GenelYazarlardanYazılar

“Beyinsizlerin (süfeha) İman Ettiği Gibi mi İman Edelim?”

S-F-H; seyrek dokunmuş kumaş, hafiflik, aklı yeteri kadar kullanamama. Âyette zikredilen ve “Beyinsizler” diye tercüme edilen “Süfeha” kelimesi “Sefih” kelimesinin çoğuludur. “Sefih”in asıl mânası ise “Cahil” “Kıt görüşlü” ve “Fayda ve zararını düşünemeyen” kimse demektir.

‘Lügat itibariyle “sefeh”, görüş ve gidişatda hafiflik ve yufkalıktır ki, akıl noksanlığından doğar. Yani ucu budalalığa varan hafiflik, fikirsizlik, temkinsizliktir ki zıddı ağır başlılık, tam akıllılıktır. Dinen de akıl ve dinin gereği zıddına harekettir ki, karşıtı erginlik ve hatasızlıktır. Dilimizde sefahat (aşağılık) da bu mânâda bilinmektedir. Özetle “sefeh” ve “sefâhet”, görüş ve fikirde zevk ve şehvetlere tabi olmak, akıl ile değil zevk ile hareket etmektir. Bu da ya esasen budalalıktan veya aklın hükümsüz kalması itibariyle budala halinde olmaktan doğar. Şu halde münafıklar, insanlık gereği bunu budala mânâsında kullanıyorlar.’ (Bakara 13. Ayetin tefsiri, Elmalı Hamdi Yazır)

Aklı ermez, sefih/reşit olmamış, zeka/IQ’sü düşük, aklını kullanmasına engel olunan anlamlarına gelmektedir. Sarhoşlukla beynin uyuşması sonucu aklı yeteri kadar kullanamamaya da sefahat hali denir.

Bu kavram, Kur’an’ı Kerimde 10 ayette geçmektedir. Bazen akletmeden/düşüncesizce hareket eden (Araf 155, Enam 140). Akli olgunluğa/reşit olmamışlar için (Nisa 5). İşin gerçeğini ve kendini bilmezlik (Bakara130, 142). Zeka özürlü veya QI’sü düşük olan (Bakara 282). Allah’a çağıranları ve iman edenleri küçük görenler için (Bakara13, Araf 66,67). Kur’an bu anlamlarda kullanır.

Bizim burada üzerinde duracağımız konu kendisini üstün görüp, insanlara tepeden bakan, sahip olduğu imkanlara yaslanarak iman edenlerle alay eden, kendisini üstün zekalı olduğunu zanneden, tekliften azade gören, hastalıklı insan tipolojisini analiz etmeye çalışacağız.

“Beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?”

Kendisini müstağni görüp tekliften azade sayanlar, istikbarda bulunarak söyledikleri bu sözle ne söylemek istiyorlar, maksatları kasıtları nedir? Bunlar neden iman edenlere bu ifadeyi kullanıyorlar?

Akılı yeteri kadar kullanamayanların, davranış nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Yaptığı işin sonunu düşünmemek.
  2. Verdiği kararlar mantıksızdır.
  3. Bu dünyada menfaatini/çıkarını önceleyememesi.
  4. Hesap, kitap yapamaması.
  5. Sebep, sonuç ilişkisini kuramaması.
  6. Var olan imkậnlarına yeteri kadar sahip olamayışı.

Bu maddeler daha fazla çoğaltılabilir de eksiltilirde, ama genel geçer olarak bunlardır diyebiliriz.

Yukarıda zikredilen ayetin tefsirini yapanların kahir ekseriyeti şunu demekteler; toplum içerisinde kendilerinin konumundan aşağı, ayaktakımından insanlar kastedilerek, hakir gördüklerinden dolayı, ‘bizde onların seviyesine mi inelim, onların iman etiğine bizde mi iman edelim’ diyen Yahudiler veya münafıkların kastedildiğini söylemişlerdir.

Ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında münafıkların kast edildiği anlaşılmaktadır. Ama iman edenler sadece o toplumun alt tabakasından olup zayıf görünen, kimsesiz köle, fakirlerden oluşmuyordu ki; Ebu Bekir, Osman bin Affan, Hattab oğlu Ömer, Tayyar bin ebu Talib, Musab bin ümeyir… ve Medine’nin seçkinlerinden olan Es’ad bin Zürare, Avf bin Hâris, Rafi’ bin Mâlik, Kutbe bin Âmir (ra)… ve daha birçok eşraftan insanlar vardır. Kendini müstağni görenler bu seçkin insanlara da aynı ifadeyi (Sefih) kullanıyorlardı. Çünkü bunlarda gelen vahye iman etmişler, atalarının dinini terk etmiş, Arap asabiyetinin (milliyetçilik) örfüne karşı çıkmışlar, mevcut otoriteyi karşılarına almışlar, mallarını bu din için harcamaları, bir de üstüne üstlük bu yetmezmiş gibi öz akrabalarına silah çekip savaşmışlar. (Bedir, Uhud, Hendek, Mekke’nin fethi) Bu savaşlarda kimi amcasını, kimi yeğenini, kimi de kardeşine karşı silah kullanmış ve bu uğurda ölmeyi/öldürmeyi cana minnet bilmişlerdir. Bunların bu halini gören küfür ehli; ‘Bu adam (Muhammed) düzenimizi bozdu, bizi atalarımıza, çocuklarımıza ve kardeşlerimize karşı bizleri birbirimize düşman etti’ diyenler açısından bunların yaptıkları “beyinsizliktir.”

Konuyu iman edenler veçhesinden baktığınız da ise, “iman” etmenin değeri hiçbir şeyle ölçülemez. Allah’ın dini karşısında duran her kim/ne olursa olsun “LA” süpürgesiyle süpürülüp hepsi çöpe atılır. İnsanlar için birincil derecede değer atfedilen şeyleri feda edip vazgeçemeyenler için Allah şöyle buyurur; “De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Fasık olanlar hidayete eremez.” (Tevbe 24) Fasık durumuna düşmek istemeyenler ise imanın gereğini yerine getirirler.

İman kuru bir iddia değildir. İspat ister, bundan dolayıdır ki, Kur’an’ı Kerimde şu ayet terkibine çok rastlarız: Ậmenu ve ậmilüssalihat. İman ederler ve salih amellerde bulunurlar.

İman: dille ikrar kalple tasdik diye tarif edilir. Yani dilin söylediğini kalp yalanlamaz, kalpte ne varsa dil de onu ikrar eder. (Allah’a, melek­lerine, kitaplarına, elçilerine, öldükten sonra dirilmeye, cenne­te, cehenneme…)

Salih amel: Allah’ın razı olacağı söz ve fiillerdir.

Bu şu demektir; yaptığı ve yapmayı düşündüğü her şeyi kalbinde burukluk duymadan ve Allah’ın rızasına uygun yapacaktır. Çünkü imanı ortaya çıkaran belli başlı karakter, kişilik ve tavırdır. Bu kişiliğin bir kısmı da Allah’tan başka kimseye kendini kanıtlama diye bir kaygısının olmamasıdır. ‘İşte sizde böyle iman edin, kimseye gösteriş yapmayın. Bu toplumda bakın sizler gibi insanlar var; her mertebeden, mevki, makamdan iman eden var sizlerde onlar gibi hesapsız iman edin’ demektir. Demek ki, böyle iman edenler var, sizde onlar gibi olması gerekeni yapabilirsiniz!

Bundan dolayıdır ki, iman edenler; beklentisiz, şartsız ve hesapsız iman etmekte ve imanının gereğini yerine getirmektedir. Lakin iman etmeyip te, matematiksel hesap yapanlar açısından bu iman edenlerin yaptıkları ‘düşüncesizce davranmaktır’; sen kalk evini, işyerini/ticaretini, bahçeni/tarlanı, anneni-babanı, akrabalarını ezcümle her şeyini terk et (Hicret) Medine’ye gel. Sizce bu akıl işi mi? Dışardan zahiren bakan için aklı birazcık çalışan insanın yapacağı bir iş değil. Onları evine, bahçesine/ticaretine ortak eden, elin oğluna ‘kardeşim’ diyerek kucak açıp sahip çıkan (Ensar) için ne dersiniz?

Kısa zamanda işlerini yoluna koyan bu mü’minlere; “Allah size savaşmayı müsaade etti” ayeti gelince, Mekke’den Medine’ye hicret edenlerin savaşmasını anlarsınız, çünkü bunlar geldikleri yer Mekke de zulme maruz kalmışlar, şimdi kendilerine zulüm edip mallarını yağmalayanlar, götürüp Şam’da satmışlar geriye dönmekteler ve gözlerinin önünden bu ticaret kervanı geçmekte ve bu kervanda üstelik kendilerine ait olan malların kazancı var, muhacirler mallarını almak için saldırabilirler. Ama Medineliler bu saldırıya niye katılsın ki? Bir kısmı (münafıklar) böyle de düşünüyor zaten; ‘bizim Mekkelilerle bir sorunumuz yok, biz niye savaşalım’ diyorlar. Veya ‘savaşa gitmeseydiniz öldürülmediniz.’ Savaşta mü’minler galip gelince bu seferde ‘bizde sizinle beraberiz’ (Nisa 141) demeye başlıyorlar. Niye? Ganimetten pay alabilmek için. “Ordu sefere çıkacak, donatılması gerekiyor” denildiğinde de bunlar kenar gezip, uzaktan bakıp, bahaneler üretip, ‘bizi fitneye düşürme’ deyip kaçarken, mü’minler ise malının tamamını/yarısını ve elindeki imkanları getirip orta yere koyan adamalara; “geride ne bıraktın?” denildiğinde. “Allah ve resulünü bıraktım.” Diyen adam, imanında nifak olanın gözünde ‘akılsızca’ hareket etmiştir. Oysa iman edenler açısından ise çok kậrlı bir alışveriş yapmıştır. (Tevbe 111) Bundan dolayı sevinç içerisindedirler.

Toplumsal faktörlerin etkisinde kalmayarak insanlar gözünde itibar gören, değer atfedilen birçok şeyi elinin tersiyle itip; ben Allah’tan başkasına kul/köle olmayacağım, buna engel olan her ne ise; o günün asabiyeti (milliyetçilik), elde etmiş olduğu Arap atları (marka arabalar), ipek giysileri (moda/marka giysiler) ve itibarını yükselten (makam/mevki/kariyer) gibi şeyleri ‘ben onları hayatımdan çıkardım’ demek yürekli iman ve cesaret ister. O gün bunları terk etmek ve toplum nazarında talan edilen, dışlanan ve cephe alınan birinin yanında durmak, ona destek vermek, ‘anam babam sana feda olsun’ demek (münafığın gözünde) ‘akılsızca’ davranmaktır.

Bugün de durum farklı değildir; biz gerçekten iman ettiğimizi söyleyip te ‘bundan böyle benim hayatımda Allah’tan başkasının sözü geçmez’ “LA” dediğimiz andan itibaren her şeyimiz değişmeli/değişecektir; giyim kuşamdan, yeme içmeye, yürüyüşünden bakmaya, ticaretinden harcamana, komşuluktan, gidip geldiğin çevreye varıncaya kadar, eşyaya bakışın ve ilişkin farklı olacak. Arkadaş çevren ve ilişkilerin farklılaşacak; her önüne gelenle kaynaşamayacaksın, nikahsız ilişkinin haram olduğunun farkında olacak, ticaretinde haksız kazanca el uzatmayacak, faize, kumara (loto, toto, ganyan, piyango…) bulaşmayacaksın, Allah’a isyan edilen yerlerde engel olacak, olamıyorsan orayı terk edecek, boş işlerden yüz çevirip (Doksan dakika futbol seyretmeyeceksin) vazgeçecek… eskiden birlikte olduğun insanlara da bunları öğütleyeceksin, ‘sen de böyle iman et’ dediğinde ‘ne yani biz iman etmiyor muyuz? Sen de o kadar da derine dalma, akılsızlık yapma, insan dünyaya bir defa geliyor, daha yaşın genç, Allah affeder. Cumaları, bayramları kıl, kandil gecelerini kaçırma, kalbin de temiz olsun yeter…’ Bu türden ifadeleri mutlaka duymuşunuzdur. Tabi eğer bir mücadeleniz varsa!

İmanda zaaf gösterip gereği üzere yaşamayanlar, İslam adına kötü örnek/mümessil olduklarını bilmeleri gerekir…

An itibariyle Müslümanlara bakıp da eğer insanlar iman etmiyorsa haksız olduklarını söyleyemeyiz. Şöyle ki, hayatında İslam’ın isminden başka bir şey taşımıyor, söz ve fiilleri gayri İslami, dünyada olup biten hadiselere duyarsız/şuursuz ve bigane kalıyor, birde biz de Müslümanız deyip de hürriyet cüzdanında İslam yazmasından başka üzerinde bir eseri bulunmayan, buna rağmen iman iddiasında bulunuyor oluşu ama, değerlerinin yok olmasına çanak tutan, teşne olan,  yerüstü ve yeraltı zenginliklerinin yağmalanmasına seyirci kalın, sesini çıkarmayan ve birde yağmacılara imrenip, el pençe divan durup da onlar gibi olamaya çalışanlar için; ‘bu beyinsizler gibi mi inam edelim’ deniliyorlarsa, bakın bu ‘ironi’ doğru bir yaklaşım!

Aslında esas ‘beyinsizlik’; insanlığın kadim sorularına (nereden geldin, nedeb geldin, nereye gideceksin ve ne olacaksın) ve bu sorularla sorgulamayla hakikat-ı arayanların sonuçta yetkin, köklü ve doyurucu cevaplar veren İslam gibi bir dine inanmamak gerçekten sefihlikten başka bir şey değildir. Ayriyeten inandığını söyleyip te, inancının kendisinden istediklerini/sorumluluklarını yerine getirmeyenler de ‘beyinsizlik’ etmektedirler.

Ezcümle vahiy nurdur ki, akla ışık verir ve yol gösterir, o da hakikat-ı anlar. Bakmayı bilen göz, görür. Düşünmeyi becerebilen akıl, anlar. Evet, insaflı bir akıl, yeryüzündeki harika sanat eserlerine bakar ve anlar ki: Bunları halk eden, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibidir. Böylesi bir müessire teslim olmamak, ahireti düşünmemek, kişinin kendi kendini inkậr etmesi gibi bir şeydir ki, bu gerçekten ‘beyinsiz’likdir.

Vesselam

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı