GenelYazarlardanYazılar

Azhab Suresinin 56. Ayeti Bağlamında “Salâvat” Getirmenin Anlamı

Salâvat getirme diye isimlendirilen eyleme kaynaklık eden ayet; “Allah ve melekleri peygambere destek oluyorlar. Ey iman edenler! Siz de peygambere destek olunuz, ona yürekten bağlılığınızı ifade ediniz” [33/Azhab: 56] ayetidir.  Bu konuda ki bütün mesele, ayette geçen “salât” kelimesinin türevi olan يُصَلُّونَ (yusellûne) kelimesi etrafında dönüp durur.  Bu nedenle de meseleyi açıklığa kavuşturmanın yolunun, esastan uzaklaşmadan salât sözcüğünün kök anlamından hareketle, sözcüğünün etimolojik anlamlarını bilmekten geçtiği söylenebilinir. Salât, Kur’an’da en fazla geçen kelimelerden olup, çok anlamlı, yani Arab dilinde kullanıldığı cümleye göre anlam kazanan bir kelimedir.

Hz Peygambere “Salât-ü selam” getirmek gerektiğine dayanak olarak kabul edilen söz konusu ayeti Ebu Ubeyde Ma’mer (H.210)  ve Ferra (H.207) gibi müfessirler tefsir etmeye gerek görmemişlerdir. Bunun sebebi, ilk iki yüzyılda bu ayetin anlaşılmasında bir ihtilaf bulunmadığıdır. Fakat çok ilginçtir, öncekilerin, tefsirine bir kelimeyle dahi ihtiyaç duymadıkları bu ayet, sonrakilerin üzerinde en çok konuştuğu Kur’an ayetlerinden biri haline gelmiştir. Mesela; İbn Kesir tefsirinde hakkında en çok rivayet nakledilen ayetlerden biri bu ayettir. Bu durum şunu göstermektedir; bu da şu demektir: birbirinden farklı rivayetler vardır. Pek çok şaibeli haber üretilmiştir. Ayeti öncekilerle sonrakiler farklı anlamışlardır.

Bu durumda ayetteki “salât” ve “selam/teslim”in o günkü dilde karşılığını bulmak için ayetin bağlamına bakmak gerekir. Bu ayetin içerisinde yer aldığı yedi ayetten oluşan pasaj, içerik, üslup ve biçim olarak bir birinden ayrılamayacak bir bütün teşkil eder. Pasajın konusu, Hz. Peygamber’i üzüp incitecek tavır ve davranışlardan uzak durmaktır. Bunu “peygamberlik hukukunu korumak” şeklinde özetleyebiliriz.  “Yusallûne” fiilinden dolayı, bizden istenenin yapılabilecek bir eylem, iş ve oluş ifade etmesi gerekir. Yoksa Allah, melekler ve insanların oturup Peygambere salâvat getirmeleri, “Salli alâ Muhammed” demeleri düşünülemez.

Sallâ fiilinin anlamı; genellikle namaz kılmak ve dua etmek olarak bilinir ve tefsirciler de bu manada yorumlamışlardır. Ancak son dönemde bazı yorumcular, kelimenin baldır ve sırt anlamından hareketle desteklemek anlamına vurgu yapmaktadırlar. (Hakkı Yılmaz, İşte Kur’an, c: 1, s: 235-238) Ancak sallâ ifadesinin gündelik dilde destekten çok tabi olmak ve önemsemek anlamının öne çıktığı da bir gerçektir. Salâtın kavramsal anlamı ise, bilindiği gibi bütün peygamberlerin ortak sünneti ve özellikle Hz Muhammed’in mütevâtir olarak bugüne ulaşan ve yaşayan sünneti olan namaz ibadetidir. (İbrahim Sarmış, Rivayet Kültürü ve Yanlış Din Algısı, s: 224-227) Salât kelimesi, Kur’an’da ikame kelimesinin nesnesi olarak ve genellikle de zekât kelimesi ile birlikte namaz ibadeti anlamında 67 yerde kullanılmıştır. (Tuncer Namlı, Kur’an Aydınlığı, s: 31)

Sallâ kelimesi Arapça dilbilgisi kurallarına göre, şu aşağıdaki iki kökten geliyor olabilir. Kelimelerin son harfleri illetli/nakıs olduğu için bu durum mümkündür:

1) Salâye: Ateşe yaslanmak [69/Hakka:  31], ateşi desteklemek için odun atmak demektir. Namaz, dua, istiğfar, rahmet, bağışlama, tebrik, senâ, hayırla anmak, yüceltmek, yanmak gibi manalara gelir.

2) Salâve: Dik durmak, destek olmak anlamına gelir. Vücudumuzdaki leğen kemiğine ve omurgaya da salât deniliyor olması bu anlamı teyit eder. Omurganın vücuttaki işlevi düşünülürse kelimenin destek anlamı gayet iyi anlaşılır.  Biz mezkûr ayette geçen يُصَلُّونَ (yusallûne) fiilinin mastarının “salâve” olduğunu söyleyen kanaat ehlinin görüşündeyiz. Bu nedenle ayetteki “salâvat getirirler” şeklindeki okumanın da hatalı olduğunu, “destek oluyorlar” şeklinde bir okumanın daha isabetli olacağını düşünüyoruz.  Allah ve melekleri, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, sizi destekler, iyiliklerle kuşatırlar. O, inananlara son derece merhametlidir. [33/Azhab: 43] ayeti de kanaatimizi destekler mahiyettedir.

Salâvat getirme ya da salâvatı şerife okumanın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için salât kavramının Kur’an’da geçtiği yerlerdeki anlamlarını dikkate almalıyız. Salât kelimesinin Kur’an’da yer alan çok anlamlı bir kavram olduğunu daha önce söylemiştik. Bu anlamlarından en çok bilineni, ekâme (أقــــام) fiili ile kullanılmış halidir. “Namazı kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberime inanır ve onları desteklerseniz, Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette kötülüklerinizi örteceğim ve sizi içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, doğru yoldan sapmış olur.” [5/Mâide: 12] ayetinde ve diğer pek çok ayette olduğu gibi, kelime namaz ibadetini hakkını vererek kılmayı ifade eder.Onlar ki namazı kılar ve zekâtı verirler.” [5/Maide: 55] ve benzeri tüm ayetlerde zekât ile yan yana kullanılan bütün salât ifadeleri bu anlama gelir. Sözlük anlamı ise duadır.

Mustafa Öztürk Kur’an’daki salât kelimesiyle ilgili yaptığı bir değerlendirmede, kelimenin anlamına dair, dilci müfessir Zeccac’tan şu bilgiyi aktarır: “Salât kelimesinin dildeki asıl anlamı lüzum, yani kopmazlık, bağlılık, devamlılıktır.” Buradan hareket edildiğinde Allah ve meleklerin Hz. Peygamber’e salâtı, onunla ilişkiyi hiç koparmaması, hep onun arkasında durup yanında yer alması, müslümanların salâtı da aynı minvalde Hz. Peygamber’e bağlılık ve sadâkat gösterip destek olmasıdır. Bu kelimenin diğer bir dikkat çeken anlamı ise, Hakk’ı kabul anlamında teveccüh, yani yönelmedir.

“Salv, Sallâ, salât” sözcüğünün anlamı 75/Kıyamet suresinin 31 ve 32. âyetlerinde çok net olarak açıklanmıştır. Ayetlerde bu sözcüklerin karşıt anlamları da verilmiştir. Şöyle ki: “Felâ saddaqa velâ Sallâ. Velâkin kezzebe ve tevellâ.” “O, ne tasdik etti ne de çaba harcadı/destekledi. Ama yalanladı ve geri durdu.” Yani tevhid inancını benimsemekten yüz çevirdi. Âyette dört eylem yer almış, ikisi diğer ikisinin karşıt anlamı olarak gösterilmiştir. Âyette sadaka nın karşıtı kezzebe yani tasdik etmenin karşıtı tekzib etme; sallâ fiilinin karşıt anlamı olarak da tevellâ. Yani tevhid inancını benimsemeye yönelme…

Bu kelimenin Mâun ve Müddessir surelerinde geçen musallîn formu ise,  “Onların Beytullah yanındaki duaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir.” [8/Enfal: 35] ayetinde görüldüğü gibi müşriklerin Kâbe ve çevresindeki sözde dini ritüellerine salât denilmesinden hareketle, kendilerince ibadet edenler, ya da gerçek ibadetle ilgisi olmayan birtakım ritülleri ibadet diye icra edenler anlamına gelir. Dolayısıyla buradaki musallîn kelimesi, kesinlikle bildik anlamda namaz kılanlar manasında değildir. Zira namaz mekkî surelerde salâttan ziyade, zikr, tesbih, Kur’an gibi kelimelerle ifade edilir. Medine dönemindeki ayetlerde ise, ikame-i salât terkibiyle klişeleşmiş ve teknik hale gelmiştir.”

Yukarıdaki ve başka örneklerden hareketle, salât kelimesinin bütün özellikleri, dolaylı olarak Hz Peygamber’e destek olup yardım etmeyi çağrıştırıyor. Şu halde Salât kavramı en genel anlamıyla; “destek olmak, yardım etmek ve kulluk etmek”  anlamlarına gelmektedir dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Sallâ kavramının bu anlamına rağmen, bugüne kadar Müslümanlar arasında oluşan salâvat kültürü dillerde dolaştırılan bir tekerleme şeklinde vucud bulmuştur.  Bu baskın anlayıştan kaynaklanan sorunlar düşünülüp sorgulanmamıştır.  Mezkûr ayetin orijinalindeki يُصَلُّونَ (yusallûne) fiilinin salâvat getirirler şeklinde çevrilmesi isabetli bir tercih değildir. “Zira Allah’ın ve melekelerin Hz Peygambere salâvat getirmesi söz konusu olamaz. Allah’ın, Resul’üne dua ettiği de düşünülemez. “Bu nedenle yusallûne fiiliyle kast edilenin, bizden yapılabilecek bir eylem, iş ve oluş ifade etmesi gerekir. Yoksa Allah, melekler ve insanların oturup Peygambere salâvat getirmeleri, yani “salli âlâ Muhammed…” demeleri düşünülemez. Bu Allah ve melekler için saçmadır. Allah, Peygamber’i ve kulları için kime, niçin, nasıl salâvat getirecek/dua edecektir? Zira yaratan, yaşatan, affedecek olan, “ din gününün maliki” O’dur. Bütün yetkileri elinde bulunduran Allah’ın salâvât getirmesinin/dua etmesinin hiçbir mantığı yoktur.

“Allah ve meleklerin bir salâvât korosu oluşturup, bizi de o koroya katılmaya davet etmelerini düşünmek abesle iştigaldir. Ayrıca insanların her gün milyonlarca salâvat getirmesinin kime ne faydası vardır? Şayet Yüce Allah, Peygamberi’ne merhamet edecek ve O’nu affedecek ise, bunu ne bize sorar ne de bizi bunun için yalvartır. Hesapsız kitapsız doğrudan kendisi affeder.  Aslında Hz Peygamberin isminin her anıldığında, “Allahümme salli ala Muhammed ve sellim…”  demekle, söz konusu ayeti; “Ey Allahım! Muhammed’e sen yardım et, gerekli desteği sen yap ve onun güvenliğini sen sağla” şeklinde anlıyoruz demektir. Hal bu ki; söz konusu ayette Peygamberimizin arkadaşlarından ve mü’minlerden istenen; Peygamberimize mücadelesinde yardımcı olmaktır. O’na fiili olarak destek vermek, O’nun güvenliğini sağlamak ve bu uğurda çaba göstermektir. Nitekim ayeti bu şekilde anlayan Hz Peygamberin arkadaşlarının en güzel şekilde bu sorumluluklarını yerine getirdiklerine de tarih şahidlik etmektedir. [1]

“Kur’an, bizden Hz. Peygamber’e salât ve selâm edilmesini istemektedir. Bunun iki anlamı vardır: Hz. Peygamber’e tebliğ hizmetlerinde, dinin yayılmasında ve Medineli ensar örneğinde olduğu gibi can güvenliğinin sağlanması noktasında destek olmak. Salâtın kelime anlamlarından biri budur. İkincisi ise, ona saygıda kusur etmemek, sevgimizi ve minnetimizi ifade etmektir.  Bu da insanlık borcudur.” [2]

Salâvat getirmenin zamanla bu anlamı ve söylenme kastı unutulmuş, sadece vird şeklinde tekrarlanan kuru bir söze dönüştürülmüştür. Bu anlamsız ve içi boş vird’e dayanak bulmak için, Ahzâb Suresinin 56. ayetine bağlamından uzak bir anlam verilmek suretiyle ve yanlış tefsir yapılarak ayet bir nevi anlam kaymasına uğratılmıştır. Bu ayetteki salât kelimesi salâvat getirmek şeklinde bir emre dönüştürülerek, İsrailoğullarının “dillerini eğip bükerek işte bu kitap’tandır” demeleri gibi, olmayan bir şeyi kitaba etiketleyerek salâvat adı altında birçok uydurma üretilmiştir. Bu yanlıştan hareketle, Salâten tünciye, Salât-ı tefriciye, Salâten nâriye gibi içeriği de şirk kokan, çeşit çeşit salâvat formları oluşturulmuştur.

Salâvat getirmek o kadar yüceltilmiştir ki, bu eylem tüm ibadetlerin önüne geçirilmekle kalınmamış, ibadetin ve duanın kabulünün de ön şartı konumuna getirilmiştir. İşi sağlama almak için Halife Ömer’in ağzından; “Yapılan dua yer ile gök arasında durur ve Hz. Peygamber’e salâvat getirilmedikçe de bir tek kelimesi dahi Allah’a ulaşamaz.” (Hayatü’s Sahabe) uydurmasında olduğu gibi pek çok uydurma tedavüle konulmuştur. Salâvat getirmeyenler için ise; “Yanında ismim anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimse perişan olsun.” [Tirmizî, Davât 101.] örneğinde olduğu gibi, Resulüllah’ın karakteriyle asla bağdaşmayacak, üstelik rahmet peygamberi olan [21/Enbiya: 107]  Resulullah’ın dilinden beddualar uydurulmuştur.

Salâvat katsayısını artırmak bedavadan sevap kazanmanın yolu, din ticaretinin de geçer akçesi olmuştur! Salâvat getirmek, kitlelere Hz Peygamber’in şefaatine nail olmanın olmazsa olmaz şartı olarak takdim edilmiştir! Özellikle Cuma günü salâvat getirmenin faziletinden bahisle bu günde getirilen salâvatların Peygambere arz edileceğine inanılmıştır. [Ebû Dâvûd, Salât 201, Vitir 26. Ayrıca bk. Nesâî, Cuma 5; İbni Mâce, İkamet 79, Cenâiz 65]

Bu inanış biçimini tahkim etmek ve desteklemek için, Kur’anî temeli olmayan her konu da olduğu gibi bu konuda da yüzlerce hadis uydurulmuştur. İşin şirazesini öylesine kaydırdılar ki; “Kabrimi bayram yeri haline çevirmeyiniz. Bana salâtü selâm getiriniz. Zira nerede olursanız olun sizin salâtü selâmınız bana ulaşır.” [Ebû Dâvûd, Menâsik 97] uydurmasından ilham ile Ravza-ı Mutatahhara (Peygamberimizin kabri)’ya arz edilmek üzere 1 Milyon salâvat kampanyalarının düzenlendiğine bile şahid olduk.

Salâvat getirmek bir tür ibadet formuna dönüştürülmüştür. Hâlbuki İslamiyette ibadetler yalnızca Allah’a yapılır. Bu iş; Peygamberi aşırı bir şekilde yüceltmek suretiyle, Onun ruhaniyetinden istifade etmek!  Şefaatine nail olup cennetin kapısını aralamak için üretilmiş bir projedir!

İşin en vahim tarafı ise; Peygamberimize salât ve selam getirmekle günahlarımızın affedileceğine, şefaat için vesile olacağına inanmak ve dualarımızın ancak salât-ü selam aracılığı ile kabul olunacağına hatta salât ve selam olmazsa Allah’a ibadetin geçersiz olacağına itikad edilir olmasıdır.

Hz Peygamber hayatta iken, arkadaşlarının Ona olan sevgi ve saygıları, gerek namazda gerekse namaz dışındaki samimi yaklaşımları, O öldükten sonrada devam etmiştir. “Ancak Sahabelerin hayatlarında bugün bizim anladığımız şekliyle bir salât ve selâm anlayışı asla söz konusu olmamıştır. Peygamber’e hitap edenin her hitap cümlesinin sonunda salât ve selâm getirmesi, yazılı metinlerde Hz Peygamber’in adının arkasına salât ve selâm sembollerinin konması sonraki nesillerin örflerindendir. Arkadaşları, Hz. Peygamber’e ya doğrudan doğruya “Ey Muhammed!”, ya da “Ey Allah’ın Resulü!” diye hitap ediyorlardı.”[3] Peygamberin her adının geçmesinde koro halinde salâtü-selâm getirerek işi zıvanadan çıkartmıyorlardı. Bu ciddiyetsizlik ve şov sonrakilerin ihdasıdır.

“Salât; “Ben sizinle beraberim. Eğer salât’ı doğru dürüst eda eder, zekâtı verirseniz, peygamberime inanır ve onları desteklerseniz, Allah’a güzel bir borç verirseniz…” ayeti ve benzeri ayetlerde bir ritüel olmanın ötesinde Allah’a, Peygamberine, dinine verilen desteği ve arka çıkmayı da içine alacak bir biçimde, tüm dünyayı kuşatacak bir bilinçlilik hali olarak karşımıza çıkmaktadır.”[4]  Şu halde salâvat getirmek, Peygamberimizin toplumu ıslah için giriştiği her işte ona yardım etmek, mücadelesine destek olmak ve O’nu canı pahasına koruyup savunmak olmalıdır.

Salât ve selâmı bunun dışına çıkarıp bir tür ibadete dönüştürdüğümüzde; “Hiç kuşkusuz, mescitler/secdeler Allah içindir. O halde, Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın/Allah’ın yanında bir başkası için çağrıda bulunmayın” [72/Cin: 18] ayeti bağlamında Allah’a ortak koşulmuş olur. Ne yazık ki, bugün salât ve selâm anlayışının geldiği nokta tam tamına burasıdır. Salât ve selâm ile yalnızca Allah için olması gereken ibadet üleştirilmek suretiyle Peygamberimiz bir tür mâbûd haline dönüştürülüp, Allah’ın ortağı yapılıyor. Bu işte öylesine ileri gidiliyor ki; şayet salât ve selâm olmazsa Allah’a ibadetlerin geçersiz ve değersiz olacağı havası oluşturuluyor.

Bugünkü salâtü-selam geleneği, Müslümanların sonradan ürettiği bir kültür olduğu için, doğal olarak salâvat getirmek ile ilgili hadislerin de tamamı mevzudur/uydurulmuştur. “Hadis diye dillere pelesenk olan şu söze bakar mısınız? “Hangi iş ki Allah’a hamd ve bana salât ve selâm ile başlamaz hayırsızlıkla bitmeye, yarım kalmaya mahkûmdur, bereketten kesiktir.” [bk. Elbânî; ez-Zaîfa, 2/303] Böyle bir sözün, “Allah ve sen istersen olur” diyen sahabîsini azarlayıp “Böyle söylemeni engelliyorum, sen beni Allah’a ortak mı ediyorsun? Sadece, ‘Allah dilerse’ deyiver.” diyen bir peygamberin ağzından çıkmasını düşünmek kabul edilemez. Bu iki sözden biri uydurmadır. Hadis kritiği ve Kur’an’ın verileri, bunların salât ve selâmla ilgili olanının uydurma olduğuna hükmetmemizi gerektirmektedir.[5] Hz. Peygamber’i Allah ile bir tür ortak konumuna getiren bu tür sözlerin Peygamberimiz tarafından söylenmesi mümkün değildir. Böyle bir şey, “Peygamber’e saygı” bahanesiyle dinleştirilemez ve asla kabul edilemez.  Söz konusu hadislerin Buhari, Müslim gibi I. derece hadis kitaplarında yer almayıp, 2. hatta 3. derece kaynaklarda yer bulması da bu rivayetlerin sonradan üretilmiş olduğu fikrini teyit etmektedir. Hz. Peygamber’in kendisini yüceltmeye müsaade etmeyen net tavrı ve bu meyanda ki sözleri/ikazları ve Kur’an’ın bizde inşa etmek istediği Peygamber algısı da dikkate alındığında, bu rivayetlerin Peygamberin sözü olacağı hem aklen, hem de naklen mümkün görülemez.

Peygamberin Müslümanlığını yeterli görmeyen bazı halk vaizlerinin/nukkasların ve dine zam yapmayı seven tasavvuf çevrelerinin bu hadisleri uydurmuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu gayretin önce uydurulmuş hadisler üzerinden kotarıldığı, daha sonrada sağlamlaştırmak için Kur’an’dan delil arandığı görülmektedir. Kendilerine dayanak olarak ta Ahzab suresinin 56. ayeti bulunmuştur.

Bu gün Hz Peygamber aramızda olmadığına göre, söz konusu ayetin hayattaki karşılığı nasıl olmalıdır? Bir mü’min, ayette emredilen şekilde destek olmak işini, peygamberlik misyonunu ifa etmeye çalışan yani tevhid mücadelesinde Kur’an’ın tebliği ve tebyînini yapan, Müslümanlara liderlik görevini üstlenen kişi veya kurumları desteklemelidir.  Bu destek fiilî olarak Rasulullah’ın tebliğ ettiği bu dinin kitabının, hayatın merkezine yerleştirilmesi, toplumsal hayatın adaleti esas alan bir yaşam tarzına dönüştürülmesinin mücadelesini veren ve hakkı üstün tutan kişilere verilmelidir.

Salâtın/destek olmanın anlamı; Allah’ın yardımını akıldan çıkartmadan, hakkı, sabrı ve rahmeti tavsiye etmek, haksızlığı, hırsızlığı, yolsuzluğu, yoksulluğu, açlığı, baskıyı, zorbalığı, sömürüyü velhasıl zulmü ortadan kaldırmak için gayret gösterenlere arka çıkmak, onlara yaren ve yoldaş olmak, onlarla el ele vererek, omuz omuza mücadele etmek olmalıdır. Biz de çıkmışız: Allahümme salli âlâ Muhammed ve sellim…” Ey Allahım! Muhammed’e sen yardım et, gerekli desteği sen yap ve onun güvenliğini sen sağla” diyoruz. Ne büyük tezat/çelişki ve küstahlık! Bu hal, bir nevi İsrail oğullarının Hz Musa’ya yardım etmek ve onu desteklemek yerine Ona; “Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız.” [5/Maide: 24] demeleri gibi bir şey olmaktadır.

En iyisini Allah bilir.

Selam ile.

 

_______________________________

  1. Hakkı Yılmaz, Salâvat nasıl getirilir?
  2. Yaşar Nuri Öztürk, İslam nasıl yozlaştırıldı, s: 549
  3. 3- a.g.e, s: 550
  4. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s: 193
  5. Yaşar Nuri Öztürk, İslam nasıl yozlaştırıldı, s: 551
Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir