Yazılar

Allah ve Gaybın Bilgisi

Ben size: “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum, gaybı da bilmem. “Ben bir meleğim” de demiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, “Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir” diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları yanımdan kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.” (11/Hûd: 31)

Gayb beş duyu organı ile algılanamayan varlıklar ve olaylardır. Vasıtalı ve ya vasıtasız, duyu organlarımızla ulaşamadığımız ve ilim ile ihata edemediğimiz her şey “gayb”dır. Zıddı müşahededir. Mesela arkasını görmediğimiz dağın o yüzü bizim için gaybdır. Görmediğimiz, tanık olmadığımız bir olay da bizim için gaybdır. Görme duyusuyla algılanamayan, göz önünde olmayan,  gözden kaybolan şeye gayb dendiği gibi diğer duyu organlarıyla idrak edi­lemeyen, insan bilgisi dışında kalan şeye de gayb denir. Bu bağlamda bilgimiz dışında ve haberimiz olmadan cereyan ettiği için bir kimsenin arkasından konuşmak olan “gıybet”te aynı kökten gelir. Gayb kelimesi, duyuların kapsamına girmeyen gizli her şey anlamında kullanılır ancak bir şeyin “gayb” oluşu, Allah’a göre değil insanlara göredir. Zira Allah’ın ilminin dışında kalan hiçbir şey yoktur. O’nun ilminden hiçbir şey kaybolmaz. Allah’a, meleklere, ahiret gününe, cennet ve cehenneme inanmak“gaybe iman” konuları arasındadır.

Gaybı ikiye ayırabiliriz:

1- Mutlak gayb: Kur’ân-ı Kerîm’e göre varlıklar iki kısma ayrılır: Görülüp idrak edilemeyen varlıklar ki bunlar gayb âlemini meydana getirir. Görülen, idrak edilen varlıklar ki bunlar da şehâdet âlemini meydana getirir. Yani bütün kâinat, başlıca iki kategoriye ayrılmıştır. Bir kısmı beş duyu ile algılanamayan ve gizli kalan gayb âlemidir; diğer bir kısmı da gözle yahut beş duyudan biriyle algılanan şehâdet âlemidir. Gayb kategorisinde olan varlıklar dünyada beşerin imkân ve kabiliyetiyle hiçbir zaman, hiçbir şekilde ihata edilemeyen sahaya ait olanlardır. İnsan gücünü aşan, bu yüzden de insanın bilgi alanı içine asla girmeyecek olan şeylerdir. Allah’ın zatının ve Meleklerin mahiyeti, kıyamet, cennet ve cehennemin hali bu tür örneklerdir. Mutlak gaybı yalnız Allah bilir ve bunun bilgisi peygamberler de dâhil hiç kimseye verilmemiştir. De ki: “Gökte ve yerde olan akıllı varlıklar gaybı bilmezler. Gayb bilgisi Allah’ın tekelindedir. Akıllılar, tekrar diriltilecekleri zamanı da bilmezler.” (27/Neml: 65)

Mutlak gayb âlemine ait varlıklar da iki kısma ayrılır:

  1. a) Bu tür varlıkların bir kısmının delîli yoktur, varlığını Allah’tan başka kimse bilmez. Kâinatta, duyularımızın algılayamadığı, varlığından habersiz olduğumuz nice varlıklar mevcuttur ki bunları ancak Allah bilir: “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. Onları, O’ndan başka kimse bilmez.” (En’âm Sûresi: 59) âyeti, gaybın bu kısmına işaret etmektedir.
  2. b) Bir kısım varlıklar da vardır ki idrak edilemez, fakat mevcu­diyetleri delîl ile anlaşılabilir. Allah, Allah’ın sıfatları, melekler, âhiret, cennet ve cehennem bu tür gaybî varlıklara dâhildir. (Beydâvî, Envâru’t-tenzîl, 1/21) Mü’minler, bunlara inanmadan mü’min olamazlar. Bunlara inanmak, gayb varlıklarına inanmak demektir.

Hz. Peygamberi gören arkadaşlarının en büyük meziyetleri, onun bu hususlara ilişkin sözlerini şeksiz şüphesiz kabul ve tasdik etmeleridir. Peygamber’i görme­yen diğer ümmet ise bu meziyet yanında, Peygamber’in kendisini de gör­medikleri halde gıyaben ona inanma meziyetine sahiptir. Bu hususta kesin imana sahip olmuş ümmete, Hz. Peygamberden övgüler nak­ledil­miştir. (İbn Kesîr, Tefsîr: 1/41)

2- Basit gayb: İnsan için izafi ve sürekli değişen gaybtır. Zaman, mekân ve kabiliyet bakımından bazı insanlar için ulaşılamaz ihata edilemez iken diğerleri için ulaşılan, ihata edilebilen sahadır. Gün ve şartlara göre değişir. Yakın sayılabilecek bir tarihte yanımızda bulunmayan bir kimsenin sesi ve görüntüsü bizim için gayb iken, günümüzde görüntülü telefonun icadı ile bu gibi durumlar kısmen de olsa gayb olmaktan çıkmıştır. Yine geçmişe nazaran güneş tutulması, yağmurun yağacağı zamanın tahmini gibi olaylar, bilgi ve teknolojik gelişmeler sayesinde müşahede alanına taşınmıştır.

Kuşadalı İbrahim (ölm: 1845) izafi gaybı ve sürekli değişimini soğan metaforu ile şöyle açıklar. Elimize aldığımız soğanın en dışındaki kabuk zahir/bilinen/görünendir. Onun altındaki tabaka batın/gizli/gayb durumundadır. Üstteki kabuğu soyduğumuzda, az önce bizim için gayb olan ikinci kabuk bilinene yani görünene dönüşür. Bu defa onun altındaki gayb olur. Ve bu böyle devam edip gider.

Kur’an’da geçen “gayb” kelimesi ile yukarıda ki örneklerden her ikisinden birden bahsedildiği gibi, ayrı ayrı da bahsedilir. Mesela; “Deki:  “Benim, kendime, Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olanın dışında ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye gücüm yetebilir. Ben, eğer duyu ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini bilseydim, kazancımı, menfaatlerimi çoğaltmayı, durumumu iyileştirmeyi, mutluluğumu artırmayı isterdim. İnsan cinsinin başına gelen hiçbir kötülük, hiçbir sıkıntı da bana dokunmazdı. Ben sadece iman edecek bir kavmi, sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatarak uyaran ve Allah’ın rahmetini, merhametini, ihsanını, sevgisini müjdeleyen bir peygamberim.” (7/Araf: 188) ayetinde kıyametin ne zaman kopacağı gibi mutlak gaybla beraber, hal ve gelecekteki basit gayb birlikte kastedilmiştir. Ayrıca  “Siz babanıza dönüp deyiniz ki: Ey babamız! Doğrusu, oğlun hırsızlık yaptı. Biz bildiğimizden başka bir şey görmedik. Gaybı da bilmeyiz.” (12/Yusuf: 81) ayetinde basit gaybe, “Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (2/Bakara: 3) ayeti de mutlak gaybe işaret eder.

Mutlak ve izafi/basit ayırımı yapmadan gaybı yalnız Allah bilir demek; bilimin her gün bir yenisini yaptığı keşifler ve var olmanın kanunları karşısında açmazda kalırız. Şu halde bu ilke “mutlak gayb” için işlemektedir/söz konusudur.

Gaybı kim bilir?

Kur’an’da, genel anlamıyla gaybın ancak Allah tarafından bilineceğini kesin ifadelerle bildiren birçok ayet vardır. “Deki: göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilemez…“ (53/Necm: 65) “Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez.” (6/Enam: 59) “Deki: gaybı bilmek Allah’a mahsustur.” (10/Yunus: 20) gibi ayetlerde Allah’ın Peygamberlerine bildirmesinin dışında hiç kimsenin gaybı bilemeyeceği açık seçik belirtilmiştir. Müfessirler bu açık örneklere dayanarak her türlü kehanet iddialarının değersiz ve boş olduğunu söylemişlerdir. Allah’ın Peygamberlere bildirdiği gaybın vahiy olduğunu ve bunun da muhataplarına tebliğ edildiğini Taberî başta olmak üzere pek çok ilim adamı izah etmiştir.

Şu halde Kur’an mutlak gaybın yegâne kaynağıdır. Kur’an’ın bildirdiği Allah’a, meleklere, hesab gününe vs inanmamız kulluğumuzun gereğidir. Yine bize bildirilen izafî/basit gayb haberleri de bu nevidendir. Mesela; Kıssalarla bize bildirilenler, Hz Peygamberin vahiy aldığı dönem boyunca, müşriklerin, Yahudilerin ve münafıkların peygamberimizin gıyabındaki tutum davranış ve sözlerini ifşa eden ayetler ve istikbalden gaybî haberler bu nevidendir.

Bütün bu örneklerden vahiy yoluyla bildirilenler dışında peygamberler de dâhil hiç kimsenin gayba vakıf olamayacağını söyleyebiliriz. Hz Peygamberin de gaybî haberlere vakıf olması aklen mümkün değilken, aksinin gerçekleştiğine dair, sübutu ve dalaleti kesin bir “nas” da bulunmamaktadır. Ayrıca  “De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum.” De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?” (6/En’am: 50, 11/Hud: 31) ayetleri de diğer pek çok ayet Hz Peygamberin gaybı bilmediğinin delili mahiyetindedir ve bu konuda hiçbir açık kapı bırakmamaktadır.

Bu konuda Hz Peygamberin bizâtihî yaşadığı; ifk/iftira olayı, Mescid-i dırâr hadisesi, Peygamberimizin Tebük seferine katılmayan arkadaşlarının durumuna vakıf olamayışı ve sahabenin özür beyanına karşı; De ki: “Yapacağınızı yapınız! Amelinizi Allah da, Peygamberi de, müminler de görecektir. Sonra, görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de, O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.” (9/Tevbe / 105) ayeti ile durumun aydınlatılması ve Hz Abbas’ın Medine’de casus olarak bulundurması gibi pek çok olay bize Resülullah’ın gaybı bilmediğini gösteren somut vakalardır.

Kur’ân’ın açık ve kesin ifadesine göre insanlar ve cinler gaybı asla bilemezler.  Zira“Cinler gaybı bilselerdi, kendilerini küçük düşürücü bir duruma maruz kalmazlardı.” (34/Sebe: 14) Hiçbir kimse yarın başına ne geleceğini, neyi kazanıp neyi kaybedeceğini, nerede hayatının son bulacağını bilemez. Falcılara, büyücülere, cincilere, kâhinlere; hâsılı gaipten haber verenlere inananlar Allah’a ve Hz. Peygamber’e inanmamış olurlar.

Ehl-i Sünnet paradiqmayı yüceltip kimseye bırakmayanlardan bir kısım zevat şeyhlerinin, önderlerinin, hocalarının, üstadlarının gaybı bildiğine, yanılmaz ve günah işlemez olduğuna inanıyorlar. Sorsanız “beşer şaşar, insan hata da eder günah da işler” derler, ama sıra adeta taparcasına tabi oldukları kişiye gelince “o yanılmaz, günah da işlemez, ondan haktan başak söz sâdır olmaz” diyorlar.  “Allah peygamberlerine nasıl vahyederse, velisine de öyle ilham eder” mottosu ile Kur’an’ın apaçık ve net ifadesine rağmen, kelimelere büyük bir maharetle takla attırıp gaybı bilmeye/bilinebileceğine bir yol arıyorlar.

De ki: “Gökte ve yerde olan akıllı varlıklar gaybı bilmezler. Gayb bilgisi Allah’ın tekelindedir. Akıllılar, tekrar diriltilecekleri zamanı da bilmezler.” (27/Neml: 65) ilkesine rağmen pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da Samirîce bir iddia ile hareket ediyorlar. Allahtan başkası gaybı bilmez ancak, “her genel hükmün istisnaları olabilir. Mesela “kuğular beyazdır” dediğimizde “genelde beyazdır” manası anlaşılabilir. Zira az da olsa siyah kuğu vardır.” diyerek güya: “Allah bütün gaybı bilir. Sırlarını kimseye açıklamaz. Ancak hoşnut olduğu peygamber hariçtir. Çünkü O, peygamberinin önünden ve ardından gözetleyiciler gönderir ki Rablerinin emirlerini tebliğ ettiklerini bilsin. (72/Cin, 26-27-28). ayetlerinden hareketle “Gaybı Allah’dan başkası bilemez” hükmünün de bir istisnası söz konusudur. Allah’ın bildirmesi şartıyla gaybı Allah’dan başkası da bir derece bilebilir” sonucunu çıkartırlar.

Derler ki;  Ayetlerde geçen “Resul” ifadesi sadece peygamberler için kullanılan bir kavram değildir. Nitekim “Allah meleklerden ve insanlardan “resuller” seçer” (22/Hacc: 75) ayeti bize bu imkânı verir.  Ayetteki “resul” kelimesi, meleği de içine aldığına göre, meleğin bazı “veli”lere ilham getirmesi hiç de reddedilecek bir durum değildir.  İlâhî kelâma mazhariyet, sadece nebilere has bir özellik de değildir. Bazı insanların rüya veya ilham gibi bir yolla, gaybdan bazı sırlara muttali olmaları mümkündür ve vakidir.  Görüldüğü gibi, “Gaybın hazineleri” Allah katında olmakla beraber, Allah gerek peygamberine, gerekse bazı has kullarına birtakım sırlarını bildirmektedir.

Samirilerin güya bu iddialarına mesnet oluşturdukları cin suresi 27. ayette geçen anahtar ifade  (رَسُولٍ مِنْ  ارْتَضٰى) “razı olunmuş resul”dür. Literatürdeki “nebi ve resul” ayrı kişilerdir ön kabulünden hareketle böyle bir neticeye varıyorlar, ancak resulden murat peygamberdir. Kur’an’da geçen tüm “resul” kavramlarını da böyle okumak gerekir.  Kavramlarının farklı farklı tanımlanmasından cüret alarak başvurulan bir yoldur. Kur’an’da risâletin son bulduğunu ifade için kullanılan “hatem’en nebi (33/Ahzab: 40) ifadesinden hareketle nebiliğin sona erdiğini ama resullüğün sona ermediğini/devam ettiğini iddia eden bu aklı evveller, buradan hareketle kendilerine bir yol bulmaya çalışmaktadırlar.

Hakikaten de literatürümüzde bu anlayışa yol verecek bir yaklaşım tarzı vardır. Âlimlerin pek çoğu, ‘resul’ kavramını kendisine yeni bir kitap verilen, ‘nebi’ kavramını ise; kendisine kitap verilmeyen ama öncesindeki resulün kitabını tebliğ eden peygamber diye tanımlamak suretiyle bu kapıyı aralık bırakmışlar. Hâlbuki Meryem suresinin 51. ayeti nebi farklı kişi, resul farklı kişi şeklinde ki bir ayırıma imkân vermiyor. “Kitapta Musa’yı da an. O arındırılmış ve elçi olarak gönderilmiş bir nebi idi.”  Ayette görüldüğü gibi bu iki kelime bir kişi için kullanılmıştır ve durum bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. İslam kültürünün kavramlaşma sürecinde oluşan resul-nebi ayırımı ve nebilere kitab verilmediği yönündeki kanaat, Kur’an’ın bu kullanımına uymamaktadır. Ayrıca Meryem suresi 53. ayette Hz Harun’dan nebi, 54. ayette Hz İsmail’den resul ve nebi diye bahsedilmesi kitab verilmeyenlere de hem resul hem nebi dendiğini göstermektedir. İki sıfatı aynı peygamberde cem etmek suretiyle nebilerin sonuncusu olan Hz Muhammed’den sonra kitab verilmeyen resullerin geleceğine, nebilerin gelmeyeceğine dair gayr-i İslami iddiaların önü alınarak bu vebalden kurtulup, resullük kapısı/istismarı da bu şekilde kapatılmış olur. (Konu ile ayrıntılı bilgi için; Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın Kendisine Kitab Verilen ve Verilmeyen Peygamberler, XI. Kur’an Sempozyumu çalışmasına bakılabilir.)

Allah en son elçisine Kur’an’la vahyedeceğini, vahyetmiştir. Bir daha hiç kimseye kıyamete kadar insanların sorumlu olacağı ayrıca inançları/itikatları haline getirecekleri hiçbir şeyi vahyetmeyecektir. Allah gaybını ancak bir peygambere bildirir. Bu yönüyle cin suresinin 27. ayeti, velilerle, sihirbaz ve kâhinlerin gaybî bilgisini reddetmektedir. Çünkü ayette sözü edilen “razı olunmuş resül”ün aksine sihirbaz ve kâhinler, Allah’ın rızasından en uzak ve gazabına en lâyık kimselerdir. Veliler ise, her ne kadar Allah’ın razı olduğu kişilerse de, peygamber değillerdir.

Bu yukarıdaki argüman Samiri’nin putunu meşrulaştırmak için kurguladığı “Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o elçinin bastığı yerden bir avuç avuçlayıp potaya attım” (20/Tâ-Hâ: 96) illüzyonu gibi bir tarikat saptırmasıdır. Böyle yaparak yedek ilah konumundaki tarikat şeyhleri keramet veya başka bir aldatma ile gaybı bildikleri iddiasıyla dinini duygusallık üzerine bina eden kitleler üzerinde baskı ve hâkimiyet kurmayı amaçlamışlardır. Gaybden haber verme üzerine kurulan ve insanları sömürmeyi amaçlayan medyumluk, şeyhlik, astroloji, falcılık, ruh çağırma ve cincilik gibi geniş bir sektör söz konusudur. Bu işin bir ucu Allah ile aldatmaya çıkarken diğer ucu cahil ve duygusal halkın ceplerindekinin kendi ceplerine aktarılmasına çıkar.

İnsan cinsinden olan fakat “Gavs” rütbesi layık görülen kişilere verilen özelliklerden bir tanesi, onların gayb bilgisine sahip olduğuna inanılmasıdır. Birçok ayetinde gayb bilgisinin kendisine ait olduğunu beyan eden Rabbimizin bu beyanları göz ardı edilerek, dilediği kimseye gaybın bilgisini verdiği/verebileceği iddiasından yola çıkılarak bazı insanların gaybı bildiğine inanılması Allah ile aldatmadır ve onlara ilahlık payesi verilmesi anlamına geldiği için de şirktir.

 De ki: “Onların orada, ne kadar kaldığını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gizli gerçekleri, yalnızca O’nun elindedir. O ne eşsiz bir görücü, ne eşsiz bir işiticidir. Göklerde ve yerde olanların, O’ndan başka bir koruyucusu ve yöneticisi yoktur. Ve O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” (18/Kehf: 26) ayeti gaybı ancak Allah (c.c)’ın bildiğini, işiten ve gören olduğunu, hükmüne kimseyi ortak etmediğini beyan buyurduğunu net olarak ifade eder.

Gaybı bilme yetkisini Peygamberine dahi vermeyen bir din, bunu başkasına hiç vermez. Bu bağlamda bu insanlar “keramet” uydurması adı altında “biz gaybı biliriz” derken mutlak gaybı kastediyorlarsa, bu durum bir kısmında zaten örtülü bir şekilde bulunan allahlık ilanı demektir. Biliriz dedikleri gayb eğer izafi gayb ise bu da “ilimde rusuh” yani bilimsel vukufiyetle olacak bir şeydir. Ancak bu zevat ilmi gereksiz görüp düşmanlık yaptıkları için bu iddiaları da anlamsız olur. Zira bunlara göre ilim önemsiz ve şeytanda da olan bir şeydir.

Gaybın tümü Allah’ın yanındadır. Çünkü Allah gaybları bilendir. (5/Maide: 109) Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilemez. O, karada ve denizde ne varsa bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. (6/En’am: 59) Peygamberler gaybın sahibi Allah’ın vahiy ile bildirmesi yoluyla bir şeyler bilebilirler. Şu halde peygamberler bilen değil, bilen konumunda olan ve onlara vahyeden Allah’tır.(3/Ali İmran: 44, 11/Hud: 49, 12/Yusuf: 102)

Mü’minler, görmedikleri halde Allah’a, meleklerine, âhirete inanan, namazlarını kılan, Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan Hak rızası için harcayan, infak eden kimselerdir. Onlar Hz Muhammed’e inandıkları gibi ondan önce gelmiş olan bütün peygamberlere de inanırlar. Her şeyin, Allah’ın yaratmasıyla var olduğunu kesin olarak bilirler. Bu vasıfları taşıyanlar, Allah’ın gösterdiği yolda gidenlerdir. Sırat-ı müstaqîm onları ebedî kurtuluşa, dünya ve âhiret mutluluğuna götürür.

Kur’an’ın apaçık naslarından ve Hz Peygamberin örnek hayatından hareketle konu ile alakalı şu aşağıdaki sonuçları çıkartabiliriz:

1- Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez.

2- Allah gaybe dair haberlerinden dilediğini, yalnızca Peygamberlerine vahiy yoluyla bildirmiştir.

3- Hz Muhammed’e bildirilen gayb haberleri Kur’an’da yer alan ve bunlardan ibaret olan haberlerdir.

4- Bunun dışında “Allah gaybî haberleri dilediği kişilere bildirir” formülasyonuyla Peygamberler dışındaki bir takım kimselere gaybın bildirildiği iddiası, nereden ve kimden gelirse gelsin batıldır, içi boş bir iddiadır, Allah ve Resulüne iftiradır.

5- Gaybın bilinebileceği safsatasına ve hurafesine inanan aklı evvelleri Kur’an’ı taakkûl ederek, dura-düşüne okumaya davet ediyoruz.

Muhakkak en iyisini Allah (cc) bilir.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı