GenelYazarlardanYazılar

Allah Hayatımızın Neresinde?

Kendimize samimi bir doru soralım: Allah hayatımızın neresinde? Ya da soruyu şöyle soralım: Allah’ın hayatımıza emir ve nehiyleriyle müdahale etmesine izin veriyor muyuz? Bu ve benzeri soruları sormak beklide kafa konforumuzu bozduğu için Tv kanalı değiştirir gibi kalbimizin aklımızın eline koyduğu bu soruları hep öteleriz. Belki de çoğu zaman kendi­mize sormaktan bile korkarız.  Çünkü “Konfor ruhun bataklığıdır.”

“Gerçek şu ki insan Rabb’ine karşı çok nankördür ve kendisi de buna tanıktır.” (Adiyat Suresi 6-7)

Aslında hepimiz ileri sürdüğümüz mazeretlerle kendimizi kandırmaya çalışırız.  Hiçbir şey, Allah’a karşı nankör olmamıza ma­zeret olamaz. Bizi yoktan var eden, bebekken varlığımızdan habersizken bizden haberdar olan ve sahip olduğu­muz her şeyi bize veren, bu kadar nankörlü­ğümüze rağmen yine de bizden rahmetini, sevgisini esirgemeyen Allah’a karşı insan nasıl nankörlük eder.

Hep bir yerlere gelmek ve başarılar elde etmek adına Allah ile olan bağımızı hep öteleriz. Kendimize gelmeden bir yerlere gitmeyi hayal ederiz. Bu ebedi yaşama tevehhümünün bize kurduğu tuzaktır. Oysa Allah’a gerçek anlamda kul olmaktır insan için gelinecek yer ve ulaşılacak son nokta. Allah’a gönülden kul olmaktan başka hiçbir şey insanı gerçek anlamda mutlu edemez.

Bizim için çok önemli olan bir insanla bir günümüzü beraber ge­çirdiğimizi düşünelim. Bütün gün bu kişinin yanında son derece dikkatli davrana­cak, kendimizi bu kişiye sevdirmek için hata yapmamaya çalışırız.  Peki, niçin, o yanımız da olduğu için mi? Hani “Allah bize şahdamarımızdan daha yakındır.” demelerimiz nerede? Hayatta Allah’tan daha önemli hiç kimse yoktur. Her anımızda bizimle olan, memnun edilmeyi ve sevilmeyi en çok hak eden Allah’tır. Sözlerimiz Allah’lı,  yaşantımız O yokmuş gibi. Günümüz insanının en temel proble­mi, Allah’ın varlığı yokluğu meselesi değil,  Allah hak­kında doğru bir anlayışa sahip olunmamasıdır. Yani Allah’ın varlığına inanmamıza rağmen, sorun Allah yok­muş gibi yaşamamızdır.

Kur’an bize peygamberleri örnek almamızı söyler. Pey­gamberlerin örnek alındığı bir yaşam, Allah’ın ayetlerinin en doğru ve en güzel şekilde içselleştirildiği bir yaşamdır. Hz. Adem’den tevbe etmeyi, Hz. Musa’dan öfkemize sahip olmayı-cesareti, Hz. Eyyub’dan sabrı, Hz.  Süleyman’dan servet ve iktidarla şımarmamayı, öğrendiğimizde gerçek anlamda iman ve erdem sahibi olabiliriz. Allah, erdemi hayatın merkezine koyan kişilerden olmayı teklif etmişken, biz Allah’ın teklifini dikkate almayarak nefsimizi rehber edinmiş Allah’ın davetine icabet etmemişiz.

Nefsimizi, dünyayı hayatın merkezine koyarak kendi kuralla­rımıza göre bir hayat yaşayamayız. Hayatın kurallarını; hayatı veren koyar. Ha­yatı veren ise Allah’tır. Hayat nefis merkezli değil, Allah merkezli olmalıdır.

Bir iş yapmadan, bir karar almadan ya da bir söz söylemeden önce “Acaba Rabbim bu iş/karar/sözden razı olur mu?” diye sor­mamız gerekir. Allah’tan ve buyruklarından daha önemli ve ciddiye alına­cak bir şey olmadığını sürekli hatırımızda tutmalıyız.

Kur’an’ın sunduğu paradigmada Allah varlığın merkezinde­dir. Allah insanı yaratmış, onu  bilinç ve irade sahi­bi kılmış,  doğayı ve diğer canlıları da emrine ver­miştir. Kuşkusuz bu, insanı değerli gören bir anlayıştır. Sahip olduğumuz değeri bize Allah vermiştir. Allah bize akıl ve kavrayış yeteneği vermiş ve bize doğru yolu göstermiştir. Bu gerçek karşısında şükredici ya da nankör olması ise insanın kendi tercihine kalmıştır. Allah bize o değeri vererek bizi, anılmaya değer bir varlık haline getirmiştir. Allah o değeri vermese insan, anılmaya değer bir varlık olmayacaktı.

İnsan maddi dünya hayatı ile ilgili sürekli olarak kâr-zarar hesabı yapar. Gelir ve giderini kontrol ederek denge sağlamaya çabalar. Oysa manevi dünya­sının hesabını tutmaz. Maneviyatımızı zarara uğratmamak için Allah’ın hayatımızın merkezinde olması gerekir. Allah hayatımızın merkezinde nasıl olabilir? Önce Allah’ı, gerektiği gibi en güzel şekilde takdir etmemiz gerekir. Allah’ın kudret ve rahmetini en güzel şekilde kavramamız ve gönülden bir teslimiyetle ak­lımızı ve nefsimizi O’na yöneltmemiz gerekir. Çoğu zaman, Allah’ı gerektiği gibi takdir edemediğimiz için Allah’ın var­lığı ya da yokluğu hayatımızda pek bir şey değiştirmez. Bunun için uzak Allah tasavvurundan kalbimizi kurtarmamız gerekir.

Uzak Allah Tasavvuru

“Allah’ı gereği gibi takdir edememe” (En’am 6/91) sadece müşriklere has bir zaaf değil,  bütün insanların ortak zaafıdır. Müslümanların mevcut Allah tasavvuru da Kur’an’ın öngördüğü Allah tasavvurundan çok uzaktır.

Müminlerin yaşamı ile Allah tasavvurları arasında kopmaz bir bağ vardır. Allah inancı, müminin zihninde sadece bir itikat, kanaat ve inanç olmaktan çıkıp kalbine doğru bir imana, Allah-insan-varlık arasında canlı, duygusal bir bağa dönüştükçe bireyin yaşamının bütün yönlerine nüfuz etmesi, sirayet etmesi etkilemesi o oranda artar.

Tasavvurlar bir gömleğin düğmelerini kapamaya benzer. İlk düğmeyi yanlış kapadık mı nasıl bu yanlış sonuna kadar devam edip iki yakamız doğru olarak bir araya gelmezse tasavvurda ilk adım da aynen böyledir. Küçük bir zımba teli, yüz yaprağı bir araya getirdiği gibi, bazı kavram, tasavvurlar ve fikirler de yüzlerce farklı, dağınık, karmaşık duran düşünceleri, mevzuları anlamlı halde bir araya getirebilir.

“Kullarım, beni senden sorarlarsa, bilsinler ki, gerçekten ben onlara çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara 2/186)

“Andolsun ki insanı biz yarattık. Ona nefsinin ne fısıldadığını da biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

İnsanlık tarihindeki dini veya toplumsal tüm sapmaların temel nedeni Allah tasavvurundaki sapmadır. “Uzak Allah” düşüncesinin hayatımızdaki en olumsuz sonucu, küçük büyük işlediği her eylemin Allah tarafından görüldüğünü ve kayda geçirildiğini unutarak “Allah yokmuş gibi” yaşamaktır. Bu algı insanoğlunun, otokontrol mekanizmasını devre dışı bırakarak icra ettikleri vahşetle dünyayı yaşanamaz hale getirip adeta cehenneme çevirmiştir.

“Uzak Allah” düşüncesinin dini bağlamda ortaya çıkardığı itikadi sapma ise çok daha büyüktür. Bu sapmanın sonucu olarak insanlar tarih boyunca, çok uzakta olduğunu düşündükleri Allah’a yaklaştırmak üzere kendileri ile Allah arasına bir takım aracılar koyma cüreti göstermişlerdir.  Bu aracıların mahiyeti ve maksadı ne olursa olsun doğurdukları sonuç Allah’a şirk koşmaktır. Mesela, Mekkeli müşrikler Allah’a inanmakla birlikte onun dışında ilahlar edinirken, bu ilahların dünyada iken kendilerini Allah’a yaklaştıracağına, ahrette ise Allah’ın cezalandırmasından kurtaracaklarına, yani şefaat edeceklerine” inanıyorlardı. Bu husus Zümer 39/3. ayette şöyle ifade edilir: “İyi bil ki, halis din yalnızca Allah’ındır. O’nun peşi sıra evliya edinenler “Biz, onlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” derler. Allah ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Allah yalancı ve kâfir olanı hidayete ulaştırmaz.”

İman içselleştirilemeyip sadece itikad boyutunda kaldığından, Allah ile bağımızı koparıp O yokmuş gibi yaşamaya başlıyoruz. Zamanla bu itikad amel ve tefekkürle beslenmediğinden dolayı da ayrık otlarına benzeyen tevhide aykırı yanlış Allah tasavvurları bitiyor. Ve imanı bu ayrık otları sarıyor.

Yanlış Allah Tasavvurları

1-     Kainatı yaratıp (haşa) köşesine çekilmiş, hayata müdahil olmayan Allah tasavvuru: Yunan filozoflarının, bugün onların yolunu sürdüren hakim Batı kültürünün Allah tasavvurubudur. Laisizmin kaynağı da bu anlayışa dayanmaktadır. Oysa Rabbimiz, yarattıklarını başıboş bırakmadığını, onları her an gözetlediğini bildirmekte, peygamberler ve kitaplar göndererek insanlara yol göstermekte ve insanları hesap günü dünyada yapıp ettiklerinden hesaba çekeceğini bildirmektedir.

“Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.”(Rahman 55/29)

“Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.” (Nahl 16/93)

2-      “Gök Tanrı” Tasavvuru. Sadece gökleri idare eden bir Allah tasavvuru: Oysa Rabbimiz birçok ayeti kerimede kendisinin göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbi olduğunu beyan etmekte (Sâffât 37/5; Nebe78/37) ve “Yaratmak da, emretmek de Allah’a aittir” buyurmaktadır. (A’raf 7/54) Şu’arâ Sûresi 78. ayette Hz. İbrahim’in dilinden, Yüce Allah’ın yaratıcı ve yol gösterici olduğu vurgulanmaktadır.

3-     Kendisine kolay ulaşılamayan, uzak olan Allah tasavvuru: Oysa Rabbimiz kendisinin bize şah damarımızdan da yakın olduğunu bildirmektedir:

“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf 50/16)

4- Hep affeden, sadece merhamet sahibi olan Allah tasavvuru: Oysa Rabbimizin affı gibi cezalandırması da olduğunu, Rahman ve Rahim olduğu gibi Kahhar ve Muntakim de olduğunu Kur’an bize bildirmektedir. Rabbimiz Kur’an’da kendisini şöyle tanıtmaktadır:

“Bilin ki, Allah gerçekten cezası pek şiddetli olandır. Ve Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”(Mâide 5/98)

“Sana söylenen şeyler, senden önceki elçilere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz, Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de elim bir azap sahibidir.” (Fussilet 41 /43)

Rabbimizi, Kitabında bize kendisini tanıttığı gibi tanımalı ve öylece iman etmeliyiz. O’nun sadece göklerin değil, yerlerin de Rabbi olduğunu, sadece mabedlerin değil çarşı-pazarın ve parlamentoların da Rabbi olduğunu bilmeliyiz. Rabbimizin bize şah damarımızdan da yakın olduğu bilinciyle ancak O’na yönelir, duada ve ibadette asla aracılara tevessül etmeyiz. İzzeti ancak O’nun yanında arar, O’ndan başkasını rabb ve ilah edinmekten titizlikle sakınırız.

Kâinatta Şirke Yer Yok

 “Allah kendisine şirk koşulmasını kesinlikle bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise dilediği kimselerden bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (Nisa 4/48)

“Allah kendisine şirk koşulmasını kesinlikle bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, o büsbütün sapmıştır.” (Nisa 4/116)

“Meryem oğlu Mesih, Allah’tır.” diyenler kesinlikle kâfir olmuştur. Oysa Mesih şöyle demiştir: Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar, onun yeri cehennem olur. Zalimler için hiçbir yardımcı da yoktur.” (Maide 5/72)

“Andolsun, sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi. “Eğer şirk koşacak olursan amelin boşa çıkar ve hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer39/65)

Allah Âlemlerin Rabbidir

Evrende hiçbir şey fotoğraf karesi gibi sabit değildir. Canlı cansız her şey her an değişmektedir.

Toprağa atılan bir kayısı çekirdeği, orada kök salar, filizlenir. Derken bir fidan olur. Sonra ağaç olur, çiçek açar, yapraklarla süslenir. Sonra da meyvesini verir.

Tırtıl etrafına bir koza örer. Dışarıdan cansız ve hareketsiz görünür. Oysa içerde inceden inceye bir yaratılış faaliyeti cereyan eder. Gün gelir insanı hayrete düşüren rengarenk bir kelebek ortaya çıkar.

Anne karnında bir hücre ile yaratılış başlar. Dokuz ay boyunca o minik beden halden hale geçer. Gözlerini dünyaya açtığında, mucize arayanlara lisanı haliyle adeta ben bir mucizeyim der.

“Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.”(Rahman 55/29)

Ağaç, kelebek ve çocuk hayat sahnesine çıktıktan sonra da yaratılış ve değişim durmuyor. Yaratıcının kendilerine verdiği görevi hakkıyla yerine getiriyorlar. Ağaç havadaki karbondioksiti temizler, insanlara-canlılara rızık olur, toprağa gübre olur. Kelebekler çiçekten çiçeğe konarak çiçek tozlarını taşıyıp tozlaşmayı sağlarlar. Doğada besin zincirinin önemli bir halkası olan kelebekler, diğer böceklere, kuşlara, farelere, kurbağalara, kertenkelelere yem olarak işlevlerini tamamlarlar.

Hangi varlığa baksak her birinin sanatlı bir şekilde bir vazife için yaratıldığını görürüz. İşte varlık kitabından bir kelime olan ağaç, kelebek ve saymaya güç yetiremeyeceğimiz varlıklardaki/âlemlerdeki olup biten yaratan âlemlerin Rabbi Allah’tır. İnsanın vazifesi ise bu kâinat kitabını (âlemleri) okuyarak, bu varlık kitabının kâtibine kulluk etmektir.

Her şey yaratılış amacına göre bir gelişim ve değişim geçirir. İşte bu bir terbiye işlemidir. Evrende her şey bir terbiye işleminden geçer. Her varlık yaratılış gayesine ulaşıncaya kadar terbiye edilir. Bu da bir terbiye ediciyi, Rabbi gösterir.

“Firavun “Âlemlerin Rabbi de neymiş?” dedi. Musa “Göklerin, yerin ve arasındaki her şeyin Rabbidir. Eğer inanacaksanız!” dedi.” (Şuara 26/23-24)

Müslümanlığımız ve din anlayışımız ile hesaplaşma zamanıdır. Allah’ın dinini Allah’ın vahyinden öğrenme ve peygamberleri örnek almanın tek yolunun vahye tabi olma olduğunu fark etme zamanıdır. O halde ayetlerin çağrısına kulak verelim:  “Ey iman sahipleri! O sizi, size hayat verecek şeye çağırdığında, Allah’a ve resulüne icabet edin…” (Enfal Suresi 24.  “Ey iman edenler! Siz kendinizden sorumlusunuz. Eğer doğru yoldaysanız, sapıtanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. İşte o zaman yaptıklarınızı size bir bir haber verecektir.” (Maide Suresi 105).

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bu yazıda 1 yorum bulunmaktadır

  1. Kendimize samimi bir doru soralım: Allah hayatımızın neresinde? Ya da soruyu şöyle soralım: Allah’ın hayatımıza emir ve nehiyleriyle müdahale etmesine izin veriyor muyuz? Bu ve benzeri soruları sormak beklide kafa konforumuzu bozduğu için Tv kanalı değiştirir gibi kalbimizin aklımızın eline koyduğu bu soruları hep öteleriz. Belki de çoğu zaman kendi­mize sormaktan bile korkarız. Çünkü “Konfor ruhun bataklığıdır.”

    “Gerçek şu ki insan Rabb’ine karşı çok nankördür ve kendisi de buna tanıktır.” (Adiyat Suresi 6-7)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close