciddi sonuçlar doğuracak dengesizlikleri tetiklemektedir…Bu arada, yeni konumu ve misyonuyla gerek bölgemizde ve gerekse de değişik coğrafyalardaki geniş etki alanlarında her zaman ihtiyaç duyacağı ‘stratejik müttefiki’ (?!) Türkiye’ye operasyonlarına devam etmektedir.Son dönemlerde ABD, bir taraftan Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden “terör yapıları”yla açıkça birlikte hareket ederken diğer taraftan da ekonomik savaş/dolar operasyonu ile hala bu ülkeye diz çöktürebileceğinin hesaplarını devam ettirmektedir..Üstelik Türkiye’ye yönelik operasyonlar ve yaptırımlarına ara vermeden devam ederken diğer yandan da İran’ı çevrelemeye, giderek ağırlaşan yaptırımlar uygulayarak bu ülkeyi etkisizleştirmeye çalışmaktadır… Yani ABD, bir anlamıyla suyu tersine akıtma peşinde gitmektedir.Ve bu çelişkili politikalarını, İsrail ve Suudi Arabistan başta olmak üzere küresel güçlerin desteğini yitirdiklerinde “varoluşsal sorunlar” yaşamaları mukadder gözüken ülkelerle bir yerlere taşıyabileceğini düşünmektedir…

İşte böyle bir vasatta ABD ve Rusya’nın bölgesel politikalarının bir gereği olarak Suriye’de kritik bir öneme sahip İdlib merkezli gelişmeler gündeme taşınmış bulunmaktadır.Zira İdlib, Suriye’de yaşanan gelişmelerde, Astana sürecinin paydaşları açısından “köprüden önceki son çıkış olarak” algılanmaktadır.ABD ve müttefikleri açısından da İdlib, stratejik öneminin yanı sıra Astana süreci taraflarının arasındaki ihtilafları derinleştirmek için iyi bir fırsat olarak görülmektedir… Suriye rejimini destekleyen Rusya ve İran açısından Cenevre sürecine giden yolda İdlib’deki durumun lehlerine değişmesinin ise ellerini güçlendireceğinden şüphe yoktur.Bu süreçte, denge politikası ile güvenlik ve gelecek kaygılarını azaltma peşinde olan Türkiye açısındanda İdlib’in statüsü stratejik bir önemem sahiptir… Aynı zamanda İdlib merkezli Suriye’deki gelişmeler konusunda -geçmiş dönemlere nazaran- AB ülkeleri de daha duyarlı gözükmektedir… Ve bu çerçevede -geçtiğimiz haftalarda yapılan- Türkiye-Rusya-Almanya-Fransa zirvesi yapılması da manidar bir gelişme olarak okunabilir.

TAHRAN ZİRVESİ VE SONRASINDA YAŞANANLAR

Yukarıda kısaca çerçevesini çizmeye çalıştığımız bir vasatta İdlib/Suriye’deki gelişmelerin hızla krize doğru yol aldığı bir zamanda Tahran’da yapılan zirve ciddi beklentilerle başladı.Her ne kadar zirve öncesi Rus uçakları ve rejim topçuları İdlib’in bazı bölgelerini vurmaya başlamış olsalar da kritik bir toplantı olarak Tahran zirvesi, tarafların dikkatlerini birbirleri üzerine topladı.Başta Türkiye olmak üzere AB ülkeleri bu zirveden bir çözüm beklentisi içindeyken bir kısmı da kaostan nemalanma peşindeydiler…

Bir çok ülke ve uluslararası kuruluşun dikkatle izlediği Tahran Zirvesi’nde, Suriye’deki gelişmelerin bir sonraki aşamaya geçiş sürecinde Astana üçlüsünün her birinin kendine has hesapları masadaydı.Ne var ki sonuç bildirgesinde, özellikle Türkiye açısından tam anlamıyla tatmin edici ifadeler yer almamaktaydı.Ancak, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin geldiği aşama ve iki tarafın da birbirlerine olan ihtiyaçları müzakerenin devamı için ciddi bir zemin oluşturmakta ve bildiride bunu destekleyen ifadelerin yer alması umut vaad etmekteydi.Nitekim bu zemin daha sonra Soçi’de yapılan toplantıda bir sonuç üretmiştir…Aynı zamanda Astana sürecinin ortaya çıkardığı işbirliğinin açtığı zeminde “asgari müşterekler”in ileride daha güçlü mutabakatları gündeme getireceğinin Türkiye tarafından dile getirilmesi önemsenmelidir.Keza ABD’nin ‘terörle mücadele’ sütresi arkasında bölgede yeni durumlar üretmesine Rusya’nın sessizliğine karşın Türkiye ve İran’ın net bir şekilde tavır koymaları da altı çizilmesi gereken bir husustur.Ne var ki Tahran Zirvesi’ndeki atmosfer, artık Suriye meselesinin siyaseten bir neticeye bağlanmasını isteyen Rusya ve İran’ın, Cenevre görüşmelerine -İdlib’de elde edecekleri avantajlarla- gitme isteklerinin üstü örtülü kendini hissettirdiği de unutulmamalıdır.Buna karşın Türkiye’nin Suriye’deki mevcudiyeti ve Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olma yolunda El-Bab ve Afrin’den sonra İdlib’de de kararlı bir duruş sergilemesinin ne anlama geldiğini de doğru okumak gelişmelerin seyrini öngörebilmek açısından önemlidir…

Son planda, yaşanan bu gelişmelerin nereye evrileceği, İdlib’e yönelik bir harekatın olup olmayacağı Tahran Zirvesi’nin en kritik tartışmasıydı.Rusya bu konuda -ortaya koyduğu zayıf argümanlarla- “evet İdlib’e operasyon yapılmalı” derken Türkiye’nin taleplerini de dikkate alma eğiliminde olduğunu da ortaya koymuştur.Ve Rusya, kendisi için çok kritik bir “süreç ortağı”/ partner olarak gördüğü Türkiye’nin hassasiyet ve tekliflerini dikkate almak zorunda olduğunun sürecin başından bu yana farkında olması lehine gelişmeleri ortaya çıkarmıştır.Farklı odaklar ne açıklama yaparlarsa yapsınlar, ABD’nin İdlib’de bir askeri harekatı istediği ve oluşacak kaostan beklentisi olduğunun da altını çizmek gerekmektedir.Yani Astana Süreci’nin Türkiye dışındaki paydaşları, kendi çıkarlarına uygun “terör”/”terörist” tanımlarının kendilerine açtığı alanda İdlib’deki sivilleri riske atmaktan imtina etmeyecekleri her fırsatta kendini göstermektedir.Lakin süreç ortakları Türkiye’nin yeni konumu ve misyonunun yanında sahadaki gerçeklerle uyumlu politikaları özellikle Rusya’nın dikkatli adımlar atmasını beraberinde getirmektedir…Bölgede yumuşak gücü/soft power, gerektiğinde sert gücü/hard power ile Türkiye’nin varlığı söz konusu olmasa, onların da ABD’nin yaptığı gibi “terör yapılarını bahane ederek hedeflerine varmak adına her türlü operasyonları yapacakları süreç içerisinde anlaşılmıştır…Gerek PYD/PKK, gerekse de DEAŞ vb. örgütlerle onların da reel-politik ilişkileri, terör ve terör örgütleri konusunda ilkesel bir kaygı taşımadıkları çok net olarak görülmüştür…

DOĞRU TANIMLAMA-DOĞRU KAVRAMSALLAŞTIRMA-DOĞRU DURUŞ

Tüm gerçeklikler ortadayken her halükarda şahitliklerini doğru yapması beklenen malum çevreler, hatalı okumada ısrar ederek, hepimizi şaşırtmaya devam etmektedirler…Ne yazıktır ki söz konusu çevrelerin, bir ayağı “sistem-içi”nde diğer ayağı “sistem-dışı” duruşları, hatalı tanımlamaları ve kavramsallaştırmaları beraberinde getirmekte ve insanımızı yanlış yönlendirmeye devam etmektedir.İddiaları nedir malum çevrelerin?

Özetle diyorlar ki ‘İdlib’i rejim saldırılarına karşı savunalacağı iddiasındaki Türkiye, Heyet-üt Tahrir-üş Şam(HTŞ)’ı “terör örgütü listesine alması, akla, vicdana ve siyasi basirete aykırıdır…’Türkiye’nin kendini Rusya ve ABD dayatmaları karşısında edilgen bir konuma oturtması yanlıştır.’ ‘Rusya ve İran destekli Esad rejiminin İdlib’e yönelik kuşatması daralırken Türkiye’nin aldığı bu kararla saldırgan güçlerin eline fırsat vermiş oldu.’ vs. …

Öncelikle belirtmeliyiz ki gerek Suriye’de ve gerekse de diğer coğrafyalarda yaşanan zulme karşı duyarlı olmak her Müslümanın görevidir.Ve bu doğru tanımlama ve doğru bir duruşla mutlaka -elinden geldiğince ve doğru bir şekilde- yapılmalıdır.Ancak bunu yaparken “ideolojik duruş”umuz net olmalı ve “reel-politik” gerçeklikleri doğru okumak durumundayız.Tabii ki bunlardan önce de “olayları, gelişmeleri, kişileri; doğru tanımlamalı, doğru anlamlandırılmalı ve doğru kavramsallaştırılmalıdır.

Bu çerçevede öncelikle belirtmeliyiz ki burada söz konusu olan devlet, (ılımlı)Laik-Demokrat Türkiye Cumhuriyeti’dir.Bazılarının hatalı tanımladıkları gibi “ümmetin umudu” değil, tam tersine “ılımlılaştırıcı” misyonuyla Batı referanslı bir ideolojiye sahip bir Cumhuriyet’tir…1. Cumhuriyet modelinin çökmesi/paradigmanın iflası ile birlikte değişen dünya ve bölge şartlarının gündeme taşıdığı yeni konumu ve misyonuyla Türkiye, Müslümanları, kendilerini İslam ile tanımlayan örgütleri “ılımlılaştırma”, radikal/köktenci çizgiye kaymalarını önleyici bir bölgesel “aktör”dür, öncelikle.Dolayısıyla Türkiye ile ideolojik ve reel politik düzlemde ilişki kurmak isteyen, konjonktürel ittifaklar peşinde olanlar bu gerçekliği ıskalamamalıdırlar.Bu durum yukarıda özet olarak aktardığımız ifadelerle Türkiye’nin HTC’yi “terör örgütü listesi”ne almasını eleştirenler açısından göz ardı edilmemesi gerektiği gibi kendilerini “radikal” olarak tanımlayan ve “ilkesiz şiddeti”/ “tedhişi” bir yöntem olarak benimseyen yapılar tarafından  da ıskalanmamalıdır.Her ne kadar bahse konu örgütler -sık sık- nitelik ve duruş değiştiriyor olsalar da Türkiye’nin El-Kaide’den DEAŞ’a kadar terör örgütlerine nasıl baktığı ve bu bakışının arka planı herkesce bilinmektedir.Aynı zamanda, HTC, konumu ve misyonu gereği bölgede “denge politikası” izleyen Laik-Demokratik Türkiye’nin Astana Süreci’ndeki paydaşları(Rusya ve İran) tarafından da “terör örgütü” olarak kabul edilmektedir.Haliyle Türkiye’nin bu reel-politik tavrı(HTC’yi -son zamanlardaki değişimine rağmen- terör örgütü listesine alması) anlaşılabilir bir durum olarak okunabilir.Bölgedeki sürecin dikkatle izlenmesi halinde -“ılımlılaştırıcı” misyonuna rağmen- Türkiye’nin Astana Süreci’ndeki paydaşları ile ABD-İsrail-Suudi Arabistan bloğunun hesapları arasında sıkışması ve bir çıkış arayışı olarak da yorumlanabilir…

Ezcümle, geline aşamada İdlib’e yönelik bir “askeri operasyon” hem ABD’nin bölgedeki hesapları hem de Astana Süreci’nin paydaşları açısından çok önemlidir.Ki böyle bir gelişmenin olması halinde Rusya, İran ve Türkiye arasındaki ilişkiler ciddi bir yara alabileceği gibi ABD’nin bölgedeki hesaplarına da kolaylaştırıcı etki yapacağından  şüphe duyulmamalıdır.Nitekim Tahran Zirvesi’nde net bir sonuç alamayan taraflardan Erdoğan ile Putin’in Soçi’deki son görüşmelerinde, askeri harekatın dışında bir çıkış ortaya koyabilmelerini stratejik önemde bir gelişme olarak da değerlendirmek gerekir.Her ne kadar Soçi Zirvesi sonrası gelişmelerde İsrail’in Suriye’yi bombalaması, bu arada bir Rus uçağının düşürülmüş/düşmüş olması, İdlib’deki Türkiye ile Rusya arasındaki mutabakatın uygulamaya geçmesinin kolay olmadığını gösterse de Astana Süreci’nin devam etmesi başlı başına bir başarı olarak yorumlanabilir…

Unutmayalım ki İdlib(genelde Irak-Suriye) konusunda tarafların politikaları tartışılırken -asıl maksatları bir tarafa- iki argüman öne çıkarılmaktadır.Bunlardan birincisi “terör ile mücadele”dir.Ki bu argüman gerek ABD ve gerekse Rusya açısından (İran da kendi bakış açısıyla bu argümanı kullanmaktadır…) ilkesel olarak tanımlanmış bir “terör” ve terör örgütü tarifi söz konusu değildir.Ve küresel küfür ve şirk güçleri böyle bir tanım yapmak yerine bu argümanı kendi stratejilerine alan açmak üzere kullanmaktadırlar.”Terör örütü kurma”, söz konusu örgütlere “lojistik destek vermenin yanında ‘terör örgütleriyle mücadele adı altında’ kullanabilecekleri “terör örgütü’nü meşrulaştırma” vb….İlkesel ve ahlaki hiç bir kaygı taşımadan taktik ve stratejik amaçlı olarak gündeme taşınmaktadır…İkinci argüman ise değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alanda, stratejik/tarihi derinliğini “ılımlı İslam” gibi sapkın bir ideolojik zeminde kullanan Türkiye’nin öne çıkardığı “insani kaygılar” ve kendince tanımladığı “ahlaki ve ilkesel” sınırlamalar olarak gündemdedir…Söz konusu argüman Türkiye’ye bölgedeki hamlelerinde ona moral üstünlük sağladığı da bir gerçekliktir.Aynı zamanda Türkiye’nin gerek “terör ile mücadele”de ve gerekse de diğer politikalarında küresel sistemin kuralları içinde kalarak hareket etmeye özen göstermesi de kritik bir önem arzetmektedir.Ve Türkiye’nin bölgedeki etkisini her geçen gün arttırmaktadır…

“Kişilerin dini olur, devletlerin dini/ideolojisi olmaz” gibi hurafeler bir tarafa kişiler, örgütler ve devletler, öncelikle “ideolojik/dini” tanımlama ve duruşlarını ilkesel düzlemde doğru yapmalılar.Sonra da -ilkesel düzlemdeki sınırlara dikkat ederek- reel politik olarak işbirlikleri ve ittifaklarını oluşturmak durumundadırlar…

Show More

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close