GenelYazarlardanYazılar

Allah Elçisi Şimdi Gelse (mi!?…)

Hep şöyle bir sual sorulur; Muhammed (as) bugün yaşasaydı, bizlerin şu halini görseydi (Sanki asıl görmesi gereken Allah görmüyormuş gibi), acaba ne derdi? Bizleri ümmetliğe kabul eder sahiplenir miydi? Şimdi gelse, yüzüne bakmaya yüzümüz var mı? Şu halimizle (Giyinmemizden ev dizaynımıza, soframızdan insan ilişkilerimize, sosyal hayatımızdan siyasi anlayışımıza, ticari anlayışımızdan ebeveyinlerimizle ilişkilerimize…) acaba O’na ne kadar benziyoruz? Kur’an da anlatılan/tanıtılan Muhammed (as)’i ne kadar tanıyor, görevlendiriliş amacını ne kadar biliyoruz?

Bu soruyu biraz farklı varyanttan sorarak, Muhammed (as)’e ilk vahiy gelmesiyle birlikte hemşerilerinin ona karşı takındıkları olumsuz tavır/anlayış üzerinde durduktan sonra konuyu güncelleştirelim.

Vahyin ilk nazil olduğu anları ve Muhammed (as)’in insanları buna davet ettiği ilk günleri şöyle biraz düşünelim; İçinizden, kendinizden tanıdığınız biri çıkıyor, bazı sözler söylüyor ve “ Bunları bana Allah vahyediyor” diyor. Siz olsaydınız böyle sözler söyleyene karşı ne düşünür, nasıl bir tepki verirdiniz? (Bu nokta gerçekten önemli, müslüman ebeveyinden doğmakla müslüman olunacağını sananlar acaba müslüman olurlar mıydı?) Bu adam herhalde kafayı tırlattı, vah vah aslında iyi biriydi diyerek iç mi geçirirdiniz veya söylediklerine “O söylüyorsa doğru söylüyor” diyecek kadar güvenini sağladığınız kaç tane dostunuz var. Sizi bilmem ama; O toplumun ileri gelenlerinin, söz sahibi olanların, aklı erenlerinin(!) verdiği tepki aynen şöyle olmuş; “Bu Kur’an Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka birşey değildir…” (Furkan/4) Bu adamın bizden hiçbir farkı yok. “Bu ne biçim Allah elçisi. Yemek yiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilseydi de onun yanında uyarıcı olsaydı ya.” (Furkan/7) Burunlarını havaya kaldırıp, küçümseyerek “Seni gördükleri zaman, alaya alarak ‘Allah’ın elçi olarak gönderdiği bu mu?’ (Furkan/41) Halbuki peygamberlik iddiası ve beklentisi olmayan “Sen, bu kitabın sana verileceğini ummuyordun. Ancak o Rabbinden bir rahmet olarak sana verildi. Öyle ise sakın kafirlere arka çıkma.” (Kasas/86)

Cibril, Hıra mağrasında ilk vahiy’i getirdiğinde, korkudan ayakları topuklarına değercesine koşar adımlarla evine gelip ve titreyerek hanımı Hatice’ye “Beni örtün, beni örtün” demesinden anlıyoruz ki, bir peygamberlik beklentisi bile olmayan Muhammed (as)’in, vahyin ilk nazil olduğu ve insanları buna davet ettiği ilk günlerde söylenen sözlerin çoğu hep bu türdendi.

Yukarıda zikredilen ayetler o toplumun Allah ve Allah elçisi anlayışlarını/mantalitelerini ortaya koymaktadır. Mekkelilerin ilk itirazları kitaba, mesaja değildi aslında. Kitabın, mesajın gönderildiği varlığaydı. Onlara göre Allah öyle yüce varlık ki, nasıl olurda bizim gibi sıradan bir insanla muhatap olur. O’ nunla ancak çok kutsal(!), insanüstü özelliklere sahip varlıklar muhatap olabilirler. O’ nunla muhatap olanların yarı ilah mesabesinde veya ‘ilah’tan bir parça olması gerekmektedir. Bu özelliklere sahip olmayan sıradan Muhammed’le Allah nasıl olur

da konuşur. Olsa olsa daha önce bu işi yapmış elçilerden geriye kalan kitaplardan veya o kitabı okuyanlardan duymuş olabilir ihtimaliyle “Öncekilere ait masallar. Onu birine yazdırmış, sabah akşam kendisine okunuyor, dediler.” (Furkan/5) veya Allah illa bir insanla konuşacaksa toplumun önde gelen mal-mülk, kariyer sahibi biriyle konuşmalı. “Bu Kur’an iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!.” (Zuhruf/31) Bu ayet gurubundan da anlaşılacağı gibi Mekkeliler kendi içlerinden birisiyle Allah’ın konuşabileceğini havzalalarına sığdıramıyorlar ve ‘nasıl olur?’ diyorlar.

Mekke müşriklerinin peygamber telakkilerinin tamamı, bugün ben de Müslümanım diyenlerin peygamber anlayışlarıyla bire bir maalesef örtüşmektedir.

Şöyle ki; bugüne kadar yazılan bir çok siyer kitaplarında anlatılan Muhammed (as), fevkalbeşer bir varlık, yarı ilah mesabesinde, ayakları yere değmeyen, sanki peygamber olacağını bütün alem biliyormuş da bir tek kendisi bilmiyormuş; Daha doğarken neler olmuş neler. Mecusilerin yıllardır sönmeyen ateşleri sönmüş, Kisranın sarayının sütunları yıkılmış, Sina gölü kurumuş, melekler saf saf inmişler, cennetten şerbet getirmişler, doğar doğmaz mağrip, maşrik dolaştırılmış, amcası ebu Talip’le çocukken Şam’a sefere giderlerken yolda bir konaklama esnasında rahib Bahira’ya rastlamışlar, rahip Bahira, amcasına “Aman bu yeğenini çabuk geri götür, onu Şam’da Yahudiler keşfederse mazallah başına kötü iş gelir” demiş. Medine’de bir su da çocuklarla yıkanırken sırtındaki mührü Yahudi din bilginleri görmüş “İşte bunun sırtında beklenilen elçinin mührü var” (Halbuki düşmanlıkta Allah elçisine onlar kadar şedit olanı yoktu), bir bulut sürekli üzerinde gölgelik yaparmış, onu sıcaktan korurmuş, ağaçlar secde edermiş, kuru kütükler dile gelir onunla konuşurmuş, taşlar ‘Sen Allah’ın elçisisin’ dermiş, süt kardeşi Şeyma’yla kırlarda bulunduğu bir sırada iki tane beyaz giysili (cerrah) gelerek onu bir dereye götürüp göğsünü açıp yüreğindeki pisliği tamamen temizlemişler (Ne hikmetse aynı Şeyma Taif’in fethinden sonra Müslüman olmuş) O, ne zaman tuvalete gitse o civarı mis gibi bir koku sararmış, herkes anlarmış ki Muhammed (as) tuvaletini yaptı (Aynı Muhammed tuvaletten sonra abdest alma gereği duyarmış), teri gül gibi kokarmış, kırk erkek gücüne sahipmiş, parmaklarından sular fışkırırmış, dudağını değirdiği süt kabından onlarcası içermiş de yine de bitmezmiş, ayağını bastığı yere bereket yağarmış, (Ama açlıktan karnına yine de taş bağlarmış), kalpten geçenleri bilirmiş (Ama Bir’i Maune’de öldürülmeye götürülen arkadaşlarını bilememiş), kainat onun ‘yüzü suyu hürmetine yaratılmış’…

Siyer kitaplarından iktibas etmeye çalıştığımız Muhammed (as)’e atfedilen bu özellikler bu kadarla kalmıyor tabi ki. Bunlar ‘devede kulak’ misalinden şeyler. Devenin tamamı siyer kitaplarında mevcuttur, görmek isteyenler oraya müracaat edebilirler. Müslümanların peygamber anlayışı, Mekke müşriklerinin peygamber anlayışına ne kadar benziyor değil mi?

Şimdi soralım, insan üstü varlık haline getirilen Allah elçisi Muhammed (as), şu an gelmiş olsaydı, acaba kendini tanır mıydı?

Tarihi malumat açısından deformeye uğramamış elimizde tek ilahi kaynak olan Kur’an’dan daha sağlam bir kaynak olmadığını salim akıl sahibi herkes kabul eder herhalde. Allah elçisi hayatta iken, ona uyan Kur’an’a uymuş sayılıyordu. Günümüzde ise, Kur’an’a uyduğumuz taktirde Allah elçisi Muhammed (as)’e uymuş sayılacağız.

Peygamber anlayışımız vahyin ölçülerine uygun olmalıdır. Kuru kuru hayran olmamız, kurban olmamız, güller dağıtarak kutlu doğum partileri düzenlememiz istenmiyor bizden, onu örnek almamız isteniyor sadece. Peygamber yüceltilerek öyle bir konuma geliyor ki; örnek almamız engelleniyor. Tabi ki anmalıyız onu, ama onu anlamak için anmalıyız. Yahudilerin ağlama duvarının önünde ığranarak, transa geçerek, ağlayarak değil. Anlamaya çalışarak anmalıyız onu. O, daha hayatta iken aşırı övüleceği tehlikesini görmüş ve arkadaşlarına (ümmetine) “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı övdükleri gibi beni aşırı övmeyin. Ben Allah’ın kulu ve rasülüyüm” hadisiyle uyarmıştır.

Ey müşrikler; size beklediğiniz fevkalbeşer bir peygamber gelmedi maalesef, ama sorun değil, biz Müslümanlar gelen peygamberi beğenmeyip sizin istediğiniz gibi yücelttik. Buyrun hepimizin gözü aydın…

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close