Genel

Bilginin yeniden inşası

Mehmet Akif Çeç / Yazar-Açık Görüş

Batı’da yaşanan gelişmeler ve Batı’nın meydan okumaları karşısında Müslüman intelijansiyanın iki asırdır sürekli sorageldiği “Ne yapmalıyız?” sorusu, bir çözüm arayışını ifade ediyor gibi görünse de esasen, verili durumu meşrulaştıran bir ön kabulden hareketle, “bu sürecin içinde nasıl yerimizi alabiliriz?” anlamında sorulan bir soru olmaktan öte geçememiştir. Bu soru, modernite ile ilk karşılaşma anından itibaren başlayıp, günümüzdeki post-modernite ve küreselleşme ile karşılaşmalar esnasında da hep aynı anlam ve maksat çerçevesinde sorulagelmeye devam etmiştir. Nereye gittiğine/götüreceğine bakılmaksızın, “treni kaçırmama” metaforu üzerine kurulu bu bakış açısı dolayısıyla, bilgi ile olan ilgisini yanlış bir zemine taşıyan Müslüman intelijansiya, sürecin içinde yer alma iştiyakıyla modern bilgiyi/bilimi transfer etmeyi önemli bir vecibe olarak kabul etmiş olmakla, sahih ve özgün çözümler ile sahih medeniyet tasavvur ve teklifleri ortaya koyma imkanından uzak kalmıştır.

Ön koşul: Batı bilimi

Modern uygarlığın temel dayanağı olan modern Batı bilimini almayı, bizim de “ilerlememiz” ve “çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmamız” için bir ön koşul olarak gören Batıcı ya da modernist zihniyeti kendi içinde tutarlı kabul edip bir kenara bırakacak olursak; moderniteye ve modern bilime itiraz ettiğini ya da eleştirel baktığını iddia eden bir kısım Müslüman intelijansiyanın bile, sorunu bizatihi modern bilimin kendinde değil de, Batılıların Müslümanlardan ve diğer kadim geleneklerden aldıkları bilginin/bilimin kötüye kullanılması ve istismar edilmesinde aramaları, onların dahi modern bilimi doğru anlayamadıklarını, bilgi/bilim konusunda ciddi kafa karışıklıkları yaşadıklarını ve “ne yapmalıyız?” sorusuna, sürecin içinde yer alma çabası dışında özgün bir çözüm düşünemediklerini göstermesi bakımından dikkate değerdir. Oysa esas sorunun, modern uygarlığın bilgiyi/bilimi kötüye kullanıyor olmasında değil; kötülüğün bizzat modern bilimin kendinden kaynaklanıyor olmasında aranması gerekir. Modern uygarlık “bilgiyi kötüye kullanarak” değil, bizzat “kötülük üreten bilgi”yi üreterek ve kullanarak insanlığı felakete sürüklemiş ve sürüklemeye de devam etmektedir. Yani “kötü”lük/”yanlış”lık bu bilginin “kendinde” olan bir durumdur. Modernite; İslam ve diğer kadim geleneklerden aldığı bilgiyi yeni bir dünya görüşü, paradigma, akıl ve epistemoloji ile yeniden üreterek kendine maletmiştir. Dolayısıyla yeniden ürettiği bilgi aldığı bilgi ile aynı ve onunla devamlılığı olan bir bilgi değildir. Eğer asıl sorun, modern bilimin, sahih olan bilgiyi kötüye kullanması olsaydı, bu kötüye kullanımın önüne geçtiğinizde elinize sahih bilgi kalmış olacak ya da bu bilgiyi bu uygarlığın elinden çekip aldığınızda otomatik olarak o bilgi iyiye kullanılan bir bilgiye dönüşmüş olacaktı. Fakat bu mesele; bir ayıklama ya da ekleme (ahlak, metafizik vs.) ile hallolacak kadar basit olmadığı gibi, bu eklektik yolu çözüm olarak gören geniş akımın iki asırdır ortaya koyduğu müktesebat da bunun olmayacağının kanıtı mahiyetindedir. Zira bu çizgi iki asırdır hiçbir özgün çözüm üretememiştir. Yani ayıklama ve ekleme yöntemleriyle modern bilimden bir İslam medeniyeti inşa edilebileceğini zannedenlerin, modern bilim konusunda da, İslam medeniyeti konusunda da henüz sahih bir zihne ulaşamadıkları anlaşılmaktadır.

Modern bilim madem özde kötü/fâsid ise, nasıl olup da insanlığın yararına olduğu düşünülen birçok imkanlar sunabildiği şeklinde itirazların gelebileceğini kestirmek zor değildir. Gerçekte, sunduğu imkanların ne kadar imkan olduğu, sunduklarından öte kaybettirdiği imkanların neler olduğu, insanlığa mutluluk mu mutsuzluk mu getirdiği meselesine dair uzun uzadıya söylenebilecek çok şey olmakla birlikte, konuyu dağıtmadan ifade etmek gerekirse; yanlış/fâsid bir paradigmaya dayalı olarak da yeni bilgiler, icatlar, teknolojiler üretilebilir; bu, onun yanlış/fâsid olmasını ortadan kaldırmayacağı gibi, onu doğru ve sahih de yapmaz.

Bilgi alışverişi

Modern öncesi dönemlerde, İslam medeniyetinin başka medeniyetler ve geleneklerle kurduğu, bilgi alışverişine açık ilişki biçimi, aynı şekilde modern uygarlıkla yürütülebilecek açık bir ilişki için öncül ve referans niteliği taşımamaktadır. Zira modern uygarlığın kendisi böyle bir ilişkiye açık değildir ve modern bilgi tahripkar/yıkıcı bir karaktere sahiptir. Ayrıca geçmişteki pratiği modern uygarlıkla ilişki konusunda argüman yaparken, o dönemlerdeki İslam toplumu ve medeniyetinin, kendine özgü paradigması olan, etkin, başat ve belirleyici bir medeniyet olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Kadim medeniyetlerin birbirleri arasında olan bilgi alışverişi ve etkileşime dayalı ilişki biçiminin benzerinin, doğası gereği, modern uygarlıkla ve modern bilimle kurulabilme imkanı sözkonusu değildir. Kadim geleneklerin fazla çekince duymaksızın birbirleriyle daha rahat ve kolay bilgi alışverişinde bulunabilmiş olmalarının arka planında; hepsinin de teosentrik bir dünya görüşü içinde yaşıyor olmaları ve varlığa ve aleme bu pencereden bakıyor olmalarının aranması gerekir. İnsanın biyolojik varlığının da, insanlık tarihinin de, bir peygamberle başlaması ve tarih boyunca hiçbir topluluğun ilahi mesajdan/nübüvvetten mahrum bırakılmamış olması gerçeği; bütün topluluklarda ve geleneklerde ilahi-nebevi hakikat/hikmet kırıntılarının kalmasına ve bu sayede yeryüzünde teosentrik bir atmosferin hakim olmasına ortam hazırlamıştır. Bu önemli bir nokta olmakla birlikte, buradan gelenekselci ekolün yaptığı gibi “ezeli hikmet” (sofia perennis/hikmet-i hâlide) ya da “dinlerin aşkın birliği” gibi projeler çıkarmadan; bunu, yalnızca etkileşim ve bilgi alışverişindeki geçişkenliği sağlayan elverişli zemin oluşturması boyutuyla anlamak uygun düşecektir. Zaten, mü’minin, yitiği olan ve aranması gereken hikmetin zemini de burası olmalıdır. Dolayısıyla her gelenek, başka geleneklerden bilgi alışverişi yapabilmekte ve bunu kendi filtrasyon sistemlerinden geçirerek rahatlıkla kendine mal edebilmekte idi ve sahih bir meta-paradigmaya/geleneğe sahip olan İslam medeniyetinin yaptığı da buydu. Fakat teosentrik zihinsel düzlemden kopan ve antroposentrik bir düzleme geçen modern paradigma ile bilginin ve zihnin/aklın zemini değişmiş/kaymış, tamamen farklı ve yeni bir epistemoloji ve bilgi türü ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu bilgi anlayışı ve türü ile, geleneğe ve özelde İslam geleneğine özgü bilgi/bilim arasında köklü bir farklılaşmanın olması da kaçınılmaz ve hatta zorunludur. Birbirine temelde karşıt iki farklı zihniyet/bilim dünyası çerçevesinde üretilen bilgi/bilimin; birbirinin aynı, devamı ve parçası/mütemmimi olamayacağı aşikardır. Medeniyetler arası etkileşim, açıklık-kapalılık, geçişkenlik, bilgi alış-verişi, hikmet arayışı meselesini de bu çerçeve içinde düşünmek ve anlamak icap eder. Örneğin açıklığı, kulvar dışına çıkmış bir uygarlık olan moderniteye de teşmil etmek, iki asırdır yürütülen eklektik ya da sentezci ilişkiyi etkileşim ve bilgi alışverişi olarak okumak anlamına gelecektir ki, bu da medeniyet meselesini sil baştan ele almayı gerektiren bir durumdur.

Bilginin katmanları

Modern bilimler ile geleneksel bilimleri ayrıştıran niteliğin, modern bilimlerin tek boyutlu (nesnel, maddi, niceliksel, olgusal) ve geleneksel bilimlerin çift ya da çok boyutlu (madde-mana, zahir-batın, fizik-metafizik) olmalarında aramak bizi sahih bir noktaya ulaştırmak için yeterli olmayacaktır. Eğer öyle olsaydı, fiziki/maddi/nesnel/olgusal modern bilime, metafizik/mana/bâtın/ahlak eklediğimizde onu kolaylıkla çift/çok boyutlu hale getirmiş ve aradığımız sahih bilgiye de ulaşmış olurduk. Fakat maalesef böyle olmadığı,”batının ilmini alıp ona kendi ahlakımızı ekleme” yaklaşımıyla böyle bir dönüşümün gerçekleştirilemediği de yine iki asırlık tecrübe ile görülmüştür. Dolayısıyla sorun, modern bilimin yalnızca tek boyutlu/katmanlı olması değil; bilakis o tek katmanlı bilginin kendisinin de sorunlu olmasıdır. Bu sebeple, bir orta yol bulma ya da modern dünyaya/uygarlığa katkı sunma bağlamında söylenen; modern bilime ahlak ya da mana/batın boyutları eklemek gibi fantazyalarla modern bilimi düzletmiş ve ıslah etmiş olamayacağımız ortadadır. Özgün ve sahih olmayan bu yaklaşımların tümünü “bilginin İslamileştirilmesi” tezinin genel çerçevesi içinde anlamak ve ele almak mümkündür. İslamcılık düşüncesi içerisinde batı uygarlığını/moderniteyi en sert dille reddedenlerden biri olan ve özgün bir İslam medeniyeti inşa etmeyi öneren Said Halim Paşa bile, İslam ve Batı bilimi arasındaki farkın boyut/katman farkından ibaret olduğunu zannetmiş olmalı ki, Batı’yı/modern bilimi tek boyutlu (pozitivist) olmakla eleştirdikten sonra, İslam’ın bilgi anlayışının çift boyutlu/katmanlı olduğunu vurgulamak babında, İslam’ın hem pozitivizmi hem de idealizmi kapsadığını iddia etmekle, modern bilimdeki eksiği tamamlayarak sahih bilgiye/bilime ulaşılabileceğini düşünmüştür. Yani ne kadar özgün olmaya çalışsa da, zihnini modernist görüşten bağımsızlaştıramamıştır. Benzer bir bakış açısını Üstad Aliya’nın “idealizm/mistisizm ile materyalizm arasında İslam” yaklaşımında da görmek mümkündür. Oysa ne buradaki idealizm ve mistisizm, İslam’ın manevi/batıni/irfani/metafizik boyutunu; ne de pozitivizm ve materyalizm, İslam’ın maddi/zahiri/fiziki/dünyevi boyutunu karşılayabilecek durumdadır ve bu kavramlarla ifade edilmeyi de hak edecek değildirler.

Müspet bilimler

Müslüman intelijansiyanın, son birkaç asırdır bilimi modern bilimle, modern bilimleri de müspet bilimlerle eşdeğer ve eşanlamlı olarak okuması modern bilimi doğrudan olumlu/olumlayıcı bir konuma yerleştirmektedir. Müspet bilim, aynı zamanda modern bilimin özel adı ise; modern öncesi, modern dışı ya da geleneksel doğa bilimleri müspet olmayan bilimler midir? Yok eğer müspet ilimler, aynı adı taşıyan geleneksel ilimlerin modern bilimlerdeki devamı olarak kabul ediliyor ise, bu devamlılık hangi ilkeler üzerine oturmaktadır, ki böyle bir devamlılıktan söz etmek mümkün olabilsin. Esasen bu temel doğa bilimleri, geleneksel ilim sistemlerinin hiyerarşik yapısı ve tasnifatı içerisinde de mevcut olan ilimlerdir. Fakat geleneksel müspet ilimler ile, aynı adı taşıyan modern müspet ilimlerin aynı ilimler olduğunu iddia edebilmek çok da kolay olmamalıdır. Dolayısıyla modern fizik, kimya, biyoloji, astronomi, tıp dediğimizde geleneksel bilim sistemlerindeki aynı adlı bilimlerle bir devamlılığı değil, iki farklı bilgi/bilim sistemindeki iki farklı bilgi/bilim nev’ini ifade etmiş olduğumuzu göz ardı etmemek gerekir. Geleneksel bilim sistemindeki tabii bilimler (tabiiyyat) ile modern doğa bilimleri arasında isim ve konu ortaklığı sözkonusu olsa bile, ait oldukları bilimsel ortam/kulvar ve keyfiyet itibarıyla bunların ayrıştığı inkar edilemez.

Tabiiyyat dahil bütün geleneksel ilimlerin üst otoritesi/paradigması metafizik iken, modern bilimler, profan (pozitivist, seküler, rasyonalist, materyalist vs.) paradigma üzerine kuruludur. Dolayısıyla farklı paradigmalar üzerine kurulu olan bu bilimlerin keyfiyetleri ve mahiyetlerinin de farklı olması kaçınılmazdır. Basit şekilde ifade etmek gerekirse, varoluşu vacibü’l- vücud’a bağlayan bir zihniyet ile; tesadüfe, maddeye, alemin ezeliliğine vs. bağlayan ya da hiçbir ilkeye bağlayamayan zihniyet arasında, varlığa dair, yukarıdan aşağıya doğru, bütün ontolojik sistem ve varlık zincirinin mahiyeti; bütün kozmolojik kavrayış ve buna dayalı olarak üretilen kozmik sistemin yapısı, hiyerarşisi ve tüm bunlara bağlı olarak üretilen nesnel/fiziki/doğa bilgilerinin mahiyeti tamamen farklılaşacaktır. Geleneksel bilgi/bilim hiyerarşisinde tüm bilimlerin (riyaziyat, tabiiyyat) tepesinde metafizik yer alırken; modern zihniyet ise, fiziği bilimler hiyerarşisinin tepesine koyarak modern bilimlerin paradigması haline getirmiş, tüm bilim dalları gibi metafiziği de fiziğe tabi kılmış yani metafiziği fiziğe indirgemiştir.

Modern bilim eleştirisi

Hem Batı’da hem de İslam aleminde farklı entellektüel çevrelerce yöneltilen “yanlışlanabilirlik, izafilik, cüz’îlik” gibi zaaflar, modern bilime yönelik eleştiri başlıkları olarak ifade edilse de, esasen bunlar, modern bilime özgü nakısalar değil, kadim bilgi sistemlerindeki “tabiiyyât”a tekabül eden bilimler de dahil olmak üzere tüm doğa bilimleri için geçerli olan genel nitelikleri ifade etmektedir. Oysa modern bilim sözkonusu olduğunda asıl mesele, örneğin, modern bilimin “yanlışlanabilir” olması değil; bizatihi “yanlış” olmasıdır. Dolayısıyla, modern bilim eleştirilerinin sürekli bu izlekler üzerinden yürütülmesi, Müslüman intelijansiya açısından modern bilim eleştirisine bile henüz başlanmadığı anlamına gelmektedir. Esasen, modern bilimin bu perspektiften eleştirisi Guenonyenler, post-modernler, anti-modernler vs. tarafından yeterince yapılmıştır ve modern bilim eleştirisi adına bu verilerin tekrarlanıp durması da gereksiz bir uğraştan ibarettir. Dolayısıyla Müslüman entelektüellerin modern bilgi/bilim eleştirisinin zemini burası değildir ve bu eleştiri artık sahih İslami paradigmal bir zemin üzerinden yapılmak durumundadır. Ayrıca modern bilim eleştirisine takılıp kalmak yerine “sahih bilim nedir/nasıl olmalıdır?” meselesine kafa yormak daha anlamlıdır. Zira modern bilimin eleştirel yanlarını düzelttiğimizde elimizde kalacak olan şeyin sahih bilgi olmayacağını ya da modern bilginin İslamileştirilmesinin bizi sahih bilgiye ulaştıracak bir yol/yöntem olmadığını böylelikle ifade etmiş olalım.

Din ve bilim

Bilim ile dinin çatışan iki ayrı alan olduğunu iddia etmek ne kadar seküler/pozitivist bir yaklaşım ise; aynı şekilde çatışmayan/uzlaşan iki ayrı alan olduğunu iddia etmek de o kadar seküler/pozitivist bir yaklaşımdır. Din ile modern bilimin çatışmayan ve uzlaşı içinde olabilen iki ayrı alan olduğu iddiası ilk bakışta çok iyi niyetli ve dini gözeten bir yaklaşım gibi görülse de, esasen, bu uzlaşıda din modern bilimin sınırlarına, pozitif bilginin alanına çekilmeye çalışılmakta yani “aşkın” olan “beşeri” olana indirgenmektedir ki bu da seküler, pozitivist bir yaklaşıma işaret etmektedir. Ayrıca din ile bilimin uzlaşı içinde olduğunu iddia etmek, tıpkı çatışma içinde olduğunu iddia etmek gibi, bunları birbirinden bağımsız (özellikle de bilimi dinden bağımsız) alanlar olarak kabul etmeyi gerektirir ki, bu da özü itibarıyla tevhide aykırı bir durumdur.

Müslüman intelijansiya, başlangıçtan itibaren bilgi/bilim meselesini sahih bir zemine oturtamadığı için, modern bilim karşısında öykünmeci ve savunmacı bir tavır takınmış, bu da onu adeta “gizli pozitivizm”e sürüklemiştir. İslam aleminde hiçbir inançlı insanın kendisini pozitivist olarak tanımlamayı tercih etmeyeceği bir gerçektir, fakat içine düşülen durum da bundan başkası değildir. Materyalizm ve pozitivizme karşı mücadelesiyle ön plana çıkan Mehmed Ali Aynî’nin, aklın/bilimin yasaları ile doğanın yasalarının birebir uyumlu olduğu iddiasıyla, dinin akla muhalefet etmeyeceğini, çatışmanın dinin kendisinden değil, bazı din alimlerinin bilimin sahasına giren konularda (yaratılış, alem, doğa olayları vs.) verdikleri malumatların yanlışlığından kaynaklandığını ifade etmesi, savunmacı yaklaşım konusunda ilginç, paradoksal örneklerden biri olabilir. Ayni’nin sormayı akledemediği asıl soru şudur: Ya o bilimin kendinde bir sorun varsa, ya da aklıyla bir zoru varsa? Ayrıca, yaratılış, alem, doğa olayları gibi konular dinin alanına girmeyen konular mıdır? Aynî, maalesef hangi akıl, hangi bilim sorusunu sormak yerine, dini değil aklı referans alan, modern bilimi sahih kriter olarak kabul eden bir yaklaşımı benimsemiş, bu yaklaşımla bir de materyalizmle ve pozitivizmle savaşa girişmiştir.

Fizik ve metafizik

Bugün hala, doğa olaylarının (deprem, tsunami, yangın, çevre faciaları, salgın vs.) izahı söz konusu olduğunda, Müslüman intelijansiya ve bilhassa ilahiyat akademyamızdan bir kesimin, geriye çekilmek suretiyle, bu olayların yorumlanmasını da, çözümünü de tamamen “aklın ve modern bilimin rehberliği”ne havale etmek gibi pozitivist bir yanılgıya düşmeleri, yaşanılan paradigmal problemi göstermesi açısından dikkat çekicidir. (Bu tür doğa olayları karşısında ilahiyat akademyamız içinden “bir kesim” bilime yönelirken; dine uzak yaşayan bir kısım insanların ise tersine dine yönelmeleri, bir açıdan ilginç bir paradoks oluştururken; bir açıdan da esasen hikmetin/hakikatin kendini hangi akla açıp hangi akla kapadığını göstermesi bakımından da ibretlik bir tablodur). Böylesi felaketlerin yaşandığı dönemlerde bilimden beklentinin ve bilimin bu sorunları çözeceğine olan inancın üst düzeye çıkması, özellikle entelektüel çevrelerce sorulması gereken asıl sorunun gözden kaçırılmasına da sebebiyet vermektedir. Oysa asıl sorulması gereken soru şudur: “İki asırdır bütün bu işleri başımıza açan kim/ne?” Sorunun doğru cevabı verildiğinde modern bilimin bir kurtarıcı değil sanık sandalyesinde olması gerektiği de ortaya çıkmış olacaktır.

Bu “gizli pozitivist” yaklaşım, dinin özellikle metafizik/sem’iyyat/gayb ile ilgili boyutları söz konusu olduğunda daha çok ortaya çıkmaktadır. Metafizik kavramlar, mucizeler, kıssalar, zorlama yorumlarla te’vil edilerek rasyonellik ve modern bilimselliğe uygun hale getirilmeye çalışılmaktadır. Oysa zaten dinin bizatihi kendisinin metafizik bir hakikat olduğunu, tanrı katından gelen bilginin, seküler zihin tarafından üretilmiş nesnel/fiziki bilgi ile test edilemeyeceğini bilmek belki de Müslüman olmanın en öncelikli şartlarından biri olmalıdır. Ebrehe ordusunu yok eden ebabil kuşlarının gagalarında taşıdıkları “siccîn”in kum tanesi ya da ateş topu yerine metazori “virüs” olarak te’vil edilmesi neyi değiştirecektir? Kuşları oraya yardıma gönderen Allah’ın, azgınları kum tanesiyle helak edecek kudreti yok mudur (haşa)? Bunu kavrayamayan zihniyetin, her şeyden önce zihninde “Allah” konusunda bazı problemler olduğu açıktır. Fazlur Rahman’ın bir yandan haklı biçimde Kur’an metafiziğine dönmeyi savunurken, öte yandan, pozitivizmin boş ve gereksiz düşünceleri, hurafeleri ortadan kaldırarak gerçek bir metafiziğin ortaya çıkmasına yol açtığını iddia etmesi, Kur’an metafiziğine dönmekten neyi anladığını da ortaya koymaktadır; metafiziğin fiziğe indirgenmesi/bilimselleştirilmesi ve fiziğin denetim ve onayına tabi tutulması.

Usül değil asıl

Bilgi/bilim meselesinin iki asırdır “usül”le çözülebileceğini zannedenler, bunun bir asıl/asâle (gelenek) meselesi olduğunu görememektedirler. Müslümanların son iki asırdır yaşadığı bilgi/bilim konusundaki kafa karışıklığı ve bununla ilintili olarak modernitenin ürettiği meselelerin çözümünü salt usül meselesine indirgemek ve sanki “yeni bir usül” ya da “usülün yeniden inşası” ile bu meselelerin kökten hallolacağını zannetmek meseleyi anlamamaktır. Eğer meta-paradigma olan bir gelenek içinde yaşıyor olsaydık elbette gelenek içinde ortaya çıkan yeni meseleleri usülle çözmeye çalışabilir ya da yeni usül arayışları içinde olabilirdik ve zaten de hep böyle olagelmiştir. Gelenek içinde usül tartışmalarının yapılagelmiş olması, modernite karşısında da meselelerin yine yeni usüllerle çözülebileceğine dair bir zannın oluşmasına da sebep olmuştur. Ayrıca intelijansiyanın Batı paradigmasına intisap etmiş olması da, meselenin esasını görmesine engel olmuş; dolayısıyla usülle çözüm üretmenin hareket noktasını, modernitenin ve onun getirdiği yenilik ve değişimlerin meşrulaştırımı ve içselleştirilmesi oluşturmuştur. Bu sebeple, modernistlerin, bu meseleyi hep bir usül/metodoloji/yöntem meselesi olarak ele almaları ve usül üzerinden çözüm geliştirme çabaları şaşırtıcı değildir. Onların zihni, modern tarihsel koşulları ve modern paradigmayı veri kabul etmekte, dolayısıyla dinin bunlarla çatışan ya da uyuşmayan yanlarının hangi/nasıl yöntemlerle modernite ile uyumlu hale getirilebileceği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Fazlur Rahman da tefsir, hadis, fıkıh üzerine yeni/yenilikçi bir yöntem geliştirmeye ve tecdid projesini bu yöntem/usül üzerine oturtmaya çalışmış ancak batı paradigmasını merkeze aldığı için sonuçta ortaya koyduğu metodoloji onu, bize göre sahih bir sonuca ulaştırmamıştır. Fazlur Rahman dahil, modernistler ve intelijansiyamızın gözden kaçırdığı ya da bir kısmının özellikle görmek istemediği asıl mesele şudur; eğer sahih bir paradigmaya sahip değilseniz ya da sahih olmayan bir paradigmaya müntesipseniz, hangi yöntemleri kullanırsanız kullanın ulaşacağınız nokta ve üreteceğiniz tüm çözümler de gayr-ı sahih olacaktır. Yani asıl mesele metodoloji/usül değil, sahih bir İslami paradigma ve epistemoloji meselesidir. Metodoloji ancak bir paradigma ve epistemoloji içerisinde anlam kazanır, fonksiyon icra eder. Geleneğin meta-paradigma olduğu dönemde meselelerin usül üzerinden çözülmeye çalışılmasının esası budur. Fakat Müslüman intelijansiyanın gelenekle ilişkisi inkıtaya uğratıldığı için bugün yapılması gereken öncelikli şey, bir meta paradigma olan geleneğin yeniden inşası ve bu doğrultuda İslam aklının, İslami bir epistemolojinin ve sonrasında da İslami metodolojinin inşa edilmesidir. Akabinde yapılması gereken ise, modern bilginin İslamileştirilmesi değil; “İslami bilginin yeniden inşası” ya da başka bir ifade ile “bilginin İslami paradigma ile yeniden üretilmesi”dir. Buradaki, “İslami bilgi” ifadesinden kastımız, “dini bilgi” değil; dini bilgi de dahil olmak üzere tüm doğa bilimleri ve sosyal bilimleri de içine alan bütüncül bir bilgi sisteminin ait olduğu medeniyeti ifade etmektir. Bilginin İslami paradigma ile yeniden üretilmesi bir ayıklama ya da ekleme faaliyeti değil; bir zamanlar modernitenin kadim medeniyetlerden aldığı bilgiyi seküler/rasyonalist paradigma ile yeniden üreterek kendi malı haline getirmesi gibi; bütün ilim dallarındaki bilginin sahih İslami paradigma ile yeniden üretilmesidir. Bu elbette meşakkatli bir yolculuktur. Fakat bir İslam medeniyetine giden yol da buradan geçmektedir.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir