GenelYazarlardanYazılar

Aç değil, Gözü Açız

“Şımarmış nesilleri ancak açlık ve savaş terbiye eder.”der ( Aliya İzzet Begoviç)

“Her şeyi var ama gözü aç”, deyimi bugünde tedavülden kalkamayıp güncelliğini koruyan deyimlerden bir tanesidir. Eskilerin ‘her şey’ dedikleri şeyler herhalde o gün bir insanın ortalama sahip olduğu şeyler olsa gerek. Bugünde bir insanın sahip olması gereken ortalama şeylerin üstünde birçok şeye sahip olduğu halde, haline şükretmeyip de ‘neyimiz var ki açız aç’ diyen doyumsuz insanlar tam da bu deyimi hatırlatıyor. ülkede hayat pahalılığının olduğu bir gerçek, daha doğrusu dünyanın her yerinde şöyle veya böyle bu pahalılık hissedilmekte, enerji ve gıda sektörünü elinde tutanlar daha doğrusu dünyanın ipini elinde tutup yönetenler gerek maddi gerek psikolojik olarak insanlığın ayarlarıyla istedikleri gibi oynamaktalar.

İnsanlığı bu zalim ve tiranların elinden kurtaracak, adil bölüşümü sağlayacak, yeryüzüne huzuru getirecek bir tek sistem var o da İslam. Siz piyasadaki ‘sahte İslamlara’ bakıp da “bu İslam mı” demeyin. Her şeyin imitasyonu, sahtesi olduğu gibi bu dinin de birçok sahtesi var. Niyeti halis olanların o saf İslam’a ulaşması ve bulması çok zor değil bu konuda gerçekten birazcık samimi gayret yeterlidir… ayriyeten yukarıda sözünü ettiğimiz zalimlerin de bu dine çamur atma ve karalama propagandaları da bundan dolayıdır. Onların oyunlarını bozacak, desise ve hilelerine engel olacak sistemin İslam olduğunu biliyorlar. Diğer yandan zalimlerle işbirliği yapan ülkelerinin halkını onlara angaje edenler, kurtuluşu ve çareyi onların yanında görenler, Müslüman görünümlü münafıklardır…

İşte o gerçek İslam’ın içerisinde; yeryüzünün nimetlerinin adil bölüşümü, bu nimetlerin gerçek sahibinin Allah olduğunu, (Al-i İmran 26) güç ve sorumluluğu olanların bundan hesaba çekileceği “mallarınızda ihtiyaç sahiplerinin hakkı var” (Zariyat 19) diyen başka bir sistem var mı? “Sahip olduğunuz ne varsa hepsi sizlere emanettir” başkasının emanet ettiği malını, mal sahibinin istemediği yerde ve şekilde harcayamazsın. (Tekasür 8) Bu bilinç ve düşünceye sahip olan Mümin kapitalizmin oyuncağı olmaz, onun nefsi azdırıcı/çeldirici cilvesine ve cazibesine kapılmaz ihtiyacın dışına çıkmaz. İmkanlarımız çerçevesinde asli ihtiyacın ne olduğunu kendimiz herkesten daha iyi biliriz ve Kitab-ı Kerimin belirlediği ölçülerin dahilinde onu kendimiz belirleyip de, başkalarının bizim üzerimizde karar almalarına müsaade etmediğimiz sürece hayatımıza huzurun ve sükunetin kendiliğinden geldiğini göreceğiz ve ihtiyaç zannedip ve de hiç işimize yaramayan, bir çok sıkıntılara katlanarak elde ettiğimiz ne çok şeyimizin var olduğunu göreceğiz…

Hadiseye Kur’an perspektifinden bakacak olursak, ihtiyaç sahibi olan yoksullar için: Fakir ve miskin ifadelerini kullanır.

Fakir; kelimesi Arapça’da “delmek, kazmak, kırmak” mânalarına gelen fakr kökünden sıfat olup asıl anlamı “omurgası (fekậr) kırılmış kimse”dir. Bu durumdaki insan gibi bir işe güç yetirememesi, başkasına muhtaç olması sebebiyle maddi bakımdan sıkıntı içinde bulunan kimseye de fakir denildiği ifade edilir (bk. Lisânü’l-ʿArab, “fḳr” md.; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “fḳr” md.).

Fakir kelimesinin çoğulu fukarâ dır türevleriyle birlikte on iki yerde geçer. Bunlardan iki ayette Allah’ın zengin, insanların ise fakir olduğu zikredilirken (Fatır 15, Muhammed 38) insanların gerçekte kendi kendilerine yetmeyip muhtaç oldukları vurgulanmak istenmiştir.

Fakirlerle ilgili onlara yardım edilmesi, yedirilip korunması hususunun işlendiği birçok ayetteki mana halk dilindeki yaygın kullanımla da örtüşmektedir mana olarak; zengin olmayan, maddi sıkıntı ve ihtiyaç içinde bulunan kimselerin olduğu söylenebilir. Mesela Musa as Mısırdan kaçıp Medyen’e geldiğinde günlerce yol yürüyüp aç ve her şeyini kaybetmiş perişan bir halde oturduğu ağaç gölgesinde “Rabbim! Doğrusu bana indireceğin hayrın fakiriyim (muhtacım)” dedi.” (Kasas 24) Veya Mekke’den Medine’ye gelirken her şeylerini bırakmış olarak hicret eden muhacirleri de fakirler olarak nitelendirmektedir. (Haşr 8) İslam’ın hükümferma olduğu yerlerde zekât gelirlerinin devlet eliyle toplanıp harcanacağı yerleri de belirlerken (Tevbe 60) fakirlerin ve miskinlerin bu ayette ayrı sınıflar olarak sayılması bu iki kelimeyle ilgili dil ve tanım tartışmalarına yol açmıştır. Bizim kanaatimiz odur ki, bunların her biri ayrı ayrı kelimelerdir Kur’an her iki kelimeyi bir ayette kullanıyorsa bunların aynı olması mümkün değildir. Her ikisinin de anlam farklılığı var. Her ikisinin de ortak yanı, ihtiyaç sahibi olmalarıdır. Diğer yandan, nafaka, vasiyet, sadaka, zekâtı ve cizye gibi kişilerin ekonomik durumlarına göre hak ve sorumluluklarının belirlendiği konularda da fakirin tanımı ve fakirlik ölçüsünün belirlenmesi önem kazanmıştır. Kelimenin etimolojik tahlili ve hukuki sonuçlarıyla ilgili olarak İslam hukuk literatüründe bazı görüş ve tartışmaların yer alması da bu sebeplere dayanır.

“Fakr” kelimesi tasavvufta ayrı bir anlam kazanmış ve “fakr” da tasavvuf denilen bataklığın çamurundan her kavrama buladıkları gibi bu kavram da o çamurundan nasibini almıştır. Ve kavram tasavvufun başat kavramlarından sayılmıştır. Sufiler “yoksulluk” anlamına gelen fakr ile “Allah’a muhtaç olma” anlamına gelen fakrı birleştirerek bunu kendi meslekleri ve gayeleri haline getirmişler. (Bazı muaddillerimizin konuşurken ‘bu fakir’ demeleri ondandır) Onlara göre fakr (dervişlik) ‘Allah’a giden yol, fakir de (derviş) bu yolun yolcusudur. Tövbe, vera‘, zühd, fakr, sabır, tevekkül, rızâ şeklinde sıralanan tasavvuf makamların dördüncüsü olarak fakr kabul edilmiştir (Serrac, s. 68-81). Fakat fakr çok defa tasavvufî bir makam değil bir yol yahut metot olarak görülmüştür. Nitekim Müzeyyin, “Allah’a giden yollar yıldızlar kadar çoktur, bunların en iyisi fakrdır” derken bu hususa işaret etmiştir (Kuşeyri, s. 544). (TDV Fakr Kavramı) Yunus Emre de bir şiirin de; “Derviş olan kişilerin miskinliktir sermayesi / Miskinlikten özge bize mâl ü mülk şar gerekmez.” Görüldüğü gibi kavramlar asli mecrasından kaydırılıp tepetaklak edilmiş farklı anlam örgüsüne bürünmüştür…

Miskin; Arapça’da sükunet kökünden türeyen miskin “hiç veya yeteri kadar malı olmayan kimse, zelil, zayıf” manasına gelir.

Miskin kelimesinin sözlük anlamı şu şekilde açıklanmıştır: Çok uyuşuk, tembel, zavallı olan. Hoş görülmeyecek durumlar karşısında tepki göstermeyen. Cüzzam hastalığına tutulmuş olan kimse.

Dini bir terim olarak miskin zekat, ganimet, kefaret vb. konularda hak sahibini veya yardımın yapılacağı yoksul kişiyi ifade etmekle birlikte fakirle birleştiği ve ayrıldığı noktalar hususunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır…

Miskin Kur’an’da tekil olarak on bir, çoğul olarak (mesakin) on iki yerde geçer. Bu ayetlerde miskinlerin gözetilmesi, maddî yönden desteklenmesi ve yedirilmesi övülüp mağfiret sebebi sayılmış (Bakara 83, 177, 215, Nisâ 36, İnsan 8), onların haklarına dokunulmayıp verilmesi istenmiş (İsra 26, Rum 38), mahrumiyet içinde bırakılması ve doyurulmasına yardımcı olmamak nankörlerin ve cehennemliklerin tutumları olarak nitelendirilmiştir. (Hakka 34, Müddessir 44, Fecr 18, Maun 3), İhtiyaç sahiplerine yardımdan kaçan ve ürünlerini gizlice dermeye kalkan bahçe sahiplerinin ibretlik hadiseleri örnek gösterilir (Kalem 24), büyük bir suç işlemiş olsalar da kendilerine yapılagelen iyiliğin durdurulmasının yanlışlığı belirtilmiş (Nur 22), mirasın bölüşülmesinde hazır bulunanlarının bundan nasiplendirilip gönüllerinin alınması tavsiye edilmiştir (Nisa 8). Bu ayetlerin Kur’an’ın nüzul süresinin hemen tamamına yayılmış olmasından toplumun düşkün ve yoksul kesimiyle sürekli ilgilenilmesi gerektiği sonucu çıkarılabilir

Kur’an’ın bahsettiği fakir; çalışıp çabaladığı halde mal sahibi olamayan ve dolaysıyla ihtiyaç sahibi olan için kullanılmaktadır. Miskin ise; elindeki mevcudu korumaktan aciz, çalışamayan, başkalarının verdiğiyle yaşayan zavallı kişi anlamına gelmektedir. “Açız” diye bağıranlar sizler fakir misiniz yoksa miskin mi?

Bununla birlikte, Allah Resulü ve onun getirdiklerine iman edenler o günün güç şartları içinde yoksulluk ve sıkıntının her türlüsüne maruz kalmışlar; açlıktan karınlarına taş bağlamışlar en başta Resulullah olmak üzere kendisiyle birlikte bu uğurda ıstırap çekenlere sabır ve metanet tavsiye etmiş, iffetli ve onurlu yoksulları ahirette nail olacakları üstün nimetlerin müjdeleriyle sevindirmiştir… bunu zikretmekten maksadımız fakir edebiyatı yapmak değil, Allah’ın dini hakim olsun diye bir mücadelenin içerisine girdik de bu yolda neyimizi harcadık, nelerimizi bu uğrunda feda eyleyip de yoksul düştükse eğer ve “aç”lığımız bundan dolayı ise bilin ki, “Allah’ın yardımı yakındır.”

Esas itibariyle gerçekten fakir ve miskin insanların “açız” diye bağırmadığı (onurlu insanların istemekten dahi utandıklarını da biliyoruz) ama gözü doymak bilmeyen, çalışma diye de bir gayreti ve derdi olmayan, öyle her işi beğenmeyen, başkalarının sırtından geçinen, varlıklı olanın da Allah’ı hayatına karıştırmayan ‘hep daha’ diyen ve ‘hak etmediği’ lüksü yaşayamamanın peşinde koşanların feryadıdır bu gürültü. Ve Kitab-ı Kerim’in ifadesiyle; “Allah’ın size rızık olarak verdiğinden (hayır yolunda) harcayın” dendiğinde inkâr edenler iman edenlere derler ki: “Allah’ın dilediği takdirde yedireceği kimseye biz mi yedireceğiz? Doğrusu siz apaçık bir sapıklık içindesiniz.” (Yasin 47)

“Yeryüzünde insanların aç ve yoksul olmaları, dünya nimetlerinin azlığından değil bu zalimlerin doyumsuzluğundan ve adil bölüşümün olmayışındandır.”

Biz istesek de istemesek de bizim dışımızda, müdahil ol(a)madığımız bize yaşatılan/dayatılan bir hayat var, bize düşen onların tuzağına düşmeden, hilelerine kapılmadan, onların istediği doğrultuda değil, yaşadığımız hayatın hesabını kime verecek isek onun istediği doğrultuda nankörlük yapmadan, isyan etmeden müslimce yaşamaktır.

Vesselam

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir