GenelYazarlardanYazılar

Aslında Hepimiz Biraz Şamanist Biraz Müslüman’ız

İslam’ın ilk muhatabı olan Arablar dâhil, Müslüman olan tüm kavimler daha önceki dinî ritüellerini ve kültürlerini tamamen terk etmeyip bir şekilde yeni hayatlarına taşımışlardır. Bu şekilde eskiye ait gelenek ve inançlar İslamlaştırılmış ve gündelik hayatlarında yaşatılmaya devam etmiştir. Tarihsel ve sosyolojik bir gerçeklik olarak inançlar kendiliğinden hiçbir zaman yok olmazlar, yeni ortamlarda yeni inançlarla birleşerek yeni yorumlara dönüşüp varlıklarını sürdürürler.

Prof. Dr. Celalettin Vatandaş, Vahiyden Kültüre isimli eserinde olayı;  ‘Hulefa-i Raşidin döneminde başlayan fetih hareketlerinin hızlı gelişmesi sonucu, İslam dinini sahabe gibi özümsemeden Müslüman olan topluluklar, kendi inanışlarındaki bazı eski dini anlayışlarını sanki İslamdanmış gibi terk etmediler. Emeviler’in baskıcı politikaları Yunan (Helenistik), İran, Hint ve diğer felsefi eserlerin yoğun çevirisi ve hemen akabinde Müslümanların büyük bir bölümünün Kur’anî çizgiden ayrılarak, başta tasavvuf olmak üzere çeşitli ekollere yöneldikleri bir hakikattir’ şeklinde ifade eder.

“Halk Sünniliği, her ne kadar belli ölçüde kitabî İslam’a sadık olsa da, bünyesinde geleneksel bazı inançları, eski mitolojik unsurları da barındıran, özellikle de sıkı bir “evliya kültü” üzerine oturan bir Sünnilik demektir. Üstelik sadece Türkiye’de değil, Türk dünyasındaki halk içinde de bunlardan izler bulmak mümkündür. Evliya kavramına ve Evliya türbelerine bu kadar itibar edilmesi, bu kadar saygı gösterilmesi, ziyaret usul ve erkânı, anlatılan menkıbeler bu Sünni halk kültürünün içerisinde çok yaygındır. Bu evliya kültünü tasavvufun teorik kavramından da ayrı müteala etmek gerekir. Çünkü bizim halkımızın evliya algısı, eski Türklerdeki ‘atalar kültü’ damgasını taşır. Ayrıca halk Sünniliğinin bazı telakki ve inançları Alevi-Bektaşi geleneği ile de örtüşür. Sünni gelenek içinde “Hurafe” dediğimiz şeyler Alevi-Bektaşi inanç yapısından, mitolojisinden çok farklı değildir. Söz konusu benzerlik bu iki anlayışın aynı kökenden geldiğini gösterir.” (A. Yaşar Ocak, Arı Kovanına Çomak Sokmak, s: 209)

Müslümanlıktan önceki kültürlerin nasıl İslamlaştığı ile ilgili olarak Prof. Dr. Ergün Yıldırım şu tespiti yapar: İslam kültürü Kuran ve sünnetten ilham alır. Dönemin örf ve geleneklerinden yararlanarak oluşur. İslam ümmetinin tarihi yolculuğunda ve medeniyet serüveninde geliştirdiği bir yaşam felsefesidir. Büyük çevre kültürler, İslamın yeniden yapılandırdığı, ürettiği, yorumladığı ve kendisiyle en azından uyumlu hale getirdiği bir yapıya dönüşürler. Pers kültürü, Türk Kültürü ve Arap kültürü İslamlaşır. Nevruz bunun en iyi örneklerinden biridir. Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evlilik tarihi, Âdem ve Havva’nın karşılaştığı gün, Hz. Yunus’un balığın karnından çıktığı gün olarak yorumlanır ve İslamlaşır. Müslümanlar da o bölgesel tarihi geleneği kendi anlam dünyalarına yerleştirmiş olurlar.

Müslümanlık öncesi kültürün günümüze taşınmasında önemli bir yer işgal eden olgudan birincisi Tasavvuf/Tarikat kanalıdır, bir diğeri ise “veli kültü”dür. Türklerin Müslümanlıktan önceki dini Şamanizm mistik ilkeler içermektedir. Türk İslam düşüncesinin ayrılmaz bir özelliği olan mistik ve tasavvufi eğilim buradan gelmektedir. “Anadolu İslamı” denilen şey de bundan başkası değildir. Bu bağlamda “Veli” kavramı, Türkler’in İslam öncesi dinlerinden Şamanizm, Budizm, Zerdüştilik, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle Müslümanlığa taşıdıkları  kavramlardan bir tanesidir.  Öyle ki Allah’ın dostu, yakını olduğuna inanılan bu kişilerin olağan üstü kuvvet ve kudretlerinin olduğuna, sağ veya ölü insanlar ve işlerinde tasarruf sahibi mitik güçleri olan bir kişi olduğuna inanılır.  Böyle bir anlayışın varacağı son nokta veli denen kişinin kutsanması ile sonuçlanacaktır.

Yukarıdaki anlamıyla Müslümanlar arasında yaygınlaşan bu veli kavramının menşe itibariyle İslamiyet’le bir ilgisi yoktur. Dikkatle bakıldığı zaman Hıristiyanlıktaki aziz kültü” ve İslam’dan Önceki putperest kültürlerle yakın bir alakası vardır. Türklerdeki veli inancının, Şamanların harikulade insanlar olduklarına, ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanılan Müslümanlık öncesi dönemden tevarüs ettiği söylenebilir. Zira eski Türk Şamanları incelendiğinde bunların Türk veli tipine çok benzediği görülür. Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri bertaraf eden yahut düşmanlarına yönlendiren, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan, suda yürüyen Türk Şamanları bu hüviyetleriyle Müslümanlık sonrası veli veya evliya kılığına bürünerek bir tür reankarne olmuştur.  Ayrıca Türklerin veli tasavvurunun oluşmasında “atalar kültü”nün de etkisi yadsınamaz. Ata öldükten sonra onun ruhunun üstün bir takım güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat beklenirdi. Bu üstün ruhani güçlerle mücehhez insan tipinin Müslümanlıktaki veli tipi arasında ilgi kurulmasında güçlük çekilmedi. Buradan hareketle Kur’an’da mucizeler gösteren peygamberler ile kendi din adamlarını benzeştirdiler.

A.Yaşar Ocak’ın tespitiyle, 10 ve 12. asırlarda İslamiyet Orta Asya’da yayılırken tekkelerin çoğu eski Budist manastırlarının yerine yahut yakınlarına yapılıyor, zamanla manastırdaki azize ait menkıbeler, yerli halkla ilişkiler kurmada kolaylık olması için İslamî bir hüviyete dönüştürülüyordu. Bu usul hem Anadolu’da hem de Rumeli’de tatbik edildi. Bu defa tekkeler Hıristiyan manastırlar yakınına veya yerine kuruldu ve Hıristiyan azizlere ait menkıbeler Müslümanlaştırıldı. Mesela Hacı Bektaş’ın Suluca Karahöyük’te kurduğu tekke burada yaşayan Hıristiyanların takdis ettiği Saint Charalambus’a ait kilise ve kültürü İslami bir şekle büründürüldü. Bu örnekler çoğaltılabilir. Yine Ocak’a göre; Hızır yahut Hızır-İlyas kültü, her ne kadar İslâmi bir temelden kaynaklanıyor gibi görünse de, iyice ve derinliğine incelendiği zaman, gerçekte yabancı ve değişik bir mahiyet arz etmektedir. Hızır denilen insanüstü bir varlığın şahsında oluşmuş bu kült esasta, Türklerin ve diğer İslam milletlerinin katkılarıyla Müslüman kültürü çerçevesinde teşekkül ettirilen bir tür kaynaştırma (syncretisme) dır. Hızır yahut Hızır-İlyas kültünün yüzyıllardan beri bu derece yaygın ve canlı kalabilmesinin temelinde hiç şüphesiz, kabul gördüğü her yerde eskiden mevcut benzer tipleri kendine uyarlama becerisi yatmaktadır.

Budizm ve Maniheizme ait mistik öğretilerin ve kültürün tasavvuf kanalıyla devam etmesi:  Uygur Türkleri arasında yaygın olan Budizmin İslam sonrasında tesirini tasavvuf/tarikat yoluyla devam ettiğine şahid oluyoruz. Bu bağlamda tarikat zahitleri adeta Budist rahipler gibi veya Budha gibi tasvir edilmiştir. Bunun en çarpıcı örneği İbrahim Ethem menkıbesinde karşımıza çıkar. Bu menkıbe, Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya adlı meşhur eserinde genişçe anlatılmıştır. Menkıbe şöyledir: Belh sultanı olan İbrahim Ethem, (Belh bilindiği gibi Budizm’in İslam’dan önceki ana merkezlerinden biridir) bir gece sarayın damından gelen gürültüler nedeniyle uykusundan uyanır. Sultan “kim var orda?” diye seslendiğinde Hızır “benim” diye karşılık verir ve içeri girip kendini tanıtır.

Hızır İbrahim Edhem’e sorar: Bu saray kimin?”

Sultan “benimdir” der.

Hızır, “peki senden önce kimindi?”

Sultan, “babamındı” der.

Hızır, “peki ondan önce kimindi?” diye sormaya devam eder.

Sultan “onun babasınındı” cevabını tekrarlar.

Sonra Hızır, “peki şimdi onlar neredeler?”  diye sorar.

Sultan “öldüler” der.

Hızır “peki sen öldükten sonra bu saray ne olacak?” dediğinde, Sultan gaflet uykusundan uyanır ve sultanlığı bırakarak sufiliği seçer ve “demir asâ, demir çarık” yollara düşer. İbrahim Ethem’in bu menkıbesi, aslında Budizm’in kurucusu prens Buda’nın hikâyesinden başkası değildir.

Bu ve benzeri Budist, Maniheist anlatılar, İslam sufiliğine tesir etmiş, İslamileşerek tasavvuf kaynaklarında yerini almış, şeyhlerin menkıbelerinde keramet hikâyeleri olarak pervasızca kullanılmıştır. İnsanlar bu ve benzeri mistik hikâyeleri İslamî bir inanç olarak algıladılar, kuvvetle bağlandılar. Bu esatir-i evvelini İslam diye sahiplendiler ve sahiplenmeye de devam ediyorlar.

Türklerin Şamanizm’den İslamiyet’e geçişi yüzyıllar öncesine dayansa da günümüzde Şamanizm’den kalan birçok adet ve gelenekleri canlı bir şekilde devam ediyor. Yani “mit” bir şekilde yürüyor, devam ediyor. İşte onlardan birkaçı:

Türklerde tek Tanrı inancı: Bize ilkokuldan beri ezberletilen şehir efsanesi, “Türklerin tanrı inancı İslam’ın Allah inancının bir benzeriydi. İslam’ın ruh ve özü Türklerin ruhlarında mündemiçti” gibi resmi tezlerin gerçekle hiçbir alakası yoktur.

Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak bu konuda şöyle diyor: ‘Eski Türklerin tahayyülündeki tek tanrı, Semavi inançlarda görülen şekilde bir tek tanrı değildi. Eğer varsa ki var, böyle düşünen meslektaşların yanıldığını düşünüyorum. Rahmetli İbrahim Kafesoğlu, Osman Turan ve Hikmet Tanyu’nun ifade ettiği gibi “Türkler zaten İslam’ı kabul etmeselerdi de tek bir tanrı fikrine ulaşmışlardı” gibi bir görüşe katılmak bence o kadar kolay değildir’.

‘Yukarıda Allah var’ söylemi; Tengrizm inancından kalmıştır. Bu anlayıştan dolayı dua ya da işaret ederken eller gökyüzüne açılır. Hâlbuki Allah ne gökte ne yerde O her yerdedir.

Mevlit ve İlahiler: Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müzik hayatın ve ayinlerin değişilmez bir parçasıdır. Şaman geleneğinin devamı olan Mevlit ve İlahiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır. İslam dininde ölünün ardından mevlit merasimi diye bir uygulama yoktur.  Osmanlı tarihinde ilk Mevlit, 1409-10 yıllarında Bursalı bir fırıncı ustası olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır.

Yolcuyu su dökerek uğurlama: Gidenin arkasından ’çabuk dön, kazasız belasız su gibi git su gibi gel’ demek için su dökülür. Ayrıca ölen kişinin ruhunun geri gelmesi için mezarlara su dökülmesi de bu kapsamdadır. Şaman kültüründe su kutludur, azizdir, berekettir. Nitekim dilimizdeki “su gibi aziz ol” ifadesi buradan gelir. Ayrıca su içerken kafanın elle desteklenmesi de bir Şaman geleneği kalıntısıdır. Şöyle ki, şaman geleneğinde su içerken insanın aklının başından çıkacağına inanılır. Bu nedenle akıl baştan çıkmasın diye kafa elle tutulur ve desenlenir.

Kırk sayısı kültü: Eski Türk inanışına göre ölen kişinin ruhu fizikî bedeni kırk gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin “kırkının çıkması” deyimi buradan gelir. Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutulur, dua okunur. Bu inancın günümüze yansıması ölümün 40. gününde “kırk giliği” dağıtılması şeklindedir. Yenidoğan bir bebeğin kırkıncı gününde yıkanması da buradan gelmektedir.

Türk destanlarında kırk sayısı sıklıkla yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar epeyce geçer. Manas destanında olduğu gibi, Dede Korkut hikâyelerinde de kırk yiğitler görülmektedir. Kırgız türeyiş efsanesinde, Sağan Han’ın bir kızı ve otuz dokuz hizmetçisi ile kırk kız bir gölün kenarına giderek sudan gebe kalmışlardı. Oğuz’un verdiği şölende, diktirdiği sırıkların boyu kırk kulaç uzunluğunda idi. Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer. Bazı ejderhalar vardır ki onlar yenilmez ve ölmezler, ancak bunların tılsımları bozulursa ölürler. Bu gibi ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. İşte bu zamanda ejderhanın yanına gidilir, üzerinden kırk tane kıl koparılır, ateşe atılarak yakılırsa ejderha da ölür.

Sıra dışı anlamlar yüklenen “Kırk sembolizması”; Totemcilik döneminden kalma bir inanıştır. Müslümanlıkta ölünün ardından kırk gün sonra Kur’an ve Mevlit okutma âdeti, Musa’nın Tur dağında kırk gün kırk gecede vahiy alması, eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalması, Hıristiyanların paskalyaya kırk gün oruç tutarak hazırlanması, Ayasofya’nın zemin katında kırk sütununun ve kubbesinde de kırk penceresi olması o devirlerden kalma Şaman veya totem geleneklerine benzetilmektedir.

Dilek tutma ve dilek ağacı: Gök Tanrı inancında kanlı kurban geleneğinden başka bir de kansız kurban inancı vardır. Saçı, yalma, yani ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler kansız kurbanlardandır. Tabiattaki her şeyin ruhu olduğuna inanılan Şamanizm de ayrıca ruhların dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine de inanılır. Şamanimzde ağaçlara çok önem verilir, yaşamın sembolü kabul edilir ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünülür. Bu nedenle dileğin gerçekleşmesi için “dilek ağacı”nın dallarına bez ve çaput bağlanır ve beklenir. Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen ağaçlara, türbelere ve kayalara çaput bağlama şeklinde tüm canlılığı ile devam etmektedir.

Tahtaya vurmak: İstenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile üç kere vurulması, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik bu adet pek çok kültürde olduğu gibi eski bir Şaman inanışıdır. Ormanda ve ağaçlık alanlarda kötü ruhların yaşadığı sanıldığından, kötü ruhların ağaçlara ve tahtaya sindiğine inanan göçebe Türkler daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki bu kötü ruhları kovmak maksadıyla ağaçlara vurup, bağırarak gürültü çıkarırlarmış. Bunu aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlı da yaparlarmış.

Kurşun dökme: Kurşun dökme Şaman geleneklerinden günümüze değin intikal eden bir âdettir. Şamanlar bu ritüele “Kut dökme” anlamına gelen “Kut Kuyma” adını vermişlerdir. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmak, saadet ve talihi geri döndürmeye yönelik olarak icra edilen çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ayindir.

Kırmızı kurdele: Gelinin beline kırmızı kurdele bağlanması ve loğusa kadınların başına bağlanan kırmızı kurdele Şaman döneminden günümüze kadar ulaşmış bir adettir. Bu kurdelenin anneyi ve yenidoğan çocuğu, albız (albastı) denen şeytana karşı koruduğuna inanılır,  yine mezarın başına bağlanan kırmızı kurdelenin de ölüye kötü ruhların musallat olmasını engellediğine inanılır. Ayrıca nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler uğuru ve kısmeti temsil eder.

Ay: Anadolu’da yeni ayın görünmesi sırasında yere diz çökerek niyaz edilmekte, gökyüzüne, aya ve toprağa bakarak dilekte bulunulmaktadır. Yeni ayın yeni umutlara ve yeni başlangıçlara vesile olacağı düşünülür. Bu olgu Türklerin eski Gök Tanrı inancından kaynaklanmaktadır.

Mezar taşı: Mezar yapma ve mezar taşı İslamiyet ve Arap kaynaklı değildir. Eski Türklerde ulu kişi ve kahramanların mezarları üzerlerine bir yapı (bark) yapılır, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenirdi. Ayrıca mezarın veya mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, kahramanların eşyaları ve atı ile beraber gömüldüğü devasa Kurgan’lar yapılmıştır. Sıradan kişilerin mezarlarına da, belli olması için tümsek biçimi verilmiştir. Şaman, ayin sırasında yardımcı ruhlarını kullanır. Ölülerin, ailenin vefat etmiş büyüklerinin, eski Şamanların ruhlarının, ormanın, suyun ve yerin yardımcı ruhlarının da Şaman’a yardım ettiği kabul edilir. Ölen büyüklerin ruhlarının çoğalması sonucu bu ruhların en kıdemlisinin ruhların başına geçeceğine ve bunun da diğerlerinin yardımı ile Şaman’a yol göstereceğine inanılır. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şaman’a gökyüzüne yapacağı yolculukta yardımcı olmaktadırlar. Bu nedenle toplumda “ulu” kabul edilen kişilerin ölümünden sonra mezarları ruhlarından medet umulan yerler hâline gelmiştir. Günümüzde mezar, türbe, yatır ve benzeri yerlerin ziyareti ve bunlardan medet umulması da bu inanç sisteminin devamı olarak ortaya çıkmıştır.

Mezarlardaki küçük suluklar: Mezardakilerin ruhlarının susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır. Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır. Diğer taraftan ölüm sonrası uygulamalar arasında yer alan yas tutmak ve cenaze yemekleri günümüze intikal eden adetlerden sayılabilir. Halkımız bunların ölünün arkasından mutlaka yerine getirilmesi gereken “olmazsa olmaz” İslamî inançlar olduğuna inanır. Oysa bunlar İslam’a değil Türklerin evvelki dini olan Şamanizm’e ait ritüellerdendir.

Köpek ulumasının uğursuzluk sayılması: Şamanizm inancında köpeğin, bir ruhun yaklaştığını yani ölüm zamanının geldiğini ve bunu köpeğin uzaktan acı bir ulumayla haber verdiğine inanılır. Sıradan bir kişinin bu ruhu görmesi onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Bu bağlamda Anadolu’da köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bir takım olayları önceden sezdiklerine ve bunu uluyarak ifade ettiklerine inanılır.

İçki içmek: Şamanlar (kamlar), Tanrı ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar ve bu kansız kurban sayılır. Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın bir gelenektir. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde müzik eşliğinde içki içilmesi geleneği vardır. Günümüzde bu gelenek özellikle Anadolu Alevi-Kızılbaş toplumunda tüm canlılığı ile devam etmektedir.

Nazar boncuğu: Anadolu’da “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bu kişilerin bakışlarıyla insanları kötü etkilediğine ve karşısındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için giysilerde “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” gibi materyaller taşınır ve evlerin uygun yerlerine bu nesneler takılır. Böylece kendilerini bu tür kötülüklerden ve kem gözlerden korunulacağına inanılır. Görüldüğü gibi günümüzde yaygın bir şekilde varlığını devam ettiren nazar olgusu eski Türk inançlarındandır ve Müslümanlıkla alakası yoktur.

Halı kilim desenleri: Şaman’ın üzerine giydiği elbiseye yılan, akrep, çıyan, kunduz gibi yabanî ve zararlı hayvan şekilleri çizilerek onların kaçırılacağına ve zarar vermelerinden korunulacağına inanılırdı. Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgülere bu Şaman giysilerinin motifleri kodlanmıştır.

Sağ ayak miti: Kapıdan çıkarken veya eve girerken sağ ayağın önde olması Şaman kültüründen kalma bir ritüeldir. Sol ayakla kapıdan geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır. Ayrıca eve girerken çıkarken eşiğe basmanın uğursuzluk getireceğine inanmak ve helâya sol ayakla girmek âdeti de buradan gelir.

Çocuklara doğadan esinlenen isimler koymak: Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur. Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşması tarikatlar ve tasavvuf yolıuyla olmuştur. Farklı felsefi ve inanç disiplinine ait olan tasavvufi ekoller Türklerin dini anlayışını önemli oranda şekillendirmiştir. “Anadolu İslamı” denilen bu anlayışta Kur’an-ı Kerim ve Sünnet merkezli bir din söz konusu değildir. 8. yüzyılda İslamı kabul eden Türkler, Kur’an ile daha yeni yeni tanışmaya başlamıştır. Kur’an’ın anlaşılması mücadelesi tüm hızıyla devam etmektedir. Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki engeller yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır. Bu engelin en önemlisi insanların İslamla yüz yüze gelmesinden önce edindiği gelenek ve kültü­rün etkisidir. Bu nedenle doğru bilgiye ulaşmak için ve Kur’ân’ı anlamaya çalışırken bu kültür ve geleneğin tortusundan kendimizi uzak tutmaya çalışmamız icap eder. Eleştirel ve sorgulayıcı bir tavır ile öğren­diklerimizi Kur’an’ın öğretisine sunmalı ve onun eleğinden geçirmemiz iktiza eder.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı