Genel

Ah kuşu

Gökhan Özcan/Yeni Şafak

Beni şaşırtan hiçbir şey kalmadı hayatta” dedi yorgun olan. “Bak işte bu şaşırtıcı!” dedi durumu iyi kötü idare eden.

“Bir çocuğun düşüyüm ben/ Mızıkamın sesi yeryüzüne değer/ Uyurum uyanırım hep aynı şarkı/ Ne sesim kesilir ne umut biter” diyor Haydar Ergülen, ‘Düşler Bir Ses Bulur Bende’ şiirinin nihayetinde.

Bir cümle, sonra bir cümle, sonra hepsinden başka olan, bambaşka duran, kendince parlayan, kabını zorlayan bir cümle… İşte o! Günlerden bir gün olmayı içine sindiremeyip sizi ısrarla kendi hikayesinin içine çağıran bir gün… İşte o! Çocuğun nereden aklına getirdiğini aklınızın alamadığı tuhaf ve bir o kadar müthiş sorusu… İşte o! Yol boyunca akıp giden dereciğin biraz durup soluklanmak için bulduğu çare, minik bir gölcük… İşte o! Kavurucu sıcağın altında adeta her şeye anlamını iade eden bir doyulmaz ağaçaltı serinliği… İşte o! Karşınızdaki biri konuşurken sözleri arasından damlayıp içinize akan saf iyilik… İşte o! Kısa bir tereddüdün ardından yanılmanın bütün ihtimallerini göze alarak insana inanmayı seçtiğiniz o muhteşem an… İşte o! Hayalinizin ötelerine kanat çırptığınız bir rüyadan uyandığınızda dünyanın gözünüze uçsuz bucaksız görünüşü… İşte o! Bir mor menekşenin yapraklar arasından yukarılara uzanıp kendini göstermek için büyük uğraşısı… İşte o! Bir tabloda bildiğiniz renklerin, bildiğiniz bir şeyleri anlatmak üzere hiç bilmediğiniz bir armoni yakalaması… İşte o! Koskoca bir orkestra kalabalığında bir anda bir flütün en yalın haliyle hislerini ifade edivermesi… İşte o! Bir martının şehrin bütün seslerini bastırıp bir anda şehri kendine getirivermesi… İşte o! Bir şiirin sadece bir şiir olarak kendini büyütüp dünyayı dolduruvermesi… İşte o! Geçmişe ait herhangi bir şeyin birden aklınıza gelerek rayından çıkan her şeyi yeniden yerine oturtuvermesi… İşte o! Bir yerden bir yere, bir mevsimden diğerine, bir ayrılıktan bir vuslata uçan göçmen kuşlar… İşte o! ‘Vav’ın kuyruğunun milyarıncı kere aşkla, muhabbetle hakikate doğru kıvrılıverişi… İşte o! Hayatın her anı, her köşesi, her kıvrımıyla hiç durmaksızın nefes kesici bir hikayeye dönüşüvermesi… İşte o!

“Ev sahipleri kiralık katiller gibidir o semtte/ Tanrıyı ve bisikleti aynı cümlede kullanırlar/ Sıkılırsan artan ve eksilen şeylerden/ mahallede yaz biterken kendine mezar komşusu ararsın/ Pekmezli simitlerin dualardan Elham’ı andıran sadeliğiyle/ Günlerimiz/ Bir karıncanın yemi gibi kısa, küçük” diye yazmış Mustafa Akar ‘Seni Olan Bir Şeyler’ şiirinin orta yerinde.

Dünyanın bozulması, ‘büyük’ dediğimiz şeyin tarifinin değiştirilmesi ve ‘küçük’ün sinsice küçültülmesiyle başladı. Oysa bilirdik eskiden, büyük dediğimiz şey, küçük küçük şeylerin içinden doğardı.

Kendini, evinin üstündeki bir küçük mavi bulut, yüklemsiz bir öznenin saçındaki kır çiçeği, şarkının sonunda tekrarı unutulmuş üzgün bir nakarat, dünyada konacak bir dal bulamadığı için öylece havada kalmış bir ah kuşu olarak gördü rüyasında küçük kız… Hayır olsun!

Ne biliyoruz öyle olmadığını; belki de sabahın kepenklerini küçücük bir uğur böceği açıyor.

“Neden insanız da mesela bir papatya değiliz” diye sordu öylesine gözlüklü olan. “Emin ol, bu soru papatyaların cevabını bildiği bir soru” diye cevapladı gözlüksüz olan.

Kaybolup gittiğimizi sandığımız her yerde bizi hiç bıkıp usanmadan kaideye çağıran istisnalar da var.

“Kuşlar kafile kafile göçer de” dedi meczup, “insanlar göçmez mi sanırsın!”

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close