GenelYazarlardanYazılar

Allah’ın Kulu Allah’ın Kolu Olmalıdır

İnsanoğlu için sadece Allah’a kul olmak aynı zamanda bir onur ve bir şereftir. Unutmayalım ki insan itibarını ve değerini ancak kulluğu sadece Allah’a has kılarak kazana bilir. İnsan şan, şeref ve onur kaybı yaşamak istemiyorsa kulluğu sadece Allah’a yapmalıdır. Başka yerlerde başka ilahlara kul olarak itibarını koruması mümkün değildir.

Yazımıza başlık olarak seçmiş olduğumuz cümleler içerisinde sonradan yaratılmışlara ait olan bir uzvu veya organı yarattıklarından hiç birine benzemeyen Allah’a isnat etme gibi bir anlayışın sahibi olmadığımızı baştan belirtmek isterim. Tarihin tozlu raflarında yerini alan, ne tartışıldığı dönemde nede günümüzde İslam’a ve onun mensuplarına zerre kadar fayda sağlamayan bu tür konuların halkı Müslüman olan coğrafyanın gündeminde hiç yer almaması gerektiğini önemle vurgulamak istiyorum.

Kendilerini Müslüman olarak isimlendiren halk yığınları hilafetin saltanata dönüşüp İslam’ın hayatın, dışına atılıp merasim ve törenler dinine dönüşmesiyle bu tür anlamsız ve faydasız tartışmalar içerisinde kendilerini bulmuşlardır. Allah’ın elçilerinin yaşadıkları dönemde hiç gündeme gelmeyen kader, mübarek! Addedilen geceler ve günler, kabir azabı, mehdi, mesih, İsa’nın nüzulü, Kuran’ın okunma amacı ve şekli konusunda bir takım anlamsız ve manasız tartışmaları gündemlerine alarak enerjilerini boşa harcadılar.

O güne kadar gündem belirleyen Müslümanlar ondan sonra ne yazık ki başkaları tarafından belirlenen suni gündemleri tartışmaya başladılar. Ne yazık ki aynı hastalık günümüzde de artarak devam etmektedir.  Günümüz insanı doğru yoldan sapmış, şakulü kaymış bir vaziyette hayatını sürdürmektedir. Bu insanlar Allah’ın dışında her şeye kul olmaktalar sadece Allah’a kul olmamaktadırlar. Dolayısıyla Allah’a kul olmayan insanların hâkim olup hükmünü sürdürdüğü dünya ise ne yazık ki yaşanıla bilir olmaktan süratle uzaklaşmaktadır.

Şimdi arzu eder iseniz yazımıza konu olan başlığımızı irdelemeye çalışalım: İnsanlık tarihi boyunca ellerimiz ve kollarımız bir nevi gücümüzü kuvvetimizi, otoritemizi temsil eden uzuvlarımız olarak yüce yaratan tarafından biz insanların hizmetine sunulmuştur. İnsanlar bi nevi intikamlarını, borçlarını, alacaklarını, vereceklerini elleri ile tahsil ederler. Gücü temsil anlamında  “Eli değnekli” ifadesi kullanılır iken bunun aksi olan zayıflığı ve güçsüzlüğü ifade için ise “ Kolu kanadı kırık” ifadesinin kullanıldığını hepimiz biliriz.

Bütün bunların tarafımdan ifade sinin anlamı şudur: Allah yeryüzünde hâkimiyetini, otoritesini ve gücünü kendisine iman edip kul olan inanmışların elleriyle tesis edecektir. Bunun ilk örneklerini insanlar içerisinden seçmiş olduğu elçiler kanalıyla en yüksek perdeden yapmıştır. Bütün elçiler gönderildikleri muhataplarından öncelikle ve ilk iş olarak sadece Allah’a kul olmalarını onun dışında kulluk ettikleri ilahlarını şiddetle terk etmelerini aksi halde yaptıkları bütün işlerin bir karşılığının olmayacağını ve sonuç itibariyle hem bu dünyada hem de ahirette kaybedenlerden olacaklarını onlara açıkça ilan edip duyurmuşlardır.

Bu çağrılara olumlu cevap verenler kurtulur iken karşı çıkanlar önce bu dünyada iman edenlerin kılıçlarıyla helak olur iken yeniden dirilme gününde ise cehennemi boylayacaklardır. “ Allah’ın, kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği hiçbir insanoğlunun, diğer insanlara , “Allah’ı bırakın da bana kul olun” demesi mümkün değildir. Fakat o, “Ö öğrettiğiniz ve okuyup öğrendiğiniz kitap sayesinde Rabbe halis kul olun der”

(Ali İmran-79) Gönderilen elçilerin tamamı kime kul olunması gerektiğini de net olarak açıklamışlardır. Allah’a kul olanların başka bir ilaha kul olmaları mümkün değildir. Doğru olanda budur gelin görün ki yirmi birinci asrın insanları sadece Allah’a kul olmamakta Allah’ın dışında her şeye kul olmaktadırlar. Allah yeryüzündeki hükmünü hâkimiyetini yaratmış olduğu insanoğlunun elleriyle tesis ettirecektir.

Peki,

Bu nasıl  olacaktır sorusunun cevabı ise: Allah’a kul olan ve inanmış müminler onun hükümlerini hayatın bütün alanlarında uygulamak zorundadırlar. Bu hâkimiyet sadece günlük, haftalık, aylık veya yıllık ibadetlere indirgenecek kadar basite alınmamalıdır. İbadetlerimizi ve kulluğumuzu hayatın bütününü kapsayacak şekilde anlamak ve uygulamak gerekmektedir.

Allah’ın gönderdiği elçilerin tamamı ibadetlerini siyasetlerine, ticaretlerine, hukukuna karıştırmak istemeyen müşrik zihniyet sahipleriyle mücadele ederek elçilik görevlerini yerine getirmişlerdir. Elçilerin tarihinde sadece ibadet boyutunu tebliğ ederek bu görevini yerine getiren bir elçiye rastlanmamıştır. Bunun en güzel ve orijinal örneğini yüce Kuran’ın şu ayeti ortaya koymaktadır: “ Dediler ki: “ Ey Şu’ ayıp! Babalarımızın taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın.” ( Hud- 87)

Ayetin muhatapları olan Şu’ ayıp As.in kavmi belli ki  Allah’ın elçisi ile alay etmekteler. Çünkü sözlerinin her kelimesi, her cümlesi buram buram alaycılık kokuyor. O zaman da da günümüzde de cahilce, anlayışsızca, bilgiden ve zekâdan yoksun, körü körüne, inatçı insanların alaycılıklarıyla karşı karşıya kalabiliyoruz. Cahiliyenin tipik ve karakteristik özelliklerinden biriside İslam’ın kutsallarıyla alay etmek olmuştur.

Cahiliye toplumunun insanları şunu anlamıyorlar veya da anlamak istemiyorlar: Namaz Allah’ın gönderdiği tek din olan yüce İslam’ın en önemli inanç sisteminin ve Allah’a kulluğun, Allah’ın kayıtsız egemenliğinin benimsenmesinin ifade biçimlerinden biridir; tek Allah’a inanmadan, gerek kendilerinin ve gerekse atalarının Allah’ı bir yana bırakarak taptıkları insan aklının ürünü olan ideolojileri ve yönetim biçimlerini bırakmadan veya terk etmeden ne kişilerin nede onların oluşturduğu toplumların İslam ve Müslüman olduğundan asla söz edilemez. Bu işler “ kıl beşi sallabaşı” anlayışıyla olacak işler değildir.

İslam ve onun kitabı olan Kuran’ı kerim kendisini kabul edenlerden öncelikle ve acilen kabul ettiklerini hayatının yönlendirilmesi ve yönetilmesi konusunda ana prensipler haline getirmesini kabul edeninden şiddetle istemektedir. Bu yapılmadan veya bu görev yerine getirilmeden diğer emirlerin yerine getirilmesi pek bir anlam ifade etmemektedir. Kuran’ın bir takım ayetlerine iman etmek diğer bir kısmına iman etmemek veya bir ayeti diğer bir ayetten daha az önemsiz görmek iman edenlerin davranışları haline getirebileceği bir anlayış şekli olamaz.

Kuran’ı kerimde insan organlarıyla ilgili birçok ayete rastlamak mümkündür. Bunların başında işitme organı göz, duyma organı kulak, tutmak ve sahiplenmek anlamında ise el ve koldan bahsedilmektedir. Konumuzla alakalı olması bakımından el ve kol üzerinde duracak olur isek: Bu iki uzvun güç, kudret, iktidar, başa gelen herhangi bir olaydaki sebep ve sonuç ilişkisi gibi anlamlara geldiğini görmekteyiz. Konumuzla alakalı olması açısından Tebbet suresi üzerinde durmak istiyoruz. Allah’a kulluğu reddedip onun dışında yaratılmışlardan birine veya birkaçına kulluk etmeyi hayat tarzı haline getiren başta Allah’ın elçisinin amcası olan Ebu Leheb olmak üzere aynı zihniyeti taşıyan çağdaş! Ebu Leheb’ler olmak üzere tamamı Allah’ın şu dehşet verici ikazına muhatap olmaktalar.

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun, kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşte yanacaktır. Karısı da odun hamalı olarak. Boynunda sağlam hurma lifinden örülmüş bir ip bulunacaktır.” ( Tebbet-1 ile 5. Ayetler )  Bu surede kast edilenin Ebu Leheb’in bu dünyada sahip olduğu itibarının, şerefinin ve otoritesinin el ile ifade edilmiş olmasını anlamak için çok fazla bir gayret sarf etmeye gerek yok sanırım.  İslam’da küfürde yeryüzündeki hâkimiyetini ve başarısını o fikri veya ideolojiyi benimseyip kabul edenlerin göstermiş olduğu gayreti ve elleriyle iktidara taşıyıp hayatlarını devam ettirmektedirler.

Başka bir ayet meali vererek yazımıza devam edelim: “Başınıza her ne musibet gelirse, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzünden gelmektedir. Allah, yine de çoğunu affeder.” (Şura-30) Yaşayacağımız hayatın şekillenmesinde ellerimizin ne kadar önemli olduğunu bu ayet ile anlamış oluyoruz.

Peki,

Öyleyse Allah göklerde ve yeryüzünde hâkimiyetini, otoritesini nasıl kuracak? Sorumuzun cevabının birinci kısmı Allah kozmik âlemde yani göklerdeki otoritesini koymuş olduğu yasalarıyla yani adetullah  ile sağlamış bulunmaktadır:

“Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri, düzenlemesidir. Ayın dolaşımı için de konak yerleri evreler belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. Ne güneş aya yetişe bilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” ( Yasin- 38-39-40-) Bu ayetler yüce Allah’ın göklerdeki hâkimiyetinin mutlak olduğunu yaratılmışların işleyen bu yasaya müdahalelerinin mümkün olmadığını ve bu tür yasaların işleyişi konusunda mutlak otorite olduğunu bizzat Allah beyan etmektedir.

Şayet Allah dileyip istese idi yeryüzünde de hâkimiyetini ve otoritesini aynen göklerde kurduğu gibi kimseye ihtiyaç hissetmeden kurar idi. Ancak Allah böyle bir şeyi dileyip istemedi. Allah hangimizin daha iyi ve güzel iş yaptığının ortaya çıkması için hayatı ve ölümü yarattı. Akabinde insanın yaratılış gayesini, amacını sonrada hesap, cennet ve cehennem yaratılarak insanın dünya denen âlemde var olma gerekçesi ortaya kondu. Bu dünyada İnsanın var olma amacı kendisini yaratan rabbine kulluktur. Yani Allah’a kul olarak aynı zamanda kolu da olup onun hükmünü yeryüzünün tamamında geçerli kılmaktır.

Bu görevini yerine getirirken muhtaç olduğu malzeme ve materyallerin tamamı gönderilen vahiyler ve elçilerin örnekliğinde mevcuttur. Başka bir sistem veya ideolojiden ihtiyaç hissedip alabileceği hiçbir şey yoktur. Siyasetiyle, ticaretiyle, hukuk sistemiyle İslam bütün çağlara hatta çağlar ötesine hitap edip yönetip yönlendirmeye aday bir dindir. Yeter ki bu dinin mensupları bununun farkına varıp bu şekilde iman etsinler.

Şunu açık sözlülükle ve inanarak söylüyorum ki İslam kıyamete kadar gelecek olan bütün insanların ihtiyaçlarını karşılayacak ve onların hem bu dünyada hem de ahirette kurtulmalarını sağlayacak kapasite ve donanıma sahiptir. Bundan dolayı İslam’ın hiçbir insan aklının ürünü olan yönetim biçimlerinden özelliklede yirmi birinci asrın modern şirk sistemi olan demokrasiden ihtiyaç hissedip alabileceği hiçbir şey yoktur.

Günümüz Müslümanları öncelikle iman edip sahiplendikleri yüce ve aziz İslam’ın kendilerini kurtara bileceğine kesin olarak iman etsinler. İçerisinde bulundukları acınası ve kötü durumdan ancak Allah’a kul olarak kurtulmanın imkânına kendileri inansınlar. Yaşanılan hayatın hiçbir safhasında ve noktasında olmayan ancak merasim ve ritüeller dini haline getirilen bu din mi onları kurtaracak? Asla böyle bir şey olmayacak. Kendi yapmaları gereken görev ve sorumlulukları yapmayan her defasında bir mehdi veya Mesih! Bekleyen Kuran dışı bu anlayışlar terk edilmeden ve her iman eden üzerine düşeni yerine getirmeden yani Allah’ın hükümlerini yeryüzünde hâkim kılan kul sonrada Allah’ın kolu olmadan kurtulmanın mümkün olmadığına iman etmelidirler.  Başka bir yazıda buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir