GenelYazarlardanYazılar

ASYA-PASİFİK/Afganistan’da Neler Oluyor ?!

ABD, -son zamanlarda başarısız olduğu diğer coğrafyalarda olduğu gibi-Afganistan’dan da çekiliyor…Lakin her zaman olduğu üzere “Kontrollü Kaos” ile hesaplarıyla birlikte bu çekilme gündemdeki yerini almaktadır…Üstelik bazılarının “yalan” haberlerle algı oluşturma çabalarına karşın ABD, Türkiye’nin stratejik hesaplarla ve “denge politikası”nın gereği olarak, bazı şartlarla, Kabil Havaalanı’nın kontrolüne talip olmasına da şimdiye kadar olumlu bir cevap vermemiş olması da bizce manidardır.Bir önceki ayda yaptığımız Afganistan değerlendirmesinde de dikkatlerinize sunduğumuz gibi Türkiye’nin Afganistan’da kalma talebi gerçekten manidardır.Ve bu stratejik talebin -bölge gerçekleriyle uyumlu- asıl nedenini anlayabilmek için değişen dünya ve bölge şartlarını, “Güç”ün Batı’dan Doğu’ya doğru kaydığı bir dönemde Asya-Pasifik’te değişim/oluşum sürecine giren “yeni denge”nin nasıl olacağına dair emareleri dikkate almak özellikle gerekir.Dolayısıyla Nedret Ersenal’in (geçen ayki yorumunda dikkatlerinize sunduğumuz) “Harita böyle istiyor!” tespitini yerli yerine oturta bilmek için de böyle bir bakış açısına ihtiyaç vardır.

Öncelikle, altını çizerek belirtmemiz gerekir ki ABD’nin perde arkasında olduğu izlenimini veren bir “Kaos dönemi”ne girdi Afganistan.Zira Küresel güçler ve uluslararası yapılar ve kurumlar sistematiğinin fonksiyonel olmaktan, -büyük oranda- çıktığı bir değişim ve dönüşüm sürecinin emareleriyle karşı karşıya dünya… Uluslararası ilişkiler analizlerinde, eski parametre/değişken’lerin yerini yenilerin aldığı,  henüz bir “güç dengesi”nin belirginleşmediği, küresel ve bölgesel güçler arasındaki hakimiyet savaşlarının gündemde olduğu bir dönem yaşanmaktadır.Ve bu savaşların klasik savaşlar olmayıp “Hibrid Savaşlar”/Vekalet savaşları olduğunun da farkında olmak lazımdır.Söz konusu sürecin genel hatları belirginleşmeye başlasa da, -gelişmelerin seyri ve oluşacak yeni dengeler hususunda-konunun uzmanı olduğu iddiasında olanlar dahi- net okumalar yapmakta zorlanmaktadırlar.Öyle ki böyle dönemlerde; olayları,süreçleri doğru konumlandırmak, doğru anlamlandırmak için sistematik bir analize olan ihtiyaç her zamankinden çok daha fazladır.En mühimi de yorumcunun “ideolojik duruşu” ne olursa olsun, reel-politik gerçekleri dikkate alarak analiz yapması kaçınılmaz bir gerçekliktir.Ve bu şartlarda, ideolojik/ “dini” duruşunun açmazlarının etkisiyle, temennilerle kendi kitlesini yönlendirmek yerine, kendini mensup gördüğü camiaların/yapıların iç eleştirisini de yaparak,gelecek beklentilerine paralel ilkeli bir yürüyüşün önünü açmak durumundadırlar…

İki kutuplu dünya düzeninin hakim olduğu bir dönemin sonlarına doğru başlayan Afganistan sorununun yakın tarihteki seyrini şöyle bir hatırlatırsak ne demek istediğimiz daha da netleşecektir,diye düşünüyoruz….

1978’den 2021’e AFGANİSTAN

1978’de Rusya’nın Afganistan’ı işgaline karşı, -o günkü küresel yapı çerçevesinde-   Suudi Arabistan-Pakistan, dolaylı olarak Türkiye, (ki arkaplanda ABD’nin olduğu) Afganistan’da Ruslara karşı mücadele veren grupları desteklediler. Ne var ki bu mücadelenin niteliği konusunda, -değişik coğrafyalardaki “Müslüman”lar- hatalı okumalar yaptılar… Hatta bu hatalı okumaları, -1979 İran devrimi ile birlikte- “İran-Pakistan/Afganistan sıra sende Müslüman”  şeklindeki sloganlarına dahi yansıttılar… Sanıldı ki Afganistan vb. yerlerdeki mücadeleler İslami nitelikli/Nebevi mücadelelerdi…Oysa bu yapıların büyük bir kısmında, -özellikle de Afganistan’dakilerde- kavmi boyutları baskındı….Rahmetli Ercümend Özkan, -seksenli yıllarda- “bunlar İslami kaygılarından çok kavmi hassasiyetlerini öne çıkaran bir mücadele içindeler”, tespitini yaptığında tepkiyle karşılanmıştı…Bir süre sonra anlaşıldı ki hakikaten öyleymiş!..Ne yazık ki…

Nitekim Ruslar ülkeden çıkarıldıktan sonra söz konusu gruplar örgütler birbirlerine girdiler…Kendilerini “Mücahit” olarak adlandıran örgütler arası savaş, -acımasız boyutlarda- devam ederken ABD, -yine Suudi Arabistan ve Pakistan’ın desteğini alarak-medreselerdeki talebelerden oluşan Taliban Örgütü’nün önünü açtı; destek verdi…Bahse konu Taliban, kendilerini İslam ile tavsif eden diğer örgütleri adeta imha etti…. Yıl: 1994… Ve Taliban devleti kuruldu…Ve daha önce, Suudi Arabistan kaynaklı olarak kurulmuş, lideri de Afganistan’ın Ruslara karşı mücadelesinde öne çıkmış olan Bin Ladin (Suudi Arabistan’daki güçlü aşiretlerden birinin oğlu) El-Kaide’de Taliban devleti içinde yaşamaktaydı. Hatta Taliban’ın o zamanki liderinin de damadı olmuştu Bin Ladin.Bu durum ta ki 11 Eylül 2001’e kadar devam etti…

11 Eylül 2001 tarihi ABD  ve Müslümanların yaşadığı coğrafya açısından önemli bir tarihti.Ve bu tarihte ABD, değişen dünya şartlarına paralel olarak oluşturduğu malum plan ve projelerle uyumlu yeni stratejik adımlar atmaya başlamıştı…

Daha sonra anlaşıldığı üzere, ABD içindeki küresel odakların kendi aralarındaki çatışmalarının bir ürünü olan/kurgulanmış olduğu anlaşılan 11 Eylül saldırılarını kullanarak, -kendisi terör yapılarının kurucusu ve destekleyicisi olduğu aşikar hale gelen- ABD, “küresel terörizm”ile mücadele adına peşipeşine katliamlar, işgaller yaptı…İşte tam da bu vasatta, ABD, kendisinin önünü açtığı Taliban devleti’ne nota verdi.11 Eylül’ün faturasını yüklediği El-Kaide’nin Afganistan’dan çıkarılmasını istedi…Güya istekleri yerine getirilmeyince de -müttefikleriyle birlikte (bunlar arasında Türkiye de var)- Afganistan’ı işgal etmeye başladı….Ne var ki ABD, -Ortadoğu’daki müdahalelerinde(katliam ve işgallerinde) olduğu gibi- burada da başarısız oldu.Ve şüphesiz ABD’nin stratejik başarısızlığı uzak Asya’ya ve dolayısıyla Afganistan’ın geleceğine yönelik hesaplara/ “yeni denge” arayışı süreçlerine de yansımış oldu.Hasseten hatırlamakta yarar var ki bahse konu dönemde, ABD’nin, rakipsiz gücünü kullanarak ilan ettiği “küresel  terör” ile mücadele adı altında başlattığı “hakimiyetini tahkim etme ve çıkarlarını azamileştirme” stratejisine karşı, BM’de “Veto” yetkisine sahip(Çin,Rusya,Fransa ve İngiltere) devletler de bu işgal sürecine onay vermişlerdi.Çin’in Uygurlara, Rusya’nın Çeçenlere, Fransa ve İngiltere ise kendi çıkar bölgelerindeki politikalarına alan açtığı gerekçesiyle verdikleri bu onay, mevcut şartlarda, söz konusu aktörlerin bir kısmının da duruşlarında değişikliği beraberinde getirdi.

Ve ABD, 20 yıl önce, bir vesileyle -belirli stratejik hesaplarını gerçekleştirmek üzere- girdiği Afganistan’dan, stratejisinin iflas etmesiyle, çıkmak durumunda kaldı…Üstelik gelinen aşamada, geçmişteki dengenin aksine, bölgede Çin ve Rusya’nın bölgeyle ilgili gelecek hesapları Afganistan’da istikrarı gerekli kılarken, ABD’nin bölgede etkili olabilmesi için “kontrollü kaos” ve kendisiyle birlikte çalışan gruplarla işbirliğini yapabileceği bir kaos ortamını gerektirmekteydi.Nitekim, ABD’nin Afganistan’dan çekilmeden önce Taliban ile Katar’da yapılan ve sonuçlanmadığı iddia edilen görüşmelerden sızan bilgiler, konuyla ilgilenenlerde, gizemli çağrışımlara neden olmaktadır.ABD ile (homojen bir örgüt olmadığı bilinen) Taliban arasında bir protokol yapıldığı; bu protokolde, kısa ve orta vadeli mutabakatların söz konusu olduğu iddialarının bu minval üzere tartışılması da doğaldır.Gelinen bu aşamada, en kritik ve stratejik soru ise, ABD ve NATO Afganistan’dan çekildikten sonra oluşan boşluğu hangi güç/güçlerin dolduracağıdır…Üstelik bu soruya verilen cevap, küresel ve bölgesel/Asya Pasifik’te oluşum sürecinde olan “yeni  denge” arayışı süreciyle ilgili, bir anlamda öngörü olacaktır, aynı zamanda…

Çin,Rusya ve (Türkiye) Eksenlerinde “Denge Arayışları

ABD, 20 yıl önceki konumunu ve misyonunu kullanarak girdiği Afganistan’da stratejik hedeflerine ulaşamadan çıkmak zorunda kaldı.Değişen dünya ve bölge şartlarının dayatmasıyla ciddi prestij kaybederek almak zorunda kaldığı böyle bir karar sonrasında, arkasında adeta bir kaos bıraktı…Buna karşın bir süredir küresel güç olma yolundaki güçlü adımlarıyla ,Çin -küresel güç odaklarının desteğiyle- ekonomide ve silah sanayi alanlarında bir numara olmaya doğru hızla yol almaktadır.Lakin Çin’in izlediği politikalar ve kullandığı yöntemler -rakiplerinin de müdahaleleriyle- ciddi iç ve dış sorunlarla karşı karşıya kalmasına neden olacak ciddi riskleri de içinde barındırmaktadır.Rusya ise küresel bir güç olarak nitelense de yapısal olarak, ciddi açmazlar ve risklerle karşı karşıya bir güç olarak karşımızdadır.Dolayısıyla hem Çin, hem de Rusya, mevcut şartlarda, bölgedeki istikrarı kendi çıkarları için elzem görmekteler.Bu nedenle -tüm risklerine rağmen- Taliban ile diyalog içinde bölgedeki stratejik hedeflerini gerçekleştirmek istemektedirler…Aynı zamanda Çin’in, İran ve Pakistan ile yakın ilişkilerinin seyri de -özellikle orta vadede- dikkatle takip edilmesi gereken önemli bir konudur…

Belki bazılarınız şaşıracaktır ama -değişen dünya ve bölge şartlarında-Türkiye  önce bölgesel güç olma yolunda önemli adımlar attı.Sonrasında da -kendi hinterlandını/etki alanını kullanarak- Kafkaslar ve Asya-Pasifik’te etkileyici bir aktör olma potansiyeline sahip bir devlet olduğunun işaretlerini vermektedir.Afganistan’daki Türk topluluklarıyla ilişkilerini geliştirmenin yanı sıra Pakistan ile işbirliğini de iyi değerlendirerek Afganistan’da da etkili olma niyetinde olduğu gözlemlenmektedir.Aynı zamanda Türkiye, -Peştun ağırlıklı- Taliban ile mutabakatlar sağlayabilmesi de kuvvetle muhtemel gözükmektedir.Ve bu konularda dikkatli hamleler yapmak istediği de net bir şekilde gözlemlenmektedir.

Tüm bu gerçeklikler bir yana, Afganistan da en önemli hususlardan biri de başta Taliban olmak üzere bölgedeki örgütlerin nitelikleridir.Zira değişen dünya ve bölge şartlarının ortaya çıkardığı çetin şartların yanı sıra bahse konu “kurtlar sofrası”nda Afganistan’daki aktörlerin neler yapabilecekleri de ciddi bir soru işaretidir…Farklı dönemlerde yaşansa da Afganistan’ın SSCB tarafından işgali sonrası -küresel ve bölgesel güçlerin duruşları/hesapları- nasıl yeterince ciddiye alınmadıysa, bugün de -değişen şartlarda- küresel ve bölgesel aktörlerin Afganistan/Asya-Pasifik’teki stratejik hesapları yeterince ciddi bir okumaya tabi tutulmamaktadır.Çok bilinmeyenli bir denklemin çözümü sürecinde, “Kurtlar Sofrası”nda neler olabileceğinden çok “hamasi-duygusal” temennilerle yorumlar yapılmaktadır.Hem de kendilerini İslam ile tavsif edenlerin  kahir ekseriyetinin “düşünsel ve siyasal netlikten uzak olduğu, inançlarıyla uyumlu “ilkesel ve ahlaki” duruşlardan bir hayli uzak olduğu bir vasatta…Nitelikleri ne olursa olsun,kendini İslam ile tavsif eden bir örgüt,-geçmişindeki kötü siciline-ABD/Küresel güç odaklarının proje ve stratejilerinin bir unsuru olarak görüntü vermesine karşın, hiç olmazsa, mücadele yöntemi konusunda,”ilkeli ve ahlaklı” bir duruş sergilemeyi başarırsa,(reel-politik gerçekliklere uygun stratejiler izleyerek) siyasi bir sonuç elde edebilmesi mümkündür….Arka planı da çok net olmayan “Anti-Amerikancı” ve/veya “Anti-Emperyalist” söylemlerle bir tuzaktan diğer bir açmaza sürüklenmekten kurtulmanın yolu budur.Ve böyle bir mücadeleyi verebilecek bir lider ve -dar da olsa- bir kadronun gerekliliği de kaçınılmazdır…

1990’lı yılların ortalarında, -o dönemin şartlarında- sözde bir “devlet” tecrübesi yaşayan(ve homojen bir yapıya sahip olmayan) Taliban örgütü’nün böyle bir süreci yönetebilmesi, gerçekten çok güç gözükmektedir.Hem “siyasi duruşu” hem de “liderlik” görüntüsü bu sürecin -geçici bir iyimserlikle dahi- doğru yönetilebileceğini düşündürmemektedir.O günlerin şartlarıyla yeni dönemin şartları çok farklı olduğu gibi iki kutuplu dünya düzeninin geçerliliğini yitirdiği, “çok kutuplu” bir denge arayışının devam ettiği, -Çin’in  başat aktör olarak öne çıktığı bir süreçte, kısa erimde, Rusya, Pakistan, İran’ın taraf olacağı yeni bir dengenin yakalanması, şimdilik Türkiye’nin de dolaylı olarak bu sürece katılmasının nasıl bir sonuç doğuracağını bekleyip görmek gerekir.Bu arada, bölgede “Kontrollü Kaos”a oynayan ABD ve çıkar ortaklarının hamlelerinin de dikkatle izlenmesi büyük önem arzetmektedir…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir