GenelYazarlardanYazılar

Bilim ve Modern Bilim

 

“Göklerin ve yerin gizemleri Allah’a âittir. (Göklerin ve yerin uçsuz-bucaksız derinliklerini bilmek Allah’a mahsustur). Saat, (Dünyâ’nın sonu) bir göz-kırpması kadar veyâ daha kısadır. Allah her-şeye Gücü Yeten’dir” (Nâhl 77).

Bilim ve de teknik Hz. Âdem ile başlamıştır. Fakat modern-bilim M.Ö. 600’lü yıllarda başlamış (Thales) ve kısa süre sonra kesintiye uğramış, 1.500’lerden sonra ise yeniden hortlatılmıştır. Modern-bilimin ayrılmaz ekürisi olan teknoloji ise, 1.750’lerden sonra ortaya çıkmış ve yaygınlaştırılmıştır.

17.yy’a kadar olan bilim ve teknik ile bu târihten sonra başlayan modern-bilim ve teknoloji arasında çok fark vardır. Modern-bilim ve teknoloji, varlığını “bilim ve tekniğe” borçlu olmasına rağmen aralarında büyük bir fark vardır. Modern-bilim ve teknoloji varlığını ilk başta hırsızlığa ve zulme, sonra da Allah’tan, dinden, îmandan, merhâmetten, vicdandan vs. kopmasına borçludur. Modern-bilim ve teknolojinin “bambaşka” oluşunun nedeni budur. Özünde hak ve hakîkat değil, zulüm vardır. Modern-bilim ve teknoloji ile zulmün arttırılarak sürdürülmesinin nedeni budur.

Şeytan, nefs ve tâğutların kışkırtmalarının bir sonucudur modern-bilim ve teknoloji. Bu yüzden çok farklı bir dünyâ ortaya çıkmıştır. Modern-bilim ve teknolojinin ortaya çıkardığı bu hârika(!) dünyânın büyüsüne kapılanlar, ortaya çıkan bu farkın sâdece bilimsel ilerlemeyle değil, “modern-insanın biyolojik bir mutasyon geçirmesinin sonucunda bambaşka bir insan hâline gelmesi” nedeniyle olduğunu söyleyebilmişlerdir. Zâten insanı ilahlaştırmalarının nedeni de budur. Tabi bu inanç, “önceki insanların ilkel ve geri olduğunu, çünkü evrimlerini henüz tamamlamamış olduklarını” düşündürtmüştür. “Modern-dünyâyı ortaya çıkaran “batı’lı modern-insanlar” ise, biyolojik özel bir mutasyonla (sıçramalı evrim) evrimini tamamlamış oldukları için bambaşka bir dünyâ kurabilmişlerdir” denir. “Önceki insanlar ve önceki zamanlar ile modern-insan ve modern çağ arasındaki fark işte bundan kaynaklanmaktadır” diyebilmektedirler. Tabi böyle olunca, sözde “evrimini tamamlamış” ve “üst-ün insan” olmuş olanlar, henüz evrimini tamamlamamış olanların üzerinde doğal olarak sulta kurup hâkim olma hakkı kazanmıştır. Zulüm olarak görülen şey bundan dolayıdır. Evrimini tamamlamış ve modern-bilim ve teknolojiyi ellerinde tutanların, neredeyse tüm Dünyâ’yı, “evrimini henüz tamamlamamış oldukları” gerekçesiyle sömürme hakkını kendilerinde görmelerinin nedeni budur. Sosyâl Darwinizm denilen şey işte budur.

Modernite ve küreselleşme ile birlikte batı, modern-bilimi tüm Dünyâ’ya yaydı ve dayattı. Bilimi kendisine mâl etti. Oysa eski çağlarda bilim ve tekniğin, Mısır ve Mezopotamya’da büyük gelişmeler göstermiş olduğu görülür ve bilinir. Zâten Yunanlılar Mısır ve Mezopotamya bilimsel bilgisinin mîrasçıları olmuşlar ve onlardaki bilimi alıp doğallığından uzaklaştırmışlardır. Modern-bilim ve teknoloji, bilim ve tekniğin doğal, normâl ve fıtrî olandan uzaklaştırılması, yâni Allahsızlaştırılmasıdır. İslâm âlemi, bilimsel bilgiyi Yunan kaynaklarından da alarak ilerletmiştir. Fakat bu bilgiyi yeniden Allah-merkezli şekle sokmuşlardır. Avrupa’ya bilim ve de teknik, İslâmiyet üzerinden geçmiştir. Modern Avrupa, uygarlığını Yunan ve Roma (greko-romen) üzerine kurduğu için, M.Ö. 600’lü yıllardan îtibâren Yunanlıların yaptığı gibi bilim ve tekniği yeniden Allahsızlaştırarak, “modern-bilim ve teknoloji”ye çevirmişlerdir. “Bilim ve teknik” ile “modern-bilim ve teknoloji” yada “doğal bilim ve teknik” ile “Allahsız bilim ve teknoloji”, zamânın ve mekânın değişmesiyle birlikte insanlar tarafından değiştirilmektedir. İnançtan, değer yargılarından ve öznel ön-kabûllerden bağımsız saf bir bilimin vâr olduğu fikri sonuna kadar savunulamaz. Kanımca bu, “imtihanın bir gereği olarak” böyle olmaktadır.  Aslında doğal ve normâl bilim bir “bayrak yarışı” şeklinde bir milletten başka bir milletin eline geçer ve doğal seyrini sürdürerek zamânın ihtiyaçlarına çâreler üretir ve kolaylıklar sunar. Bu “doğal bilim”dir ve ihtiyâca göre yada ihtiyaç kadar üretir. “İhtiyaç îcâdın anasıdır” denmiştir. Fakat modern-bilim ve teknoloji ise, ihtiyâca göre ürün üretimi değil, üretilen aşırı ürüne göre ihtiyaç üretir. Aslında ihtiyâca göre değil, ihtirâsa göre üretim yapar. Aradaki fark ve Dünyâ’daki zulmün nedeni işte budur: Kışkırtılmış üretim ve kışkırtılmış tüketim.

Modern-bilim ve de teknoloji farklı bir şeydir. O, ihtiyaçlara çâre üretmekle değil, yeni sûni ihtiyaçlar üretmekle ilgileniyor ve bunu kabûl etmeyenlere baskı ve zulüm yapıyor. Yâni modern-bilim ve teknoloji, zorla ilerletilmeye çalışılan bir zorbalık hâline gelmiştir. Modern-bilim “ilerliyoruz” derken çok ileri gitmiştir ve haddini çok fazla aşmıştır. Bilim olanca hızıyla ille de ilerlemek zorunda değildir. Onun mâkûl ve doğal bir seyri vardır. İlerleme hızını “gerçek ihtiyaçlar” belirler, sûnî ihtiyaçlar (daha doğrusu ihtiraslar) değil. Aşırı hız, yoldan sapmayı yanında getirir. Bu nedenle yoldan sapmaktansa normâl bir seyirde gitmek daha doğrudur. Modern-bilimin kışkırtıcı zihniyette olması, dinden ve Allah’tan vazgeçmesinin ve uzaklaşmasının bir sonucudur. Allah’tan ve dinden vazgeçince onu tutacak ve yavaşlatacak bir şey kalmamıştır. Modern-bilime ve teknolojiye bâzen düşmanlık derecesindeki karşıtlığımız bu yüzdendir. Yoksa modern-bilim iyi şeyler de yapmaktadır. Fakat, “modern-bilim ve teknolojide sizin için bâzı yararlar vardır, fakat zararları ve günahları daha büyüktür” diye bir söz edebiliriz.

Modern-bilim, çeşitli şekilde, insanları teorilere ve hipotezlere körü-körüne inanmaya zorlar. Bu, modern-bilimi elinde tutan ve kontrôl edenlerin bir projesidir. Siyon Protokôlleri’nin 3.sünde: “Bilimin bu-günkü durumu ve bizim yönlendirdiğimiz gelişimi sâyesinde, insanlar basılı şeylere körü-körüne inanıyorlar” denir.

Modern-bilim ve de teknoloji, insanın değil kapitâlizmin hizmetindedir. Merhâmetten ve vicdandan yoksun, acımasız ve zâlim kapitâlistlerin sâdık hizmetçiliğini yapmaktadır. Kapitâlistlerin güdümündeki modern-bilim, yönünü ve güvenilirliğini kaybettiği için insanlığa çok pahalıya mâl oluyor. Bilimsel araştırma yapanların, mümkün olduğu kadar kısa zamanda ve gelişi-güzel yaptıkları araştırmaların sonuçlarının doğru olup-olmadığını bir-iki kere bile denemeye tâbi tutmadan “doğru” diye ortaya koymaları ve bunların önde gelen bilimsel dergilerde yayınlanması oldukça yaygın bir uygulama oldu. İnsanlar bu dergilerde ve yayınlarda söylenenlere bakarak modern-bilime not veriyor. Buna rağmen her fırsatta modern-bilimin tarafsız olduğu söylenir.

“Bilimsel yöntem, olguların dikkatli ve tarafsız bir şekilde gözleminden ve bunlar arasındaki ilişkiyi tahmin ettikten sonra bu tahminlerin doğru olup-olmadığını muhakkak sûrette yeni gözlemlerle kontrôl etmekten ibârettir” denir. Fakat yaptıkları şey aslında, modern telâkki ile gözlemledikleri olaylar arasındaki ilişkiyi masa-başında teorileştirip, sonra da bu teorileri resmîleştirmek için deneye tâbi tutmaktır.

Bilim-târihi gösteriyor ki kuramlar hemen dâima muvakkat -geçici/fâni- kalmaya mahkûmdurlar. Kuramlar zamanla bir-çok kez tâdilâta uğrarlar ve nihâyet tutunamayarak terk edilirler.

Modern-bilim, kendisini şaşmaz-yanılmaz olarak görür ve herhangi bir yanlışın, kendisinden değil, kendisine yeterince bağlı olmayanların yanlış yorumlarından kaynaklandığını ileri sürer. “Bilimin sırları ancak kendisine iyice bağlı olanlara malûm olur. Bilime heves eden, ona bağlandığı ve bilimin elinde oyuncak mesâbesinde kaldığı ölçüde daha büyük keşifler yapmaya ve daha önemli başarılar kaydetmeye muvaffak olur” derler. Modern-bilimin militan bir mürîdi olmadan onun anlaşılamayacağı söylenir. Yâni modern-bilime kul-köle olmadan olmaz diyorlar. Hâlbuki kul olunacak tek mercî âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Modern-bilim doğru düşünmek için en doğru ve doğal yöntem değildir. Zîrâ hem Yaratan’ı hem de doğayı inkâr eder yada hesâba katmaz, hem de doğaya uygun davranmaz ve çoğu kez doğaya aykırılıklar ortaya çıkarır.

Modern-bilimin yaptıkları, masa-başında tahminler yürütmektir. Tahmin ile yepyeni bilimsel(!) sonuçlar bulmaktadırlar. “Esâsen bir-çok bilimsel sonuçlar muhayyile yardımı ile yapılan tahminlerdir” diyenler vardır. Fakat farklı tahminlere hayat-hakkı tanımazlar. Çünkü kendi tahminlerini ve buna göre yaptıklarını ve ortaya çıkardıklarını dayatıyorlar. Üstelik farklı tahminde ve çıkarımda bulunanları kötü şekilde yaftalarlar. Aslında bilimin potansiyel farklı sonuçları ve şekilleri olabilir ki eskiden böyleydi. Fakat modernite ve küreselleşme ile birlikte batı, modern-bilimi tüm Dünyâ’ya “tek bir yöntem ve sonuç ile” dayatarak yaymaktadır.

Modern bilim-adamlarının öyle çok karmaşık şekilde bilim yaptıklarını zannetmeyin. Masa-başında yaptıkları tahminler sonucunda araştırma yapmaya başlarlar. Meselâ Neptün gezeni “göğü araştırıp dururken” değil, “orada bir gezegen olabileceği” tahmininden sonra keşfedilmişti.

Klâsik-bilim ve teknik doğal olduğu için ve zâten haddini bilip çok ileri gitmediğinden dolayı araştırmasını çok fazla derinleştirmez ve ihtiyaç olanın dışında üretim yapmaz. Bu nedenle doğal-bilimde “yanlışlanabilirlik” yoktur. Yâni ilerlemesi doğal ve yavaş olduğu için yanlışlana-yanlışlana ilerlemez. Bâzı masa-başında ürettiği fikirler yanlışlanabilir ve düzeltilebilir tabi. Fakat bu onun ilerleme metodu değildir. Modern-bilim ise neredeyse her konuda yanlışlanabilirdir. Yanlışlanabilir olmadığında modern-bilim olmaz. Yanlışlanabilir olmalıdır ki yeni şeyler ortaya koyabilsin ve “yeni doğru budur” diyebilsin. Üstelik ilginçtir, yanlışladığı şeyi de övmeye devâm eder.

Modern-bilim bir şeyi îzah ediyorsa ve bu îzah bir-çoklarınca kabûl görüyorsa, o îzâhın doğru olduğunu söyler. Oysa îzah ettiğini söylediği şey, gözlemlenebilecek bir şey bile olmayabiliyor. Masa-başı beyin fırtınalarının ve zihinlerin hayâlinden başka bir şey değildir îzah ettikleri şeylerin özü. Bakın günümüzde (Nîsan 2020) nasıl ki korona-virüs için gerçek bir îzah ve tatmin edici açıklama yapılamıyorsa ve de tüm açıklamalar kafaları daha fazla karıştırıyorsa, modern-bilimin neredeyse tüm îzahları da böyledir. Net ve kesin bir şey yoktur. Çünkü doğal, normâl ve fıtrata uygun olarak düşünmemekte ve çalışmamaktadırlar. Böylece doğala, normâle ve fıtrata uygun bilim-teknik, şeytana, nefse ve tâğutlara uygun modern-bilim ve teknoloji hâline gelmiştir.

Modern-bilim için “sınırsızdır” diyorlar. Oysa Allah’tan başka hiç-bir şey sınırsız değildir. “Bilim sınırsızdır” demek, “madde sınırsızdır” demektir. Zîrâ bilim ancak madde üzerinde çalışabilir. Maddenin ise, bizim hepsini bilemeyeceğimiz sınırlı bir bilgisi vardır.

Klâsik-doğal bilim (“klâsik doğal bilim” derken “organik bilim”i kastediyoruz) ve teknik zararsızdır. Çünkü doğal bir ilerlemesi ve işleyişi vardır. Modern-bilim ise iyi-kötü ayırımı yapmadığı için, nefsinin kontrôlündeki insan, bilimin kötü ve yıkıcı yönlerini daha çok açığa çıkaracaktır. Modern-bilim ve teknoloji bu yüzden yıkıcıdır. Modern dünyâ’nın yükselttiği çıtayı herkes için eşit yada benzer bir seviyeye indirmedikçe insanoğlunun azâbı bitmeyecektir.

Teoride olumlu gibi gözükmesine rağmen pratikte modern-bilim ve teknoloji, insanlığın anasını ağlatmış durumdadır. Modern-bilimin “mutlak iyi” olduğunu zannedenler, insanın nefsini hiç hesâba katmıyorlar. Bilim-adamları ahlâk-timsâli kişiler değildir ki!. Modern-bilim özünde “mutlak iyi” bir şey değildir. Kötüye kullanılmaya çok fazla müsâittir ve kullanılmaktadır da. Hattâ modern-bilim ve teknolojinin kötüye kullanılmasından dolayı, insanoğlu târih boyunca hiç olmadığı oranda zulüm görmekte ve acı çekmektedir. Modern-bilim ve teknolojide sizin için bâzı yararlar vardır, fakat zararları ve günahları daha büyüktür.

Her çağın bir bilim-anlayışı vardır. Modern-çağın ve modern-insanın Allah’tan bağımsız bilim-anlayışı modern-bilimi üretmiştir. Fakat nasıl ki önceki medeniyetlerin bir zamanlar bilimi yükselttikleri ve gün gelip artık onu ilerletememeleri gerçekse ve aslında bu bir “kânun” ise, modern-biliminin de bir gün sonu gelecek ve yeni bir telâkki ve anlayışla yeni bir bilim-düşüncesi ve şekli ortaya çıkacaktır. Önemli olan, ortaya çıkacak olan bilimin ve de tekniğin, Allah’a, dîne, doğala, normâle ve fıtrata uygun olmasıdır. Aksi-hâlde bir cendereden başka bir cendereye sıkışmış oluruz.

Bilimsel ilerleme ancak bir ihtiyâca binâen olursa ve ortaya çıkarsa doğru ve doğal olur. Yoksa insanı esir ve köle etmeye başlar, aynen modern-bilimde olduğu gibi. O hâlde bilimin ilerlemesi, ihtiyâca binâen olması ve zorla ihtiyaç hâline getirilmemesi gerektiğinden dolayı çok yavaş gelişir ve gelişmelidir. Bilim ve tekniğin hızlı değişmesi doğru ve doğal değildir, eğer hızlı ve çok hızlı değişirse, aynen modern-bilim ve teknolojide olduğu gibi insanları maddî ve mânevî olarak kendine köle eder. Yeni bir din ve hattâ tanrı hâline gelir. Bunu günümüzde modern-bilim üzerinden bâriz bir şekilde görüyoruz.

Batı, bilgi ve bilim konusunda her zaman bağnazdı. Orta-çağda “klâsik bağnazlık” yaparken, modernite ile birliktede “modern bağnazlık” yapmaktadır. Orta-çağda Aristo’ya, Galen’e ve Ptoleme’ye karşı o zaman gösterilen kölecesine bağlılığın yerini modern çağda Galileo, Kepler, Copernicus, Newton, Einstein vs. almıştır. Batı, çok doğal ve basit olan yönteme değil de, çok karmaşık işlere yönelmektedir. Meselâ bir zamanlar Avrupa Orta-çağ bilginleri arasında, atın ağzındaki diş sayısı harâretli tartışmalara neden olmuştur. Fakat bu münâkaşanın hâlli için atın ağzına bakmak gibi tabî bir yol seçilecek yerde otoritelerin yazılarına başvuruluyor, bunların aralarında anlaşmazlık olduğu için de meselenin çözümü mümkün olmuyordu. Aynı şey şimdi de yapılıyor. Hayatlarında başlarını göğe kaldırmamış olanlar, gök-bilimin otoritelerinin sözlerini-teorilerini îman umdesi yapıyorlar ve ne denmişe ona inanıyorlar.

Bilime değil, modern-bilime karşıyız; tekniğe değil teknolojiye karşıyız. Zâten bilim ve tekniğin neyine karşı olacağız ki!. Çünkü bilim ve teknik zâten bizim yaratılışımızda var ve bize verilen aklın ve “el”in doğal işleyişinin sonucudur bilim ve teknik. Lâkin modern-bilim ve teknoloji hem aklımızı hem de ellerimizi iptâl etmektedir.

Klâsik-bilim çok ilkel görülüyor. Bu, modern-bilimin klâsik-bilim ve tekniği ilkel göstermesi ve hattâ alay etmesiyle yapılıyor. Fakat klâsik-bilim bir-çok şeyin keşfini yapmıştı. Meselâ 900’lü yıllarda katarakt ameliyatı yapılıyordu. Hattâ Roma İmparatorluğu zamânında bile katarakt ameliyatlarında, modern katarakt ameliyatlarında kullanılan âletlere çok benzer âletler kullanılıyordu. Modern-bilim, modern-insana, eskiyi çok ilkel ve geri gösterir. Zîrâ modern-bilim kapitâlist sistemin ana parçalarından biridir. Kapitâlizm ve modernite “eski” olandan nefret eder, zîrâ “şimdi”den ve “gelecek”ten beslenir. Oysa ilkel zannedilen zamanlarda insanlar “manuel çamaşır makinesi” bile îcat etmişlerdi. Tohum dikme makinesi vs. bir-çok îcat vardır. İnsanlar mağara adamları gibi değildi ve hattâ iddiâ ediyorum; modern insandan daha ahlâklı, merhâmetli, mütevâzi, sanatkâr ve akıllı idi. Ne klâsik ve doğal bilim-teknik ilkeldi, ne de klâsik ve doğal insan ilkeldi. İlkel olan bir şey varsa modern-bilim, teknoloji ve modern insandır. Zîrâ “ilkel” denilen insanların bile yapmayacağı zulümleri yapabilmektedir.

Önceki medeniyetler ve bilimleri ilkel değildi ve hâlen de ilkel olarak görülemez. Çünkü modernlerin çok gururlandıkları modern-bilim ve teknoloji, Mısır Piramitleri ve Stonehenge gibi ağır ve büyük taşlarlarla yapılan yapıları meydana getiren çok ağır taşların -ki bunları bugün en büyük vinçlerin bile kaldırması pek mümkün değildir- nasıl taşınıp yerleştirdiğinin açıklayamıyor. Düşünsenize; modern-bilim, doğal-bilimin (aslında bilim, “doğal -bilim”dir) yaptıklarını açıklayamıyor ve hattâ mantıklı bir fikir bile yürütemiyor. Üstelik doğal-bilimin, tekniğin ve sanatın ortaya koydukları şaheserler aşılamıyor ve daha üstünü yapılamıyor. Zîra modern-bilim ve teknoloji rûhtan mahrûmdur. Çünkü modern-bilim ve teknoloji rûhu iptâl etmiştir.

Bilim; Mısır, Mezopotamya, Yunan, İslâm, Çin  vs. ile doğal seyrini sürdürürken ve bir kötülük ortaya çıkmazken, (çünkü doğala, normâle ve fıtrata uygundu) dîni, kitabı, îmânı ve nihâyet tanrıyı öldüren, böylece vicdânını ve merhâmetini kaybeden batı’nın eline “modern-bilim ve teknoloji” şeklinde geçince çığırından çıkmış ve şeytanın, nefsin ve tâğutların kışkırtmasıyla fitne olarak yayılarak yeryüzünü ifsâd etmektedir. Modern-bilim ve teknoloji yeni bir din hâline getirilmiştir. İnsanlar artık modern-bilim deyince susup kalmaktadırlar.

Aslında modern-bilim ve teknolojinin de suyu ısındı. Zâten aslında son 50 yıldır yeni bir şey söylediği ve ürettiği de yok. Sâdece daha önceden üretilmiş olanları aşırı bir şekilde modernleştiriyor. Modern-bilimin hâlen iktidârını sürdürebilmesinin nedeni, bir alternatifin henüz ortaya çıkmayışından dolayıdır. Şu da var ki, insanlar modern-bilim ve teknoloji ile sarhoş olmuş durumdadırlar ve bu sarhoşluktan ayılmak istememektedirler. O hâlde sünnetullahın işleyişini düşündüğümüzde, bu değişimin ve dönüşümün güzellikle değil, zorla ve azapla olacağı görülüyor. Zîrâ insanlar acı azâbı görmeden değişmezler. İnsanlar modern-bilim ve teknolojinin, başlarına gelen azâbın nedeni olduğunu anladıklarında ve gördüklerinde, artık doğala uygun yeni bir bilim-anlayışı ortaya çıkmaya başlayacaktır. Önemli olan, yeni bilim-anlayışının vicdâna, merhâmete, iyiliğe, doğala, normâle ve fıtrata yâni Allah’a uygun olmasıdır. Yoksa değişen bir şey olmaz ve insan kendini zehirleyecek başka bir zehir ortaya çıkarmış olur.

Modern-bilim kendine yâni modern-bilime dayalıdır. Köksüzdür yâni. Aslında başlangıçta klâsik doğal-bilime dayanmıştı, fakat Allah’tan kopunca klâsik-doğal bilim ve teknik anlayışından da koptu. Klâsik-doğal bilim ve teknik; Allah’a, dîne, kitaba, merhâmete, vicdâna, doğala, normâle ve fıtrata dayanır. Zâten bu nedenle zarar vermez ve Dünyâ’yı ifsâd etmeye çalışmaz. Bu yüzden hayatta en hakîki ve doğru mürşit “modern-bilim” değil, ilmin dayanağı olan vahiy yâni Kur’ân’dır. O insana tüm yönleriyle mürşitlik yapar. Kur’ân’a dayanan ve vahiy ile yönlendirilen bilim, insanlara zarar vermez ve yarar getirir. Fakat modern müslümanların zannettiğinin aksine, bilim ve inanç esasları “birbirinin alternatifi” değildir.

Klâsik-bilim tümdengelime dayanırken modern-bilim tümevarıma dayanır. Tümdengelim tümevarımdan dâima daha emin ve daha kesin sonuç verir. Tümdengelim Allah’a dayanmaktır. Tümevarım ise, -tümdengelim merkezli olmazsa- şeytana, nefse ve tâğutlara dayanmak zorunda kalır. Zîrâ Allah’a dayanmayan dayanaklar bâtıl olmak zorundadır.

Klâsik-bilimde her-şey araştırılmak zorunda değildir. Çünkü araştırılan şey abartıldığında yapısı ve büyüsü bozulur. Zâten bir-çok şeyin araştırılmasının bir faydası yoktur ve faydasının olmaması, zararının olması anlamına gelebilir. Meselâ hayat-kaynağımız olan su, (H2O), 2 hidrojen ve 1 oksijen atomundan meydana gelir. Fakat ilginçtir ki 2 hidrojen ve 1 oksijen laboratuvarda birleştiğinde su oluşmaz-oluşmuyor. Çünkü su, orijinâl olarak yaratılmış bir varlıktır ve onu çözüp başka şeye dönüştürmek yada elementlerinden onu yeniden oluşturmak mümkün değildir. O sâdece kendi özel şartlarında ortaya çıkar. H2O ise, sâdece suyun yapısını teorik olarak anlatmaktan ibârettir. Şu da var ki, suyun, formülünün H2O yâni “iki hidrojen bir oksijen” olduğunu bilmenin insanlığa hiç-bir faydası yoktur. Bu formül, suyun rûhu ve büyüsünü ortaya koyan bir anlatım-şekli değildir. Bu bağlamda su, sâdece bilimin alanıyla sınırlı kalamaz. Onu biraz da şâirler anlatmalıdır meselâ. Araştırılmaması gerekenler üzerinde yapılan araştırmalar zâten kesin sonuç da vermezler.

Klâsik-bilim bu büyüye dokunmaz, oysa modern-bilim ve de teknoloji, meta-fiziği inkâr ettiğinden dolayı her-şeyi aşırı araştırmaya yönelir ve böylece her-şeyin doğasının ve büyüsünün bozulmasına neden olur. Dünyâ’nın büyüsü bu şekilde bozulmuştur.

Matematik için “kesindir” derler, fakat matematik de kesin değildir. Gerçekte var olmayan şeylerin matematikte doğru gibi gösterilebilmesinin mümkün olduğunu ünlü matematikçi Sir Herbert Dingle şöyle açıklar:

“Matematiğin lîsânı içinde biz doğrular kadar yalanlar da söyleyebiliriz. Ve matematiğin sınırları içinde bunların birini diğerinden ayırma şansı yoktur. Bu ayrımı ancak deneyle yada matematik dışında kalan bir akıl yürütme ile yapabiliriz; matematiksel çözüm ile onun fiziksel karşılığı arasındaki muhtemel ilişkiyi inceleyerek. Kısaca, matematikte soyut-teorik olarak varılan bir sonuç, bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez”.

Her deney sonucu, doğruyu vermez. Deneme-yanılma yöntemiyle ise sonuçta doğruya ulaşılır. Fakat sistem bize, ortaya çıkardığı bilim şeklini dayatır. Alexandre Koyré bu bağlamda şöyle der:

“Gerçekten, her-şeyi (bilimleri, sanatları, tıbbı, hukûku) okulda öğrenmeye öyle alışmışız ki, XIX. yüzyıla, hattâ daha da sonrasına dek, ressamlar ile yontucular bir yana, teknologların, mühendislerin, mîmarların, gemi, hattâ makine yapımcılarının okullarda eğitilmediğini, mesleklerini işliklerde, iş-başında öğrendiklerini hemen unutuveriyoruz”.

Tüm modern kötülükler, “deneyim”in yerine “deney”in geçerli hâle getirilmesiyle başladı. Deneyim varken deneye gerek yoktur. Modern-bilim “deneyimin yerine deneyi koymak” demektir. Fakat deney, deneyim kadar kesin sonuçlar vermez. Üstelik deneyim, deney kadar zararlı sonuçlara yol açmaz. Zîrâ deneyim hayâtın tam ortasında yapılırken, deney ise dört duvar arasındaki laboratuvara has kılınır. Klâsik doğal bilimde de yanlış çıkarımlar olur elbette. Fakat bunlar insanlara maddî zarar vermezler. Bir-süreliğine insanları yanlış düşünmeye yöneltseler de, insanı ve tabiatı ifsâd etmez.

Açıkçası doğal olan ve insana bir zarar vermeyen şeyler üzerinde bilimsel inceleme yapmak -bâzı küçük yararları olsa da- genellikle zarâra yol açar. Zîrâ bir şeyi aşırı incelemek onu başkalaştıracağından ve dolayısı ile büyüsünü bozacağından dolayı insana yakın-uzak vâdede mutlakâ zarar vermeye başlayacaktır. Varlığın da bir mahremi vardır ve bu mahremiyeti zorla aralamaya çalışmak, sünnetullahın bir gereği olarak maddenin yapısındaki zararları açığa çıkarabilir.

İnsanlar maddeyi incelemeyi ve araştırmayı ne için istiyorlar?. Sâdece merak mı?. Fazla merakta işe nefs karışır. Fakat inceleme ve araştırma bir ihtiyaç için ise ona rûh karışacaktır. Rûhun karıştığı şeyin zarâra yol açması pek de mümkün değildir. Nefs-merkezli olan bir şey yakın-uzak vâdede mutlakâ zarâra yol açar. Sünnetullah bunu söyler.

Maddenin doğal ve kendine-has sınırlı bir devinimi vardır. Bu devinim sonsuza kadar devinmez. Eğer devindirmeye çalışılırsa yapısı bozulur. Yapısı bozulan şey doğayı ve insanı da bozar. Maddenin “kendinde hâli”ne çok da fazla dokunmamak gerekir. Yada ona dokunulması gerektiği kadar dokunulmalıdır. Kendine-özgü, doğal yerinde durgun hâlde bulunan bir cismin durumunu açıklamaya gerek yoktur. O şey ne ise odur. Modern-insan orijinâl olanla yetinemiyor. Zîrâ modernite, sûnî ve sanal olandan beslenir.

Zorla olan devinim düzensizliğe yol açan bir düzensizliktir; bunun sonsuza dek sürebileceğini kabûl etmek, gerçekte “çok düzenli kozmos” düşüncesinden vazgeçmek anlamına gelir. Doğaya karşı hiç-bir şey sürekli olamaz. Bunu sürekli hâle getirmeye çalışmak, doğanın bir zaman sonra bizden intikâm almasıyla sonuçlanır ki modernizm sürecinde bu defâlarca görülmüştür.

Bir varlık ancak kendi yerinde kendini gerçekleştirir ve gerçekten “kendi” olur. Bir şeyi aşırı araştırmak, onu “yerinden etmek” anlamına geleceğinden dolayı “zulüm” olur. Bu nedenle “aşırı araştırma” demek olan modern-bilim ve teknoloji, varlığa zulmetmenin adıdır. Modern-bilim, çok yalın ve basit olan şeylerin karmaşık olduğunu söyleyerek şeyleri aşırı şekilde araştırmaktadır.

Klâsik-doğal bilim, insan yarârı için olduğundan dolayı bir düşüncenin madde üzerinde somutlaştırılması ve kullanıma sunulması gerekir ki bu somutlaştırma doğala-fıtrata uygun olmalıdır. Zâten bir düşüncenin sağlaması ve yarar-zarar ölçüsü bu şekilde yapılır. Modern-bilimde masa-başında ulaşılan matematik sonuçlar doğru olarak kabûl ediliyor ve yarârına-zarârına bakmadan üretime dönüyor. Doğala-fıtrata uygunluğuna bakılmadan üretime dönüştürüldüğü için de çoğunlukla insana yakın-uzak vâdede zarar verici oluyor. Çoğunlukla sonuçları zararlı olsa bile üretim iptâl edilmiyor. Nükleer ve biyolojik silahlar ve doğayı (dolayısı ile hayâtı) yok etme pahasına enerji üretimi buna örnektir.

Modern-bilimin somut şekli teknolojidir. Teknolojinin yarar ve zararlarına bakarak bir bilim-anlayışının ne olduğu hakkında karar verebiliriz. “Bana bilim-anlayışını söyle, sana biliminin sonuçlarını söyleyeyim”.

Doğal-bilim üretimini deneme-yanılma yoluyla yavaş-yavaş yapıyordu ve zarar açığa çıktığında hemen terk ediyordu. Yaptığı denemelerde zorluk, sıkıntı ve zarar ortaya çıktığını görüyorsa bunu devâm ettirmiyordu. Fakat modern-bilim denemeyi deneyle laboratuvarda yapıyor ve sonucun dış dünyâda nasıl bir etki yapacağını somut olarak denemeden deney sonucunu kabûl ediyor. Hâlbuki laboratuvarlarda yapılan hiç-bir deney doğal değildir. Deneyin sonucunda teknolojik bir ürün ortaya çıkıyor ama yakın-uzak vâdede zarar verici oluyor. Çünkü masa-başında ve laboratuvarda yaptığı deneylerle, ortaya öngörülememiş sonuçlar ve zararların çıkabileceği tam olarak görülemeyebiliyor. Zâten ortaya çıkacak zararlar önceden göze alınıyor. Meselâ ağır yan-etkisi olan ama görece faydası da olan bir ilaç üretiyor ve onun yan-etkilerini göze alıyorlar.

Modern-bilimin en mühim özelliklerinden biri “ilerlemek”tir. Fakat buna göre bugünkü bilimsel bilgimizde yarın bir-sürü eksikler ve yanlışlar bulunacaktır. Modern-bilim bu bakımdan da tenkite uğramıştır; “modern-bilim kendi bulduğu sonuçlara sâdık kalmayan, hiç-bir şeyde karar kılamayan ve dikiş tutturamayarak sebatsız bir şekilde değişen bir sistem, bilimsel bilgi de zekâ oyunlarının geçici sonuçlarından başkası değildir” denmiştir. Bu tenkite iknâ edici olmayan şöyle bir cevap verilir: “Bilimsel bilginin tashih edilebilme kâbiliyeti bir mahzur ve kusur değil, bir fayda ve meziyet sayılmalıdır. Bilimin ilerleyebilmesi ve vardığı sonuçları tashih ederek gelişebilmesi, bilime olan güven ve îtimâdımızı azaltmamalı, bilâkis artırmalıdır. Bilimde terk-edilen sonuçlar çok olmuştur. Bâzen yeni sonuçların eskileri ile tezat teşkil edecek kadar farklı oldukları da vâkidir. Fakat bu gibi misâllerde bile, eski sonuçların tamâmen yanlış ve hakîkatle taban-tabana zıt olduklarını düşünmek hatalı olur; bilimsel ilerlemenin dâima doğru sonuçlara gittikçe daha fazla yaklaşma şeklinde olduğunu kabûl etmek gerekir”.

Bâzen de modern-bilim terk ettiği bir modele geri döner. Meselâ atom teorisinde yeniden Yunan önermesini kabûl etmeye başlamıştır. Modern-bilimi destekleyip yönlendiren tâğutların işine o anda ne geliyorsa onu  ortaya koyarlar. Çünkü tâğutların Dünyâ’yı yönetme araçlarından ve yöntemlerinden biri de modern-bilimdir. Modern-bilime karşı çıkanları yobaz, gerici ve hattâ terörist olarak yaftaladıkları için hiç kimse modern-bilimin verilerini sorgulayamaz, eleştiremez ve îtirâz edemez. Böylece modern-bilimin mutlakâ ihtiyâcı olan finansmanı sağlayan finansörler, bilim-adamlarını ve bilimi istedikleri yönde yönetirler ve yönlendirirler. Böylece halkı ve Dünyâ’yı yönetmiş olurlar.

Modern-bilim, modern-bilim ile uğraşan akademisyenlere “bilim-adamı” yada feminist tâbirle “bilim-insanı” der. Oysa klâsik-doğal bilim, bu kişilere “âlim” derdi.

“Bilim sürekli ve hızla ilerliyorsa, o zaman bilimin verileri de sürekli olarak değişiyor ve yanlışlanıyor demektir. O hâlde modern-bilimin bugünkü bilimsel verileri yanlıştır ve ileride sarih olarak anlaşılacağına göre, biz ona kesin bir gerçek gibi îman edip de sarılamayız. Zîrâ bir yalana îman edip sarılmış oluruz. Bilimde demokrasi olmadığı için halkın onu iptâl ve inkâr etme şansı da yoktur. Halktan bilim ile ilgilenen ve farklı sonuçlara ulaşanlar, bu sonuçları kabûl ettiremezler ve hattâ bunların açıklanmasına bile izin verilmez.

Modern-bilim lineer düz bir çizgi izler ve buna “ilerleme” der. Fakat hem doğada hem de insanda bu tür bir ilerleme yoktur. Meselâ insan doğar, büyür fakat sonra yaşlanır ve küçülür. İlerlerken birden gerilemeye başlar. Ağaçlar, bitkiler ve tabiat da öyledir. Meselâ devletler de öyledir. Doğarlar, büyürler ve en sonunda da küçülüp ölürler yâni yıkılırlar. Modern-bilim ise sanki ölümsüz bir şeymiş gibi sürekli olarak -sözde- ileriye doğru hareket ettiğini söyler. Zâten kendini ilah gibi görmesinin ardında da bu yatar. Modern-bilimin kibri buradan gelir. Celaleddin Vatandaş modern-bilim bağlamında şunları söyler:

“Modem zihniyetin şiddete yatkınlığını anlamak için kutsadığı bilime ilişkin tutum ve tavrını dikkate almak yerinde olacaktır. Modernite bilimi oluştururken ona tüm diğer uygarlıkların ve kültürlerin bilgiye yüklediği misyonun çok dışında bir misyon yüklemiştir. Bilim, modem zamanlarda kazandığı anlam ve işleviyle varlığın ve hayâtın amacını bilme çabalarının ürünü değil, egemen olmanın en önemli aracıdır artık. Heidegger’in tespitleriyle ifâde etmek gerekirse, bilim yeryüzünde önceden hiç-bir zaman karşılaşılmamış bir güç geliştirmiş ve bu güç bütün yerküreyi kaplamıştır. Fakat egemen olan güç, bilginin gücü değil, gücün bilgisidir. Bir başka ifâdeyle hegemonik güç olan batı’nın Avrupa-merkezci ideolojisidir”.

İnsan, değişimi yada “hızlı değişimi” sevmez ve istemez. Çünkü o hızlı değişim insanın maddî ve mânevî yapısına zarar verir ki modern-bilim ile birlikte bu çok net şekilde görülmektedir. O hâlde değişim mutlakâ olacaktır ama bu değişim yavaş ve doğala-normâle-fıtrata uygun olacak ve aykırı da olmayacaktır. Klâsik-doğal bilim dediğimiz “bilim” böyle çalışır.

Şu söze ne demeli?: “Bilim insanın insanı daha başarılı bir şekilde öldürebilmesine ve perişân edebilmesine de yardım edebilir. Fakat bu gibi zararlarını düşünerek bilimin (tabî ki modern-bilimin H.G.) hesapsız faydalarını unutmak doğru olmaz. Diğer taraftan, bilimin mümkün kıldığı harp silah ve vâsıtaları o kadar korkunç ve tesirli bir hâle gelmiştir ki, bâzı kimseler sırf bu sebeple insanların artık birbirleriyle harbe girişmek cesâretini kaybedeceklerini ummaktadırlar”. Bu sözleri ancak bir bilim-perest söyleyebilir. İnsanlar; “modern-bilim ve teknolojinin ürettiği silahlar çok güçlü ve insanları perişân ediyor, o hâlde bu silahlar varken hiç savaş falan düşünmeyelim” diyecekler öyle mi?.

Savaşçı aristokrasiler târih boyunca bilimi hor görmüştür; bu yüzden, Isparta’lılar, Roma’lılar, Osmanlı’lar vs. gibi büyük devletler bilimi geliştirmemişlerdir. Çünkü buna gerek duymamışlardır. Zîrâ onlar zâten bilim ile ulaşılacağı söylenen noktaya doğal-bilindik yollardan çoktan ulaşmışlardır. Alexandre Koyré eski medeniyetlerin, bilimsel bilgi olmadan ortaya koydukları teknikten bahsederken şunları söyler:

“Eskiçağ tekniklerine gelince; kabûl etmek zorundayız ki Yunanistan’da bile uygulamalı bilimden bambaşka şeylerdir bunlar. Ne denli şaşırtıcı görünürse-görünsün, bilimsel bilgi sâhibi olmadan yada yalnızca ön-bilgilerle, tapınaklar, saraylar hattâ katedrâller yapılabilir, kanallar kazılıp köprüler kurulabilir, madencilik ve seramik sanatı geliştirilebilir. Bilim, bir toplumun yaşaması, bir kültürün gelişmesi, bir devletin, hattâ bir imparatorluğun kurulması için zorunlu değildir. Bilimden bütünüyle yada hemen bütünüyle geçmiş  imparatorluklar, uygarlıklar, (Pers’i yada Çin’i düşünelim) olmuştur. Onu mîras olarak alıp hiç-bir şey eklemeyenler (Roma’yı düşünelim) olmuştur. Bundan ötürü, bilimin târihsel etken olarak rôlünü abartmamalıyız. Geçmişte, Yunanistan yada Yeniçağ-öncesi batı-dünyâsı gibi, bilimin gerçekten vâr olduğu yerlerde bile bu rôl küçük olmuştu. Bu bizi toplumsal olgu olarak bilim sorununa, bilimin gelişmesini sağlayan yada engelleyen koşullar sorununa götürür. Böyle koşullar olduğu apaçıktır.

Bilimin doğması ve gelişmesi için, Aristoteles’in de söylediği gibi, boş zamânı olan insanların bulunması gerekir ama bu da yetmez. Teorileri bulan insanların da olması gerekir. Yine bu teorileri uygulamanın, bilimsel etkinliğin, toplumun gözünde bir değeri olması gerekir. Oysa bunlar hiç de zorunlu şeyler değildir; hattâ çok seyrek görülen ve bildiğim kadarıyla, târihte ancak iki kez gerçekleşmiş şeylerdir. Çünkü insan, özü gereği anlama isteği ile dolup taşmaz. Atina’lı insan bile. Büyük olsun, küçük olsun, toplumlar, kuramcının hiç kârlılık beklemeden yaptığı, en azından başlangıçta tümüyle yararsız bulunan bilimsel etkinliğin değerini genellikle bilmezler. Örneğin geometriyi bulmuş olanlar Nil Vadisi’ndeki tarlaları ölçmesi gereken Mısır’lılar değil, ölçmeye değer bir şeyi olmayan Yunan’lılardır. Mısır’lılar reçetelerle yetinmişlerdir. Yine, gezegen devinimlerine ilişkin bir dizge geliştirenler, müneccimliğe inanan, bu yüzden de gökteki gezegenlerin konumlarını hesaplayıp önceden görebilmeyi gereksinen Bâbil’liler değildir. Bunu yapanlar da, yine, müneccimliğe inanmayan Yunan’lılardır; Babil’lliler son derece ince hesap yöntemleri -ve yine reçeteler- bulmakla yetinmişlerdir”.

 “İyi de peki o zaman  modern-bilim ve teknoloji insanların çoğu tarafından niçin kabûl edilip yayılıyor?” sorusunun cevâbı ise şudur. Çünkü modern-bilim Allah’sız olduğu için nefse nişan alır ve nefse aşırı hitâp eder. Nefsi aşırı besler. Nefs insanların çoğunda insana hâkim olduğundan dolayı bir kanıksama ve haz meydana getirir. Nedeni budur. İnsanlar Allah’sız olan şeyleri daha çabuk benimseyip kabûl eder. Çünkü “peşin bedelleri” yoktur bunun.

Modern-bilime olan körü-körüne inanç onu put yapmaktadır. Böylece modern-insan modern-bilime tapmaktadır. Tabi bunu Allah’sız modern-bilimin tatlı-sert zorlamasıyla yapmaktadır. Modern-bilim ve teknoloji modern-insanın “en büyük putu” hâline gelmiştir.

Klâsik-doğal bilim “insan için bilim”dir. Bu nedenle de insana zarârı dokunacak bilimsel düşünme ve üretim yap(a)maz. Modern-bilim ise “bilim için bilim”dir. Yarar-zarar hesâbı yapmaz. Yeter ki bilimsel düşünce ve üretim ortaya çıksın ve çok yüksek kârlar edilsin. Modern-bilim ve teknolojinin finansörleri olan tâğutlar, edecekleri yüksek kârlardan başkasını düşünmedikleri için yarar-zarar hesâbı yapmazlar. Bu nedenle de modern-bilimin yararından çok zarârı olur.

Klâsik-bilim ve tekniğin de zararları varsa da, o şeyin zarârı ilk başta da sonra da apaçıktır ve aynı derecededir. Mâsum gibi gösterilip de sonradan kötülüğü ortaya çıkmaz. Meselâ “Rum ateşi”nin zarârının ne olduğu bellidir fakat nükleer enerjinin kötü sonuçlarının derecesi insanın başına gelmeden bilinemez.

Paul Feyerabend, “bir bilimsel yöntem var ve her-şeyi bununla açıklayabiliriz” argümanına karşı çıkmaktadır. Ona göre bilim, akılcı bir şekilde ilerlemedi ve ilerleyemezdi de. “Yönteme karşı” adını verdiği yaklaşımında modern-bilim için şunları söyler:

“Bugün hâkim olan batı-bilimi özel şartlarda ortaya çıkmıştır. Bu bilimin hâkim olmasının sebebi, diğer alternatiflerini yenmesidir. Ama bu durum onun diğerlerinden daha iyi olduğu anlamına gelmemektedir. Bu, bilime sâhip olan ve onu geliştiren ülkelerin daha büyük bir askerî güce sâhip olmalarından dolayıdır.

Bilim doğruluğa ve gerçekliğe giden yegâne yol olarak değil, bir-çok görüş arasından bir görüş olarak öğretilmelidir. Ne kadar eski ve saçma olursa-olsun bilgimizi geliştirmeyecek düşünce yoktur. Bilim ne yegâne gelenektir nede vâr olanların içinde en iyisidir, sâdece onun varlığına fayda ve zararlarına alışmış olanlar onun böyle görürler. Ne bilim ne de aklîlik evrensel üstünlük ölçüleridir. Bunlar kendi târihsel kökenlerinden habersiz tikel geleneklerdir. Akılcılık geleneklerin hakemi değil, kendisi de bir gelenek veyâ bir geleneğin görünümüdür.

İnsanlık batı-bilimi oluşmasından önce binlerce yıl yaşamıştır. Örneğin Coahuilla’lar doğal kaynakları bir türlü tüketemiyor, bolluk içinde yaşıyorlardı. Göçebelerin yaşam biçimlerini sürdürmek için kullandıkları yöntemler bugünkü modern doğa-bilimi anlamında ‘bilimsel olmayan’ bir biçimde olmasına rağmen kendi deneyimleri ve öğretileri ile yaşamaya devâm etmekteydiler. Ayrıca yine belirtmek gerekirse Çin teknolojisi batı’lı-bilimsel temellerden yoksun olmasına rağmen, çağdaşı batı teknolojisinin çok ötesindeydi. Bugün batı-biliminin Dünyâ üzerinde hâkimiyet kurduğu doğru; ama bunun sebebi onun ‘içkin aklîlik’inde ki vukûf değil, iktidâr oyunu (sömürgeci uluslara kendi yaşam-biçimlerini zorla kabûl ettirdiler) ve silahtır”.

Modern-bilim ve teknolojik alanda ileri seviyede atılımlar yapanların, bu atılımı yapamayanlar üzerinde tahakküm kurması modern insan tarafından meşrû olarak görülüyor. Bu nedenle de buna ses çıkarılmıyor.

Modern müslümanlıkta Kur’ân’ı modern-bilim ile aşırı yoruma tâbi tutma ve hattâ modern-bilime uymadığında işkence edercesine Kur’ân’ı en olmadık yorumlarla boğma hastalığı başladı. Modern-bilim karşısında duyulan aşağılık kompleksi hakkında Mustafa Öztürk şunları söyler:

“Kur’ân’dan bilim üretme veyâ hemen her bilimsel gelişmeyi bir şekilde Kur’ân’la ilişkilendirme çabasında, bugün artık ciddî biçimde sorgulanan pozitivist düşüncenin izlerine rastlamak mümkündür. Ne tuhaftır ki ümmet pozitivist düşünceye metafizik lehine karşı çıkmakla birlikte bu düşüncenin en temel bileşeni olan deney ve olguya dayalı bilim ve bilimsel bilgiye büyük teveccüh göstermektedir. Bu ironik durum, bir kişinin kendi celladına âşık olmasına ve/veyâ kendisini rehin alan kimseye bir süre sonra hayranlık duymasına (Stackholm Sendromu) benzetilebilir. Çünkü müslümanlar özellikle son iki yüzyıldan bu yana biraz gıpta, biraz haset ama daha çok da nefret duygusuyla hemen her fırsatta eleştirdikleri batı kültürünün ürünü olan bilimsel bilgiye çok kere abartılı bir müspet değer yüklemekte, bunu bir tebcil aracı olarak Kur’ân ve tefsir sahasında istismâl etmektedirler. Böylece Kur’ân’ın her çağla çağdaş olduğunu bilimle de ispatladıklarını düşünmektedirler. Hâlbuki bu yaklaşımda asıl pâye bilime verilmekte, dolayısıyla Kur’ân, bilim karşısında bir bakıma mahcûp edilmektedir.

Öte yandan, bilimselci tefsir eğiliminin Kur’ân’daki temel kavramlardan biri olan ‘ilm’i modern bilimle eşleştirilmesi kesinlikle vebâldir. Zîrâ Kur’ân’da geçen ‘ilim, âlim, ulemâ’ gibi kavramların bugünkü yaygın anlam ve kullanımlarıyla hiç-bir ilişkisi yoktur. Gerçekte Kur’ân’daki el-ilm, vahiyden beslenen kesin, doğru bilgi demektir ve bu mânâda her-şeyden çok îman ve ubûdiyetle ilişkilidir. Nitekim bâzı hadislerde ilmin âyet, Sünnet, din gibi kavramlarla özdeş kılınması da bunun göstergesidir” der.

Ernest Renan’ın; “İslâm bilim ile çelişen bir dindir” söylemi, (gaybı inkâr eden) “modern-bilim” söz-konusu olduğunda doğrudur. Fakat İslâm, (fıtrata ve gayba uygun olan) “bilim” ile çelişmez. Zîrâ Allah’ın kavlî âyetleri olduğu gibi kevnî âyetleri de vardır ki birbiriyle çelişmesi söz-konusu değildir. İşte bu nedenle İslâm’ın; gaybı, metafiziği ve Allah’ı inkâr eden “modern-bilim” ile çelişirken; gayba, metafiziğe, fıtrata ve Allah’a uygun olan “bilim” ile çelişmemesinin nedeni budur.

Batı’nın bakış-açısıyla doğu’nun bakış-açısı tüm zamanlarda farklı olmuştur. Modernite, batı’nın bilgi sisteminin farklılığını bâriz bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Moderniteyi ancak batı ortaya çıkarabilirdi. Zîrâ modernite doğu’nun zihniyetine uygun değildir. Hele ki İslâm’ın fikriyâtı ve zihniyeti ile aslâ uyuşmaz. Uyuşturmaya çalışıldığında sırıtır ve İslâm’a zulmedilmeye başlanır. Batı’nın bilgi sistemi İslâm’ın özüne aykırıdır çünkü. Zîrâ İslâm Allah-merkezli iken, batı insan-merkezlidir.

Bilim; şeytanın, nefsin ve tâğutların eline geçtiğinde modernleşir ve anlamsızlaşır. İnsanlığa fayda vermesi gerekirken zarar vermeye ve ekini ve nesli ifsâd etmeye başlar. Zîrâ bilim modernleşince Allah’tan, yâni merhâmet ve vicdandan uzaklaşır.

Bilgi çoğaldıkça-çoğalıyor ama ilerlemiyor. Çünkü “bilim her zaman başarılıdır” tezi doğru değildir. Kuramlar arasından birilerinin belirlediği bir kuram seçiliyor ve “bilimsel dünyâ görüşü” diye dayatılıyor.

Modern-bilim ve teknoloji, “bilim ve tekniğe karşı” inançtan vazgeçmenin sonucunda açığa çıkmış ve Dünyâ’yı ifsâd eden büyük bir fitnedir. Modern-insan bunun böyle olduğunu güzellikle anlamayacağına göre, acı bir azapla anlayacak ve görecektir. Fakat yapacakları yeni tercih doğal-bilim teknik ve dolayısıyla Allah mı olacak, yoksa yine şeytânî modern-bilim teknoloji anlayışlarından biri mi olacak?, orasını bilmiyoruz. Çünkü:

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir