GenelYazarlardanYazılar

Alak Suresi Yorumu

Alak Suresi; Mekki’dir, 19 ayettir.

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. 1.Yaratan Rabbin adıyla oku. 2. O, insanı bir alak’tan yarattı. 3. Oku! Rabbin en cömert olandır. 4. O ki kalemle öğretti, 5. insana bilmediğini öğretti. 6. Doğrusu; insan gerçekten azar, 7. kendini yeterli gördüğünde. 8. Dönüş yalnızca Rabbinedir. 9. Engelleyeni gördün mü, 10. salât ettiği zaman bir kulu. 11. Ne dersin! Ya o hidayet üzere ise, 12. Ya da takvayı emrettiyse. 13. Ne dersin! Ya (bu engellemek isteyen) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa. 14. Bilmez mi ki Allah her şeyi görmektedir.   15. Hayır! Eğer o, bu tutumuna bir son vermeyecek olursa, yemin olsun, onu perçeminden tutup sürükleyeceğiz; 16. o yalancı, günahkâr olan perçeminden. 17. O meclisini çağırsın, 18. biz de zebanileri çağıracağız. 19. Hayır! Ona uyma, secde et ve yakınlaş.

İlk tefsir örnekleri anlaşılmayan hususlara açıklama getirmekle başlamıştır. Kur’an anlaşılır ve açıktır. Biz Alak Suresi’nin yorumunda alak kavramı, salat kavramı, statüko, Allah tasavvuru, ahirete iman ve ümmi kavramı üzerinde duracağız.

Buhari’nin Hz. Aişe’den naklettiği üzere bu ayetler (1-5.) nüzul yönünden Kur’an’ın ilk ayetleridir. Bununla birlikle; Kalem, Müddessir, Müzzemmil gibi bazı surelerin ilk ayetlerinin, Fatiha ve Duha gibi surelerin ilk nazil olanlar olduğunu belirten başka rivayetler de vardır. Surenin içeriği ilk inen sure olduğunu göstermektedir.

Ayetlerin, geceleyin ve Ramazan ayında inmiş olduğu başka Kur’an ayetleriyle desteklenmiştir: “Ramazan ayı öyle bir aydır ki; insanlara yol gösterici; hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayın olarak Kur’an o ayda in­dirilmiştir” (Bakara 2/185). “Biz onu mübarek bir gecede indirdik; kuşku­suz biz uyarıcılarız” (Duhan 44/13). “Biz O’nu Kadir gecesinde in­dirdik” (Kadir 97/1).

Yirmi üç yıllık vahiy sürecinin ilk kelimesi “oku” emri ile başlıyor. İnsan için (bak, dinle, yaz, vb.) onlarca emir varken vahyin oku emriyle başlayıp, insanın öğrenme yeteneğine ve araçlarına dikkat çekerek başlaması insanlığın temel ihtiyacı olan şu hususlara dikkat çekmek içindir:  İnsan(lığ)ın en temel sorununun doğru bilgiyi doğru yerden öğrenmek, bunu doğru olarak üretmek ve çağdaşlarına ve sonraki kuşaklara doğru bir şekilde iletmektir.

‘Alak’ ve ‘alaka’ maddî olarak “embriyo ve hücre”, manevî olarak “sevgi ve ilgi-alaka” anlamına gelir. Doğru tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil manevî boyutunu ele almaktadır, hem de ayetin başındaki el-insan’dan dolayı buradaki ‘alak’ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir. Oysa embriyolojik mânada ‘alak’ (embriyo, hücre) diğer memeli canlıları da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris el-‘alâka’yı el-hubbu’l-lazım li’l-kalb (kalb için gerekli olan sevgi) diye tanımlar [Mekâyîs). İnsanın anne karnındaki embriyolojik gelişim sürecini ele alan Hac 5, Mü’minûn 14, Mü’min 67, Kıyame 37’den farklı olarak bu bağlamda, embriyolojik olmaktan çok ontolojik olmak durumundadır. Bunu destekleyen bir husus da geçtiği tüm diğer yerlerde (5 kez) dişil formda ‘alaka olarak gelirken sadece burada ‘alak formunda gelir. İlginç bir tevafuktur ki, Allah isminin mücerredi olan e-le-he’nin tüm formlarının ortak anlamı ” sevgi “dir. Bu, gerçekten dikkat çekicidir.[1]

Salât Kavramı

Kur’an’da; yönelmek, desteklemek, yaslanmak, dayanmak, dua, bağlılık bildirmek ve namaz anlamlarında kullanılmıştır.  Namaz kelimesi Türkçeye Farsçadan geçmiştir. Belli vakitlerde[2] yerine getirilmesi gereken ibadettir.

“O ne doğruladı ne de salat etti. Fakat yalanladı ve yüz çevirdi..” (75-Kıyamet/31-32) Bu iki ayette geçen iki kelime birbirinin zıddıdır. Salla/yöneldi, tevella/yüz çevirdi.

Salât kelimesinin namaz anlamı ise, günün belli vakitlerinde yerine getirilmesi gereken kıyam, kıraat, rüku ve secdeden oluşan bir ibadettir. Salâtın namaz anlamlarına geldiğini bildiren ayetler şunlardır: (17/78; 11/114; 2/238;  62/9-11; 4/101-103)

Salâtın dua ve yakarış anlamına geldiği ayetler: (9/84, ,103); Salâtın destek anlamına geldiği ayetler: (33/43,56; 2/157); Salâtın yaslanmak anlamına geldiği ayetler: (4/10,30; 56/94; 58/8; 74/26; 84/12;  87/12; 884; 92/15)

Surede Yer Alan Konular

1) Umumi bir şekilde, insan ahlâkında var olan bir gerçek vurgulanmıştır. İnsanlar­dan birçoğu kendilerini güçlü hissettiklerinde ve diğer insanlardan müstağni/zengin ol­duklarını düşündükleri zaman, kibirlenerek haddi aşmaktadırlar. Surede yer alan bu aye­tin üslûbu, bu ahlâki tutumu kınama tarzındadır. 2)  İnsanlar Allah’a dönecekleri ve O’nun huzura çıkarılacakları gerçeği ile öğütlenip uyarılmıştır. 3)  (Kendisi) hak ve hidayet üzere yürümesine rağmen Allah’ın kullarından birine saldıran ve namazına (salatına H.Ö.) engel olan, Allah’ın davetini yalanlayıp ondan yüz çeviren kişi kı­nanmış; Allah’ın kendisini gözettiğine, günah ve kötü tutumlarını gördüğü şeklinde, bil­meyen ve dikkate almayan bu kişiye uyarı ve istifaham-i inkari (olumsuz soru) üslûbu ile hatırlatmada bulunulmuştur. 4)  Bu inkarcı, saldırgan ve art niyetli şahıs; helak ve perişan edici bir üslupla tehdit edilmiş, ona meydan okunmuş ve uyarıda bulunulmuştur. Kişi, azgın tutumundan vaz­geçmezse Allah onun yalancı ve günahkâr perçeminden tutup, sürükleyecektir. Bu (adam), kavminin ileri gelenlerini, kendilerine yardım etmeleri için çağırdığında: Allah da onların defterini dinmek için azap vermekle görevli zebanileri çağıracaktır. 5)  Risalet görevi ile Hz. Peygamber desteklenmiştir. Bu saldırgandan korkmanın bir manasının olmadığı; kişinin Allah’ın buyurduğuna icabet edip, önem vermesi ve O’na secde edip yaklaşmasının gerektiği vurgulanmıştır.[3]

Allah Tasavvuru

“Allah’ı gereği gibi takdir edememe” (En’am 6/91) sadece müşriklere has bir zaaf değil,  bütün insanların ortak zaafıdır. Müslümanların mevcut Allah tasavvuru da Kur’an’ın öngördüğü Allah tasavvurundan çok uzaktır.

Müminlerin yaşamı ile Allah tasavvurları arasında kopmaz bir bağ vardır. Allah inancı, müminin zihninde sadece bir itikad, kanaat ve inanç olmaktan çıkıp kalbine doğru bir imana, Allah-insan-varlık arasında canlı, duygusal bir bağa dönüştükçe bireyin yaşamının bütün yönlerine nüfuz etmesi, sirayet etmesi etkilemesi o oranda artar.

Tasavvurlar bir gömleğin düğmelerini kapamaya benzer. İlk düğmeyi yanlış kapadık mı nasıl bu yanlış sonuna kadar devam edip iki yakamız doğru olarak bir araya gelmezse, tasavvurda ilk adım da aynen böyledir. Küçük bir zımba teli, yüz yaprağı bir araya getirdiği gibi, bazı kavram, tasavvurlar ve fikirler de yüzlerce farklı, dağınık, karmaşık duran düşünceleri, mevzuları anlamlı halde bir araya getirebilir.

“Kullarım, beni senden sorarlarsa, bilsinler ki, gerçekten ben onlara çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara 2/186)

“Andolsun ki insanı biz yarattık. Ona nefsinin ne fısıldadığını da biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

İnsanlık tarihindeki dini veya toplumsal tüm sapmaların temel nedeni Allah tasavvurundaki sapmadır. “Uzak Allah” düşüncesinin hayatımızdaki en olumsuz sonucu, küçük büyük işlediği her eylemin Allah tarafından görüldüğünü ve kayda geçirildiğini unutarak “Allah yokmuş gibi” yaşamaktır. Bu algı insanoğlunun, otokontrol mekanizmasını devre dışı bırakarak icra ettikleri vahşetle dünyayı yaşanamaz hale getirip adeta cehenneme çevirmiştir.

“Uzak Allah” düşüncesinin dini bağlamda ortaya çıkardığı itikadi sapma ise çok daha büyüktür. Bu sapmanın sonucu olarak insanlar tarih boyunca, çok uzakta olduğunu düşündükleri Allah’a yaklaştırmak üzere kendileri ile Allah arasına bir takım aracılar koyma cüreti göstermişlerdir.  Bu aracıların mahiyeti ve maksadı ne olursa olsun doğurdukları sonuç Allah’a şirk koşmaktır. Mesela, Mekkeli müşrikler Allah’a inanmakla birlikte onun dışında ilahlar edinirken, bu ilahların dünyada iken kendilerini Allah’a yaklaştıracağına, ahrette ise Allah’ın cezalandırmasından kurtaracaklarına, yani şefaat edeceklerine” inanıyorlardı. Bu husus Zümer 39/3. ayette şöyle ifade edilir: “İyi bil ki, halis din yalnızca Allah’ındır. O’nun peşi sıra evliya edinenler “Biz, onlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” derler. Allah ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Allah yalancı ve kâfir olanı hidayete ulaştırmaz.”

Peygamberler Statükonun Hep Karşısında Oldular

 Statüko: Süregelen yerleşik, durağanlaşmış, yozlaşmış düzen; sahipler, egemenler üreten, onlara ve çevrelerine çıkar ve rant sağlayan ve bu yüzden de değişmesi istenmeyen durum anlamındadır. Hz. Musa Fravun, Hz. İrahim Nemrut, Hz Nuh ve kavmi, Hz Muhammed ve Ebu Cehil statükosuna karşı mücadele vermişlerdir.

Merhum Ali Şeriati’nin doğru tespitiyle, “…tarih boyunca her zaman din, dine karşı savaşmıştır ve hiçbir zaman din, dinsizlikle savaşmamıştır.” Zaten dinsizlik diye bir şey yoktur. Hiçbir varlık için dinsiz bir hayat alanı tasavvur edilemez. Hayat varsa ve hayatı düzenleyen birtakım kurallar varsa, mutlaka orada din de vardır. Kuralları koyan Allah ise ve hayatın bütün alanları sadece O’nun hükümlerine göre düzenleniyorsa o din Allah’ın “tevhid dini”dir. Eğer kuralları koyan Allah’tan gayrısı ise (heva ya da tağutlar) o zaman da din “şirk dini”dir, egemen sistem zaviyesinden ise bu şirk dini “statükonun dini” olur.

Statükonun dini olan şirk dininin her zamanki çabası şu olmuştur: Toplumlarda var olan “tabiat ötesi inancı, ilah ve ilahlara olan inancı, ahirete ve mukaddesata olan inancı kullanarak; gayba olan imanı tahrif ederek, kısacası bütün dinî ve itikadî esasları kitabına uydurarak ve tahrif ederek mevcut durumu meşru göstermek ve temize çıkarmak. Yani dini kullanarak halka; ‘Sizin toplumunuzun içinde bulunduğu durum, olması gereken bir durumdur.’ inancını kabul ettirmek. Zira sizin bu durumunuz Allah’ın iradesinin bir tecellisidir, takdir-i ilâhî böyleymiş ve sizin toplumunuzun alın yazısı böyle çizilmiş.”[4] Tarih boyu iktidar ve rantı ele geçiren zorbalar, bu sömürü düzenlerini sadece baskı ve şiddete dayalı politikalarla sürdürmekte zorlanırlar. İşte tam bu noktada statüko/şirk dini devreye girer ve mevcut statükoyu koruma görevini üstlenir. “Bu dinin vazifesi halkı, başımıza ne geldiyse bunun Allah’tan olduğuna, Allah’ın böyle istediğine inandırmak ve buna teslim olunması gerektiğine ikna etmektir.”[5]

Statükodan beslenen egemenler, bu amaçla statükoya din oluştururken, öncelikle halk nezdinde, ama aynı zamanda bugün artık küresel sistemin de bağlısı olunduğu için küresel sistemin nezdinde meşruiyet kazandıracak bir muhtevada olmasını gözetirler. Bu sebeple, Allah’ın dinine nispet etseler de, statükonun şirk dini içinde, birbiriyle çelişkili de olsa, hem halk içindeki farklı din algılarını sentez etmeye çalışarak hem de küresel sistemi ürkütmemeyi dikkate alarak bir “din” oluşturmak gereği duyarlar. Statükolaşmanın ve statükoya ve onun dinine destek vermenin en büyük sebepleri; statükonun sahipleri bakımından iktidar, güç ve rant hırsıdır. Statükonun destekçileri bakımından ise; korku, çıkar ve dünyevileşmedir.

Ahirete İman

Surenin sekizinci ayeti insanların, Rableri olan Al­lah’a dönecekleri ahiret hayatına kısaca işaret etmiştir. Ahirete iman, gaybe imandır. Bu konuda insanların bildikleri ancak Allah’ın Kur’an’da bildirdiklerinden ibaret olup, kişisel gayretlerle bundan daha fazlasını elde edebilmek mümkün değildir. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar geçen tarihi süreç içerisinde genelde Allah’a iman eden toplumların ahirete de iman ettikleri görülmektedir. Bununla birlikte Allah inancına sahip olduğu halde ahiret hayatını inkâr eden toplumlar da dikkat çekmektedir. Örneğin, Mekke müşrikleri Allah’a iman etmekle birlikte, ahiret hayatını yani yeniden diriliş olayını katı bir şekilde inkâr etmiş ve hayatın sadece dünya hayatından ibaret olduğu düşüncesinde ısrar etmişlerdir. Kur’an’da çok sayıda delile başvurulmakla birlikte, ahiret hayatında meydana gelecek hâdiseler detaylı bir şekilde anlatılmakta ve bu suretle gayb âlemine bir pencere açılmaktadır. Kur’an’da sûr’a ilk üfürülüş ile birlikte kâinatta ne kadar canlı varsa hepsinin öleceği, haber verilmektedir. İsrafil’in ikici kez sûra üflemesiyle kabir hayatı sona erecek, hesap vermek üzere diriliş gerçekleşecektir. Dirilişin ardından gerçekleşecek olaylara dair Kur’an’ın beyan ettiği hususlardan bir diğeri ise insanların mahşer adı verilen bir yerde toplanacak olmalarıdır. Bu yerde mizan terazileri kurulacak, akabinde mizanda ameller tartılacak, amellere göre amel defterleri verilecektir. Amelleri güzel olanlar amel defterlerini sağ taraftan alırken, amelleri güzel olmayanlar defterlerini sol taraflarından alacak ve cennet ve cehenneme sevk edileceklerdir.

Kur’an’ın indiği müşrik Arap toplumu ise “gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altına alan”ın, “gökten indirdiği su ile ölümünden sonra yeryüzünü dirilten”in Allah olduğuna inanırdı. (29/61, 63) Fakat onlar, yeniden dirilişe, dolayısıyla ahiret inancına sahip değillerdi: “Bizim için ancak dünya hayatı vardır. Yaşarız, ölürüz. Bizi helak eden yalnızca zamandır” dediler.” (45/Casiye, 24; Ayrıca bkz. 3/Sebe. 7) Onlar da bugün Allah’a inandığını söyleyip, istediği gibi davranan, Allah’ın hakimiyetini tanımayanlar gibi kendi heva ve heveslerine uyuyorlardı. Bir yaratıcının varlığını kabul etmenin, ona inandık demenin kendilerini kurtuluşa ulaştıracağını zannediyorlardı: “Onların ardından kitaba varis olan sonrakiler geldiler. Bunlar ‘biz nasıl olsa affedileceğiz’ diyerek, bu en aşağı olanın (dünyanın) geçici olanını alırlar ve onun benzeri geçici bir şey daha gelse, ona da sarılırlar: (Araf, 169) Kur’an’ın sürekli eleştirdiği ve can yakıcı azapla tehdit ettiği eylemleri de bu yüzden yapmaktaydılar. Müşriklerin, ahirete imana çağıran Rasule karşı sergiledikleri tavır, şaşırtıcı derecede yeniden dirilmeyi reddeden çağdaş materyalistlerin tavrıyla aynilik göstermektedir. İlk yaratılışını unutan insan, toprak olduktan sonra yeniden diriltileceğini (17/49-51) bir türlü anlamaz.

İlk inen ayetlerle ilgili rivayette ki “Okuma bilmem” ibaresi sorunludur. Çünkü Allah okuma bilmeyen bir kimseye “oku” diye niçin teklifte bulunsun. Allah’ın “Alîm” esma ve sıfatını yanlış anlama söz konusudur. “Allah insana gücünün üstünde yük yüklemez (2/286, 65/7). “Oku” diye emretmesi teklif-i malayutak/ gücünün üstünde yük yüklemektir. Allah ise bundan münezzehtir.

Yıllar yılı bu ümmet, okuma yazma bilmeyen bir peygambere sahip olmakla adeta övündü durdu. Bunun tek sebebi elbette ki mezkûr iddiayı dillendirenlerdir.

Hz. Peygamberin ümmiliği meselesi, hicri ikinci asırdan üçüncü asra doğru kelami tartışmalarla birlikte gündeme gelmiş ve okuma-yazma bilmeyen bir peygamberin Kur’an’ı yazamayacağı iddiasına referans gösterilmiş, hatta bu konu onun mucizelerinden birisi olarak sunulmuştur.

”Emme” fiilinin ism-i mensubu olan “el ümmi” kelimesi, bir şeyin aslı, okuma-yazma bilmeyen, anasından doğduğu gibi kalan ve Arap ümmetine veya Ümmü’l-Kurâ’ya (Mekke toplumuna) mensup olan kişi anlamlarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de ‘‘ümmî’’ kelimesi altı yerde geçmektedir. A’râf sûresinin 157. ve 158. ayetlerinde Hz. Peygamber kastedilerek tekil olarak ‘‘ümmî-nebî-rasûl’’ şeklinde sıfat olarak geçmektedir. Bakara 78, Âl-i İmrân 20, 75 ve Cum’a 2. ayetlerde ise çoğul olarak kullanılan ‘‘ümmiyyûn’’ kelimesiyle de Müslüman Araplar, müşrik Araplar ve Ehl-i kitap kastedilmektedir. Özellikle konumuzla ilgili olan ayet A’râf sûresinde Hz. Peygamber’in sıfat olarak geçen ‘‘ümmî’’ kelimesi, okuma-yazma bilmeyen anlamında kullanıldığı için onun okuma-yazma bilmediği şeklinde yorumlanmıştır. Ayetin siyak ve sibakından böyle bir anlam çıkarmak doğru değildir. Kelime gramatik olarak sıfat özelliğinde olduğundan Hz. Peygamber’in mensup olduğu topluma işaret etmektedir. Yani onun Mekkeli olduğuna vurgu yapılmaktadır. ‘‘Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun.’’ (29/48) ayeti bağlamından koparılarak Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilmediğinin en önemli delili olarak kabul edilmiştir. Bu ayetin konusu Hz. Peygamberin okur-yazar olup olmadığını belirtmek değildir. Amaç; vahyin Hz. Peygamber tarafından yazılmadığını ve onun bu konuda herhangi bir eğitim süzgecinden geçmediğini ortaya koyarak vahyin kaynağının Allah olduğunu tescil etmektir. Bu sebeple bu ayet, ‘‘İnkâr edenler, ‘‘Bu Kur’an, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir…’’ (25/4) ‘‘(Bu Kur’an başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır, dediler.’’ (25/5)  ‘‘Andolsun ki biz, onların, ‘‘Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor’’ dediklerini biliyoruz.’’ (16/103) ayetlerinde Hz. Peygamber’e karşı müşrikler tarafından yöneltilen ithamlara bir cevap özelliği taşımaktadır. Hz. Peygamberin nübüvvetten önce ticârî faaliyetlerde bulunması ve bu amaçla Suriye-Şam, Bahreyn-Umman, Habeşistan ve Yemen’e çeşitli zamanlarda seyahatlerde bulunması, onun okuma-yazma eyleminden uzak olmadığını göstermektedir. Ayrıca onun, Hudeybiye Antlaşması’nda ‘‘Muhammed b. Abdullah’’ ifadesini yazması, yazılı belgenin içeriği hakkında Uyeyne b. Hısn’a bilgi vermesi, Muâviye b. Ebî Süfyân’a okunaklı ve güzel yazmasını tavsiye etmesi, onun okuma ve yazma konusunda bilgisi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sebeple Hz. Peygamberin  nübüvvetten önce okuma-yazma bilmediğini, nübüvvetten sonra kendini ifade edebilecek kadar okuma yazma biliyordu, şeklinde bir değerlendirmede bulunmak doğru değildir. O, risâletten önce en az Mekke toplumunda okuma-yazma bilen diğer bireyler kadar okuma-yazma biliyordu. Kur’an-ı Kerîm’i onun okuma-yazma bilmediğine referans olarak kullanmak uygun değildir. Çünkü Kur’an, Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilmediğine değil, vahyin kaynağının o olmadığına vurgu yapmaktadır.

Özetle: Büyük ve asıl nüzul sebebi insanlığın hidayeti olan son vahiy, oku emriyle başlamış surenin son ayeti de “Secde et ve yakınlaş.” emriyle bitmiştir. Böylece okumak insanı Allah’a kulluğun konsantre özeti olan secdeye götürmesi gerekmektedir. Okumalarımız bizi en geniş anlamıyla aklımızı, kalbimizi, bedenimizi secdeye götürmesi gerekmektedir. Çünkü Allah en cömerttir, bize okumayı öğretmiştir ve her şeyi görmektedir. İnsan vahiyden uzaklaştıkça kendini yeterli görüp azgınlaşacaktır. Statüko ve onun temsilcileri tarih boyunca var olmuştur ve bundan sonra da var olacaktır. Statükoya teslim olmayanların yardımcısı Allah’tır. Ahirete iman toplumsal hayatın sigortasıdır. Allah’a iman yani doğru bir Allah tasavvuru insanın içerisinde sağlam bir otokontrol mekanizmasıdır. İnsanın dünyaya kulluğunu sergilemek için gönderilmiş vazifesi bitince Rabbine döndürülecektir.

Rabbimiz bizi kendisine döndürülme bilinciyle yaşayanlardan eylesin.

[1] Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı (Gerekçeli Meal-Tefsir)

[2] 4-Nisa/103

[3] İzzet Derveze, Ettefsir’ul-Hadis

[4] Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr Yayınları, Ankara-2009, sh. 24

[5] Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Fecr Yayınları, Ankara-2009, sh. 25

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir