GenelYazarlardanYazılar

Ateşe Çağıran Öncüler

“Onları ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.”(Kasas 41)

Küresel cihadist hareketlerin uzun bir süredir silahlı mücadele ve kontrolsüz eylemleri, görmekteyiz ki batılı sömürgecilerin topraklarımıza doğrudan ya da dolaylı müdahalelerde bulunmasına zemin hazırlamaktan başka bir sonuç doğurmuyor.

Girişilen ölçüsüz/orantısız şiddet kullanımının Batı ve ABD de milyonlarca Müslüman’ın hayatını sıkıntıya soktuğu ve emperyalist güçlerin eline mazeret vermekten başka bir işe yaramadığı ortada.

Terör eylemlerinde kurbanların yüzde doksanlara varan oranlarda Müslüman olması ve tüm İslam coğrafyasının işgallerle mağduriyetler yaşaması, İslamın bir tehdit olarak algılanmasını önleme bir yana, “teröre karşı savaş” başlığı altında zulüm ve işkence olarak bir bumerang gibi yine Müslümanlara dönüyor.

Yapılan araştırmalar tüm dünyada İslamofobinin yükseldiğini ve tavan yaptığını gösteriyor.

11 Eylül’ün hemen sonrasında Ekim 2001’de yapılan anketlere göre Amerikalılar arasında İslam’a olumsuz gözle bakanların oranı %39 iken bu oran Kasım 2015’te %61’e yükselmiş görünüyor.

“UHİM” (Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi) nin Avrupa’da İslamofobi’yi araştırdığı raporlarda yer alan anketlerde Müslüman katılımcıların yüzde 75’i İslam hakkında düşmanca tutum ve davranışlara maruz kaldığını belirtiyor.

“CCIF” (Fransa İslamofobi ile Mücadele Derneği) tarafından yapılan araştırmalar İslamiyet karşıtı saldırıların bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 50 arttığını gösteriyor.

Orta Doğu’da mezhep savaşları büyürken, milyonlarca Müslüman mülteci ülkelerindeki savaş ve işkence tehdidinden kaçarak komşu ülkelere sığınmışken ve tüm bu olanlara Batı sebep olmuşken yine de İslam’ın terörle özdeşleştirilmesi aslında bu yaşananların planlı bir organizasyon ve mizansen olduğunu o kadar net ifade ediyor ki.

Tüm insanlığın bu yaşananlara sessiz kalarak onay verişi de, geleceğe ait adalet ve özgürlük beklentilerini bitirerek, sessiz çığlıklarla küresel cihat saflarını sıklaştırıp, dünyayı daha karanlık yarınlara gebe kılmakta.

Bu kaos ortamında,“Terörist İslam” algını pekiştiren Batı, kendi coğrafyasında İslami yükselişi önlerken; İslam topraklarında da gayri İslami iktidarları güçlendirerek İslami hareketlerin beyaz teslim bayrakları ile çöküşüne zemin hazırlıyor.

Bu aslında beklenmedik bir şey değildi ve uzunca bir süredir “İslamcılık bittimi?”dünya Müslümanlarının ana gündemi idi.

Kısa bir süre öncesine kadar tüm dünyada hürriyet ve adalet rüzgârları estirerek mazlum milletlere özgürlük vadeden İslamcılığın sıradan herhangi bir ideoloji gibi mukavvadan köşkler benzeri çöktüğü ve artık önümüze bakmamız gerektiği vurgulanmaktaydı hoca efendi ve öncülerimiz tarafından…

Ve dünya mazlumlarına yeni ilaçlar sunulmaktaydı bir süredir “Yeni İslamcılık” adı altında allanıp pullanarak…

Tağuti sistemlerin kucağında korku ile büyümek böyle bir şey olsa gerek!

Düne kadar küfürle ve gayri islami olmakla itham edilen sistemlerle yakınlaşarak bir parçası olmak, gücün kanatları altında gölgelenmek ve derin devletle tanışarak yeni projeler üretebilmek sanırım bunda etken olan gelişmelerdi.

Önce burada, yaşadığımız topraklarda teslim oldu öncülerimiz…

Sonrasında Gannuşi açıkladı, İslami taleplerinin bittiği ve Türkiye örnekliğinin hedef alındığını…

Devamında, 1928 yılında Hasan el Benna nın önderliğinde kurulan İhvan hareketinin de kısa bir dönemde dönüşümünü tamamlayarak seküler bir çizgide siyaset üreteceği öngörüsü paylaşıldı şura konseyince.

Bu açıklamalar İslamın bir alternatif ve iktidar olma taleplerinden vazgeçerek küresel sömürgeci güçlere boyun eğmenin yalın bir ifadesi idi aslında.

Bundan sonraki süreç, gayri İslami sistemlerin yıpranan parçalarını onarmak ve onlara duacı olmaktan başka bir şey olmasa gerek.

Ve görülmekte ki Batı, Arap baharı kalkışmalarını kendi yararına kanalize etmekle bir taşla iki kuş vurdu.

İktidar ortağı olabilme umudu vererek siyasal İslami hareketleri sistem dışı birer unsurken sistem içerisine kanalize ederek mevcut sistemin bir parçası haline getirdi ve hem de eski hasmını evcilleştirerek tüm tehlikesini bertaraf edip aynı zamanda arkasına alarak gücüne güç kattı.

Ülkemizde de bizzat yaşanan süreç tüm bunları teyit eder nitelikte.

Sisteme ortak olmak beraberinde maalesef itaatkâr olmayı, güce tapmayı, sistemden nemalanmayı ve İslamın iktidar olma taleplerinden vazgeçmeyi öğretiyor.

İlke ve hedeflerden uzaklaşarak tüm gelişmeleri faydacı bir bakış açısı ile yorumlamayı ve dinamizmini iktidarın gücünden almayı getiriyor.

Bir sonraki ve son aşama da maalesef milliyetçi / muhafazakâr birer sağcı partiye dönüşüm olsa gerek.

Ve aslında tüm olan biteni sömürgeci güçlerin üzerine atarak işin içinden çıkamayız sanırım.

Geldiğimiz noktada en büyük sorun tevhidi önceleyen nesiller yetiştiremeyerek, beceriksiz ve düşük profilli liderle Hoca efendileri alabildiğine abartıp, vehimlerle dolu cılız beyinleri ululamamız olsa gerek.

Yıllarca öncü kimliği ile tevhidden ve tavizsiz İslami duruştan bahsederek sessiz ve edilgen halk yığınlarını etrafında toplayanların geldiğimiz noktada laik ve seküler düşünceye dönüşümünü izlemekteyiz ibretle…

Hararetle demokrasinin fayda ve faziletlerini anlatan liderlerin arkasında saf tutan hoca efendi ve fetva üstatları, mırıldanarak ve onay vererek munis yığınları İslam etiketi altında seküler sistemlere pazarlamakta…

“Öncü olmak”, Kurani bir lafız ve bulunduğu toplumda sözü geçen, dinlenen, itaat edilen ve boyun eğilen anlamlarını ihtiva ediyor.

Rabbimiz yukarıda zikrettiğimiz Kasas suresi ve benzer ayeti kerimelerle ezelden ebede kadar yeryüzünde hayat sürenlere çağlar ötesinden seslenerek uyarıyor ve öncüleri ateşe ya da tevhide çağıran önderler olarak zikrediyor.

Her çağın ateşe çağıran önderleri aynı firavuni vehimlerle kendini doğru yolda ve mustağni görenlerden oluşuyor ve çoğu farkında da olmuyor cehennemin kızgın alevlerine çağırdığından itaat edenlerini…

Ve bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek etrafındaki yığınları Allah ın dini ve nizamı dışında kalan gayrı islami sistemlere ve düşüncelere çağıran, onlara şeytani sistemleri öneren her önder bu ayetin kapsamındadır.

Adı ister firavun, ister hoca efendi, ister üstat ya da cemaat lideri olsun…

Günümüz pratiğinde ateşe çağıran öncülerin liderlerinden birisi Gülen hareketi idi.

Elli yıla yakın bir zaman sırtını ABD ye yaslayıp bu topraklarda “Protestan İslam”ın öncülüğüne soyunarak sessiz ve edilgen yığınları kendi vehimleri ile dolu hezeyanlara çağırdı durdu.

Geldiğimiz süreçte tüm yaşananlara ve ortaya çıkan bunca kirli çamaşıra rağmen hala bağlılarının ölümüne itaati ateşe çağıran öncülerin şeytani haykırışlarının ne kadar güçlü olduğunun göstergesi olsa gerek.

Yalnızca Gülen hareketinde mi?

Yaşanan algı operasyonları ve süreç, tüm İslam coğrafyasında  birer birer teslim aldı önderlerimizi.

Önce burada, yaşadığımız topraklarda teslim oldu öncülerimiz…

Bu teslimiyeti en çok FETÖ askeri darbe kalkışmasında meydanlara inen İslamcı kesimlerin demokrasi talep ve savunusu yüklü sloganlarında gördük ve yaşadık.

Sokaklarda demokrasi taleplerimiz yankılandı uzun saatler takkeli erkekler ve çarşaflı bacılar tarafından gür sedalarla, heyecan ve iştiyakla…

Darbeye karşıydık ve şiddetle kınıyorduk ama günde beş vakit minarelerinden tevhidin haykırıldığı camilerimizden “Demokrasimize sahip çıkın!” çağırışlarının yükselişi gamlandırıp kederlere sürükledi en çok!

Cemaat tv lerinin ekranlarında kocaman puntolarla “Demokrasi şehitlerimizi anıyoruz!” başlıkları hüzün dolu düşünüşlere ve iç çekişlere sevk etti…

Görmekteyiz ki, yaşadığımız günler büyük bir oyuna tanıklık etmekte ve Müslümanlar ılımlı ve uslu birer “yeni İslamcı” ya da “Selefi Küresel Hareketler” e tabi olma arasında iki seçeneğe mahkûm bırakılmakta.

Ve her iki seçenek de aslında ateşe çağıran öncülerin vehimlerinden başkaca bir şey değil…

“Kıyamet gününde hepsi Allah ın huzuruna çıkıp, bayağı ve düşük fikirli kimseler bağlı oldukları önderlerine şöyle derler:”-Biz sizin bağlılarınızdık. Şimdi siz üzerimizden Allah’ ın azabından zerrece bir şey kaldırabiliyormusunuz?” Önderler de derler ki:”-Eğer Allah bize hidayet verseydi muhakkak biz de size doğru yolu gösterirdik. Şimdi sızlansak ta sabretsek de bizim için fark yok, bize hiçbir kurtuluş yok…”(İbrahim 21)

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir