GenelYazarlardanYazılar

Allah Hayatımıza Ne Kadar Müdahil?

Biz kabul edelim veya etmeyelim İslam’ın Allah dediği varlık yarattığı varlıklar üzerinde müdahalesi apaşikậr ve inkâr edilemez bir gerçektir. “Yaratan yarattığını hiç bilmez mi” (Mülk 14). Biz her ne kadar çok uzun süre sonra fark etsek de ya da hiç fark etmemiş olsak da Allah hayatın her zerresinde söz sahibidir ve her an müdahale edendir. “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilemez. O, karada ve denizde ne varsa bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” (En’am 59).

İslam’ın Allah dediği varlık yarattıktan sonra yorulan, kenara çekilen ve yarattığını başı boş kendi haline bırakan, ne halin varsa gör diyen bir yaratıcı değildir. Dolaysıyla madem bizleri yaratan Allah’tır, bizlerin fıtratına en uygun yaşam şeklinin ne olduğunu da bildiğine göre hayatımıza tek müdahale hakkı olan da “O” olmalı değil midir?

Biz istesek de istemesek de bazen zorunlu olarak bazen de isteyerek zaten birileri bir şekilde hayatlarımıza müdahale ediyor; içerisinde yetiştiğimiz toplumun örfü/ananesi, yasalarla uyulması gereken düzenlemeler, istek ve arzularımız, benimsediğimiz dünya görüşü… birileri bir şekilde hayatı istediğimiz gibi yaşamamıza müsaade etmeyerek müdahil olmaktadırlar.

Şimdi soralım: Allah hayatımıza müdahale eder mi? Eğer siz Allah’ı vicdanlara, mabetlere ve kozmik âleme hapsetmişseniz onun fazla söz hakkı yok demektir. Bahse mevzu olan Allah ise, hiçbir fani Allah’ın egemenliğini sınırlayıp, alan belirleme cüretinde bulanamaz.

Bu soruya, soruyla cevap vermek daha yerinde olur, ‘yaratıcı varlığı Allah olarak kabul ediyor musun?’ Sorusuna verilecek cevaptan sonra yanıtlanabilir. Eğer kabul ediyor veya etmiyorsa cevapta bellidir.

İslam inancına göre Allah dediğimiz varlık; zerreden kürreye her şeyi yoktan var eden, yaşatan düzenleyen, var ettiği her şeye de belirli yasalar koyan ve her şey de istediği gibi sınırsız tasarruf etme yetkisine sahip olan varlığın adıdır. Bu inanca göre kậinatta her şey “hassas bir denge” üzerine kurmuş, kurulduğu günden beride hiç aksamadan tıkır tıkır işlemektedir.

Bunca yaratılmışların içerisinde bir tek insan denilen varlığa irade verilmiş ve bundan dolayı da sorumlu tutulmuş ve ona da teklifte bulunulmuş; “Ey insan senin için belirlenen yasalara uyarsan, her iki dünyada da huzurlu olursun” diyerek sürekli bir şekilde uyulması istenilen yasaları elçileri vasıtasıyla hatırlatıp duyurulmuştur. Bundan sonra “dileyen iman etsin, dileyende inkậr etsin” (Kehf 29) demek suretiyle seçim insanın kendisine bırakılmıştır. Tabi irade ettiği tercihlerin sonucuna katlanmak kaydıyla, çünkü bunların hepsi birer denenmeydi; yapması gerektiği halde yapmadıklarından ve/veya yapmaması gerektiği halde yaptıklarından hesaba çekilecek ona göre mükâfat veya mücazat verilecektir. “ İnsan, yaptıklarına karşı esarettedir” (Müddessir 38 ) “İnsanlar, “inandım” demekle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut 2)

Allah’a imanın, Ahireti kabul etmenin ne kadar büyük bir önemde olduğunu idrak eden bir insan, buna bigane kalıp umursamaz bir şekilde yoluna devam edebilir mi? Elbette hayır. İman, Allah’ı umursamayı ve tüm tavırlarında hassasiyet içerisinde ciddi olmayı ve sorumluluk içerisinde hareket etmeyi beraberinde getirir.

Allah’ı doğru tanımayanlar, O’nu hayatlarına doğu bir şekilde müdahale ettiremedikleri gibi nasıl razı edeceklerini de bilemezler. Peki biz onu kimden, nereden, nasıl tanıyacağız veya nerden tanırsak doğru bir Allah tanımış oluruz ve/veya kendi hayalimizde oluşturduğumuz o yaratıcı varlığa Allah diyebilir miyiz? Çünkü herkesin kafasında kendisinin oluşturduğu bir Allah tanımı var.

Allah tek ama herkesin de kendine göre bir Allah’ı var!

Hiç birininki de diğerinkine benzemiyor; agnostikin, deistin, Budis’tin, Yahudi’nin, Hıristiya’nın, tasavvufun, kelamcının, tarihselcinin, Sünnunin, Şianın… hepsininki farklı farklı.

Allah dediğimiz ontolojik varlık İslam’ın Allah’ıdır, İslam’ın temel kaynağı da Kur’an’ı Kerimdir. Allah’ doğru tanımak isteyenler O’nu bu kaynaktan tanımak zorundadırlar. Aksi taktirde kendi hevậlarından oluşturdukları varlığa “Allah” diye isimlendirseler de dahi O, Kur’an’nın tanıttığı Allah olmaz. Çünkü, Kur’an’nın Allah’ı hayatın her alanına müdahil; uyku-uyuklama tutmayan, var ettiği varlıkları sürekli gözeten/gözetleyen, onlar üzerine hüküm koyan, içtimai hayattı tanzim eden, muamelattı belirleyen, ticaretti/alışverişin sınırlarını çizen, savaşta, barışta, bakmada, yürümede, konuşmada, kazanmada, harcamada, yemede içmede, giyinmede ve yatak odanıza varıncaya kadar müdahale eden, hayatın tamamını kuşatan bir Allah’ı var.

Allah’ı hayatlarına karıştırmayanlar O’nu yeteri kadar tanımıyorlardır da ondan böyle bigane davranıyorlar. (Zümer 67) Eğer O’nu yeteri kadar tanımış olsaydık yaptıklarımızda ve yapacaklarımıza da mutlaka O’na sorar ve O’nun razı olacağı şekilde yapardık; ev dizaynımızı, düğün derneğimizi, çarşımızı pazarımız, komşuluk ilişkimizi… hayata dair her ne var ise O’nun onayını alarak yapıyor ve hesaba katıyor isek Allah’ı hayatımıza müdahil ediyoruz demektir.

Allah ile irtibatımız sadece, “Allah var” demekten ibaretse, bunu Mekke müşrikleri de söylüyordu (Zümer 38) (zaten bir insanın müşrik olabilmesi için Allah’ı kabul etmesi lazım) onlar Allah’ı her şeylerine karıştırmayıp alan belirledikleri için müşrik oldular; ‘Allah kozmik aleme karışır ama bizim yapıp ettiğimiz işlere karışmaz, bizlerin kutsadığı şunlardan da (ilahlardan) razı, onların hatırını da kırmaz, bizden istediği ibadet türünü de biz belirleriz, biz bu işleri atalarımızdan böyle öğrendik onlarda Allah’tan’… (Bakara 170, Maide 104, En’am 91, Araf 28). Şimdi bu dediklerimizi okurken belki de tebessüm ediyor “öyle şey olur mu” diyorsunuzdur. Şu bir gerçektir ki, insanlar yapıp ettiklerini mutlaka bir yerlere/birilerine veya bahaneye dayandırır, bunun için mutlaka bir dayanakları vardır. Allah’ı hayattan kovmak için de herkesin mutlaka bir gerekçesi/karinesi vardır, ama bunların Allah katında ne kadar(ı) geçerlidir!

İslam ile bir sorunu olmadığını iddia eden, Allah’ı ve son elçi Muhammed’i kabul eden, Ahireti reddetmeyen ama dinle ilişkisi sadece “ben Allah’a Ahirete inanıyorum” demekten öte gitmeyen insanlar. Bu insanların hayatında öncelikle İslam dinini hayata hâkim kılma ve bunu yaşama ve yaşatma diye bir kaygı göremezsiniz. Yaşantılarında var dedikleri ahirette hesaba çekilme kaygısını da göremezsiniz. Allah’a karşı umursamaz ve duyarsız olduklarını çok net bir biçimde görürsünüz. Ama imanda iddialılar!

İnsanlar imtihan edilmeden, “inandık” demekle kurtulacaklarını mı sandılar?” (Ankebût 2)

Araplar, “İnandık” dediler. De ki: “Siz inanmadınız, fakat teslim olduk, deyin. Çünkü henüz iman kalbinize girmedi. Eğer Allah’a ve Resûl’üne itaat ederseniz, O, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez.” Kuşkusuz Allah, Çok Bağışlayıcı’dır, Rahmeti Kesintisiz’dir.” (Hucurat 14)

Bu ayetler, net bir şekilde, sadece inandım demenin kişiyi kurtarmayacağına dikkat çekiyor. Kur’an’a bütüncül olarak baktığımızda, bizi kurtaracak şeyin, iman etmemin gereği olarak onu ispatlamak, Allah’ın emir ve yasaklarına titizlik göstermemizin gerekli olduğu görülür. Bu amaç doğrultusunda, Allah’ı umursayan bir tavır göstererek, gayretle çalışırsak kurtulabileceğimiz gerçeği anlatılır. Bu anlamda da, başımıza bazı denemeler/imtihanlar geleceği de bize bildiriliyor. Bu sınavların da bizi salih, muhsin bir kul olmamıza yararı var aslında, sınav görünürde sıkıntılı-kötü olsa da sonuçları itibariyle Allah’ın sözünü dinleyenler için Allah’a güzellikle ulaştıran, cevheri cürufundan ayıran hayır yolunda birer basamak niteliğindedir.

Din, bir hayat tarzıdır, hayatın her saniyesini kapsayan bir gerçekliktir. Sıkıntıda da, ferahlıkta da Allah’ı umursamamız gerekir. Çünkü, hayat gelip geçicidir ve gerçek hayatımız Ahirettedir. Ahirette güzel bir akıbetin bizi beklemesi de ancak, Allah’ı umursamaktan yani dini önemsemekten geçmekte eksi taktirde…

“ Ve denir ki: Siz nasıl bugüne kavuşacağınızı unuttuysanız bugün de biz, sizi unuttuk ve yurdunuz ateştir ve size bir yardımcı da yoktur.” (Casiye Suresi, 34.ayet)

Ahireti (hesap vermeyi) umursamayıp dikkate almayanlar, Allah yok gibi yaşayanlardır. Hesap vermek yoksa, yapıp ettiklerinizin doğruluğunu veya yanlışlığını ne belirleyecek?

(Hesap gününde) Der: “Rabbim, beni neden kör olarak dirilttin? Ben gören biriydim” Dedi: “İşte böyle. Sana ayetlerimiz geldi, fakat sen onları unuttun. Aynı şekilde, bugün de sen unutuluyorsun” (Taha 125, 126)

Önemli bir günde ve önemli bir anda unutulmak, insanı böylesine küçük düşüren, aşağıların aşağısına indirmek, tenezzül edilmeyip, hesaba ve kậle alınmamak kadar acı ve can sıkıcı bir durum olamaz herhalde.

Bizleri bir an bile unutmayan, her türlü nimetlerle donatan, yarattıklarının bütün ihtiyacını gideren ve hayatımız boyunca daima, attığımız her adımdan, aldığımız her nefesten, yaptığımız her işten haberi olan, uygun görmediği davranışlarımızda dahi hemen cezalandırmayıp erteleyip mühlet veren, kullarının hayrını isteyen, şefkatli ve çok merhametli olan Allah’ımız var. Bunca iyiliklerin sonucu olarak sence de müdahale hakkı yok mu?

Ezcümle, verilmek istenen mesaj; “sizleri ben yarattım ve sizler için bir yol (İslam) tayin ettim eğer iman eder bu yola girerseniz sunucunda rahatsızlık duymayacağınız ebedi bir hayat sizi beklemekte, yok eğer başka yollar tutarsanız rahat yüzü görmeyeceğiniz bir hayat sizi bekliyor.” Ya Allah’ı hayatımızın merkezine alır O’nun onay verdiği şeylerle yaşantımızı şekillendiririz, ya da biraz Allah’tan biraz da başka şeyleri katıp karıştırırız müşrik oluruz, ya da onu hayatımıza hiç karıştırmaz Allahsız bir hayat yaşarız… tercih bize ait.

Vesselam

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir