GenelMektuplara Cevap

Batıla Tebessüm Hakka Zulümdür

Abdül Kadir Yürekli /İstanbul

Soru:  kendilerini sistem dışı gören bazı guruplar,  sistemin işletilmesinde rol alan partilere karşı farklı tavır ve davranış içinde olunması gerektiğini savunurken; gerekçelerini Mümtehine suresinin 8. Ve 9. Ayetlerine dayandıklarını ifade etmektedirler.  Bize din konusunda zulmetmeyen “sağcı partileri” katı zulmün yanında bunları zulmün gri tonları olarak gördüklerini söylemektedirler.  Bunlara karşı surenin 8. Ayetinde geçtiği gibi adil davranmanın ve iyilik yapmanın gerektiğini söylemektedirler.  Bu anlayış,  surenin bize vermek istediği mesaja uygun bir anlayış mıdır?

Cevap:  Ayetlerin doğru anlaşılması için vahyin geldiği tarihteki Müslümanların stratejik konumlarının bilinmesi ve doğru tespit edilmesi gerekmektedir. Bu sure hicretin 8. Yılında Hudeybiye antlaşmasını bozan Kureyş’e karşı savaş hazırlığı yapıldığı bir ortamda gelmiştir.  İslam devlet olalı sekiz yıl olmuş, hem Mekke hem de çevredeki tüm devletler İslama davet edilmiştir. Bunlardan bir kısmı olumlu karşılık vermiş, antlaşmalar yapılarak barış içinde yaşama sözü alınmıştır. Ancak sözlerinde durmayan başta Yahudi kabileleriyle savaşılmış ve yurtlarından sürgün edilmişti. Kureyş, Hudeybiye’de on yıl saldırmamaya söz vermişken kendileri ile müttefik olan bir kabile eliyle antlaşma şartlarını ihlal etmiş oldukları için yeniden savaş ortamına dönülmüştü. Ancak diğer kabileler antlaşmalarına sadık kaldıkları için onlara karşı savaş durumu söz konusu olmayacağını; onların hak ve hukuklarının korunmasını ve onlara karşı sulh haline uygun olarak iyilik yapmanın adil davranmanın yasaklanmadığı bildirilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus savaşmak barışmak, antlaşma yapmak, adaletli davranmak gibi konular ferdin yapacağı işler değil; organize bir topluluğun yani devletin yapacağı işlerdir. Yani burada bu ayetin muhatabı hükmi şahsiyet olarak İslam devleti ve bu devletin muhatap aldığı organize topluluklardır. Her iki taraftan da şahıslar antlaşma yapamaz, bozamaz, adaletle hükmedemez. Bu işler, yapılacak işe kadir olan devletlerin veya benzeri toplumunu organize etmiş toplulukların işidir.

Benzeri bir olay Tevbe suresinde de bahsedilmektedir. Bu olaydan bir yıl sonra gelen bu surenin vermiş olduğu ültimatom gereği dört ay sonra (Haram aylar çıkınca) müşriklerden antlaşmalarını bozanlar görüldüğü yerde öldürülecektir. Ancak antlaşmalarını bozmayanlara asla dokunulmayacak, sonuna kadar verilen söze sadık kalınacaktır. (Tevbe 9/1-5)  Yine bu eylemleri yapacak olan da İslam devletidir. Ferdî hayatta bu işlere tevessül etmek toplumda anarşiyi ve kargaşayı doğuracağından asla müsaade edilmez. Bu iş şahısların gücünü aşmaktadır. Her iki taraftan haddini aşıp aykırı davrananlar,  karşılıklı cezalandırılır ve antlaşma korunur. Ayette bahsi geçen “iyi davranmak,  adaletle hükmetmek” de hükmetmeye yetkin olan devletin, karşı topluluğa uygulaya bileceği bir eylemdir.

Surenin nüzul sebebi olarak verilen olay, birinci ayette özetlenmektedir.  Müslümanlardan bedir ehli bir kimse( Hâtıb b. Ebu Beltea) Mekke’nin fethi için yapılan hazırlığı Mekke’ye bildiren bir mektup yazmış olmasıdır. Mektubun yazılış amacı ve biçimi her ne kadar “maslahat ve iyi niyet” taşısa da, yapacağı infial çok büyük olabilirdi. Bu nedenle Allah Teâlâ duruma müdahil olarak yapılan bu yanlışı haber vermiş; Mekke’nin hareminde kan dökülmesini önlemiştir. Özetle iman eden bir kimsenin Allah’ın düşmanı, İslam’ın, Müslümanların ve de Nebinin düşmanı olan bir kimseyi dost edinemeyeceği gerekçeleriyle birlikte anlatılmıştır. Daha ötesi bu tip insanlar bir Müslüman’ın babası kardeşi veya yakınları bile olsa onları dost edinmemeleri konusunda uyarılmışlardır. (Tevbe 9/23) Ancak devletlerarası ilişkilerde karşılıklı antlaşmalar gereği münasebetler devam eder. İlişkilerde adalet ilkelerine dikkat edildiği gibi iyi davranışlarda bulunmakta yasaklanmamıştır. Çünkü İslam, insanlığın gönüllerini fethetmeyi ülkeleri fethetmeden daha yeğ tutar.

Burada tarafların “dini ve dünyası” çok net çizgilerle ayrılmıştır. Kimin ne yaptığı ve kim adına yaptığı gayet açıktır. Halkı Müslüman olan ülkelerde uygulanan laik ve demokratik hayat anlayışı ve onu temsil eden insanların konumları ise Hak nezdinde çok açık olmasına rağmen halk nezdinde çok net durmamaktadır. İşin bu kısmı zihinleri çelmek için de bir türlü aydınlatılmamakta. Konunun aktörleri

hem o tarafta hem bu tarafta ayaklarına yer bulmak için durumu idare etmektedirler. Küresel üst akıl, yıların tecrübesine dayanarak halkı “Müslüman” olan ülkelerde batılı değerlerin kabul görmesi için, iktidar nimetini kullanarak hem siyasilere hem de halka “Batılı değerleri” benimsetmenin daha kolay olacağını önermiştir. Bu nedenle halkın bazı değerlerini “önemseyerek” kitleyi arkalarına almaları sağlanmıştır.

Birinci dünya savaşında Osmanlı toprakları İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edilirken Maraş ve havalisi İngilizlerin payına düşer. İngilizlerin askerleri Hintli Müslümanlardır. Maraş kalesine İngiliz bayrağı çekilmiş, Maraş işgal edilmiş ama işgal eden askerler Müslüman olduğu için halk ile iç içe yaşıyorlar. Hatta ramazanda birlikte teravih namazı kılıyorlar.  Fakir ve fukaraya artan yemek ve ekmeklerini vererek yardımda bulunuyorlar. Bu nedenle kimse böyle bir işgalden rahatsız olmuyor. Gün geliyor Maraş Fransızlara devrediliyor. Fransızlar Hıristiyan olan kendi askerleri ile şehre giriyorlar. Haliyle kadınlara sataşmalar, halkı rencide edecek davranışlarda bulunmaya başlayınca işin rengi değişiyor. O zaman anlıyorlar işgalin ne olduğunu.  Sütçü İmamın Cuma hutbesinde Maraş kalesinde Fransız bayrağı dalgalandığı sürece burada Cuma kılmak farz değil sizlere cihad etmek farzdır diyor ve Gafletten uyanan halkın mücadelesi sonucu Maraş Kahraman Maraş oluyor. Eğer İngiliz işgali devam etseydi Maraş hala uyanmayacak işgal devam edecekti.

Şimdi bu halka uygulanan da budur. Batılı değerler “Müslümanların” eliyle uygulandığı için batıcı gelmiyor. Başından beri uygulanan rejimde herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen uygulayan aktörlerin zaman -zaman dönemin ruhuna uygun olarak değiştirilmesiyle Müslümanların ekserisi sistemin içine çekilerek sistemi içselleştirmeleri sağlanmıştır. Kitleyi ikna için ise, yıllardır sivriltilen bazı konular yumuşatılarak veya çözüme kavuşturularak toplum rahatlatılmıştır. Aynen soğuk suya konulan kurbağanın, yavaş -yavaş ısıtılan suyun içinde piştiğini fark etmemesi gibi, halk değişen sisteme rahatlığın verdiği rehavet içinde adapte edilmiştir. Bu vahametin farkında olan insanların sayısı oldukça azdır. Ali şeraitinin “Dine Karşı Din” ifadesiyle vermeye çalıştı anlayış budur. Halk, dindar görünümlü aktörler eliyle batılı değerlere merhale merhale adapte edilmiştir.

Şimdi topluma verilmeye çalışılan bu resim,  Mümtehine suresindeki toplumların durumu gibi net gözükmediği için, bazı kardeşlerimiz katı ve kaba zulmü koyu siyah, halka ve olaylara daha soft tedbirler ile yaklaşanları grinin tonları olarak nitelemesi, olayın niteliğini değiştirmemektedir. Belki daha kolay kabul edilebilen ve batıcı gelmeyip zamanla gerçeklerin yerine geçecek, tahrip gücü daha yüksek ve kalıcı bir yanlışın görülmemesine zemin hazırlamış olunmaktadır.  Hak ve batıl konusunda kemiyete değil keyfiyete bakılmalıdır. Bir şey ya haktır, ya batıldır. Bunun azı çoğu olmaz. Bu biraz az batıl öbürü daha çok batıl diye nitelendirilemez. Hakkın dışında kalan her anlayış batıldır. Bu nedenle rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“De ki, «size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?» Hemen «Allah» diyecekler. De ki, «O halde Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?»

“İşte o Allah sizin gerçek rabbinizdir. Gerçeğin dışında sapıklıktan başka ne vardır? O halde haktan nasıl çevriliyorsunuz?” (Yunus 10/31-32)

“Deki, hak geldi batıl zail oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur. “ (İsra 17/81)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir