GenelYazarlardanYazılar

Bir Allah Erinin Anısına

Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”(Ahzab 33/23)

Dergimizin 2019 yılı ocak ayının kapağını aralarken bu ayın bizlerde bıraktığı acı bir hatırayı da sizlerle paylaşmak istiyoruz. 23 Ocak 1938 de hayata gözlerini açan Ercümend Özkan; 24 Ocak 1995 de rahmeti Rahmana yürüyerek“su testisi suyolunda kırılır” misali çıkmış olduğu bir tebliğ seferinin ilk durağında son nefesini vermişti. Tam da dilinden düşürmediği duasında olduğu gibi “cürmü meşhud” olarak. Müslümanlara önerisi şöyle idi: “Sizler Allah yolunda bütün gücünüzle öyle bir mücadele edin ki; ölüm sizi bu iş üzerinde iken bulsun!..” Müminler için olan bu güzel temennisi, kendisi için de gerçekleşiyordu. Son yıllarda yakasını bırakmayan kalp rahatsızlığı her sıkıştırdığında: “Ya Rabbi! Bana şu bildiğim doğruları insanlara anlatacak kadar fırsat ver anlatayım. Bunların benimle toprağa gömülmesini istemiyorum” diyordu.  Bu nedenle kalbinin teklemelerine aldırmadan her çağrıldığı yere yetişmeye çalışıyordu. İşte bu defa da Mersine bir haftalık bir kamp için çağrılmıştı. Buraya gitmek için birkaç gün önce çıkmış; Adana ve Hatay’daki Müslümanlar ile de görüştükten sonra Mersine gelecekti. Ancak tüm hesapların üzerinde bir hesabı olan Rabbi, bu hesabı Adana da noktaladı. Onun sohbetinde buluşmayı bekleyenler cenazesinde buluşarak 25 Ocak 1995 de Ankara karşı yaka mezarlığında toprağa verdiler.

Arkada kalan dava arkadaşları onun cenazesi başında söz vermişlerdi. Onun ortaya koymuş olduğu kutlu davasını her hal ve karda devam ettirmeye… Aradan geçen 23 yıl bu söz yerine getirildi. Kendisi ile özdeşleşen bu çizginin bayrağı yere düşürülmeden bu güne dek taşındı.  Allah imkân verdiği sürece de taşınmaya devam edilecektir.

O hayatı geleneksel bir anlayışla “uydum kalabalığa” diye yaşamadı. Hayatın gayesini “Allah için iyi bir kul olmak” olarak gördü ve öyle de yaşamaya çalıştı. Bunun için “arı duru İslam’ı kaynağından öğrenmek gerek” diyerek önce Kur’an’a yöneldi. Kur’an anlaşılmaz diyenlere karşı çetin bir mücadele yürüttü. Kur’an “Rabce bir kitaptır” anlaşılmaz diyenlere; Kur’an Arapçadır Arapça ise insanlardan bir toplumun konuştuğu bir dildir ve bütün dillerin anlaşıldığı gibi Arapça olan Kur’an da anlaşılır”  tezini savundu. “Kur’an’ı anlamayız” sözünü anlamanın önünde en büyük engel olarak gördü.  Her toplumun Allah’ın kitabını anladığı dilden okumasının hayati bir öneminin olduğunu her zeminde dile getirdi. Anlamadığı kitabın metnini okuyarak sevap kazanılacağını savunanlara karşı; İnsanların anladığı dilden okuyarak öğrendiği bilgileri ahlak edinip hayata geçirerek sevap kazanılacağını ısrarla anlatmaya çalıştı. Kur’an’ı saygı için duvarlara asan Müslümanlara; Ona gösterilecek en büyük saygının onun ilkelerine göre yaşamak olduğunu anlatmaya çalıştı. Allah Resulünün hayatından örnekler vererek onun yaşayan bir Kur’an olduğunu, 23 yıllık Risaleti süresince Müminlere en güzel örnek olduğunu söyledi. Peygambersiz bir Kur’an anlayışı ile ortaya çıkan türedi “Mealcilik Akımını” Kur’an’ın anlaşılmasının önünde en büyük engel olarak nitelendirdi.

“Dinin kaynağının Kur’an olduğunu; bu nedenle Kur’an bilinmeden İslam bilinemez, Kur’an bilinmeden Peygamber bilinemez,  Kur’an bilinmeden İslam yaşanılamaz,  Kur’an bilinmeden hak ve batıl doğru ve yanlış anlaşılamaz” diyerek Kur’an’ın aşılmasının önemini anlatmaya çalıştı.

“Kur’an’ın yanında iyi seçilmiş bir siyer kitabının dikkatle okunmasını isterdi. Bununla vahyin kendisine indiği insanı ve o insanın içinde bulunduğu toplumu ve yaşanan hayatın kendine özgü şartlarını bilmek, vahyin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır “diyordu. “Aynı zamanda toplumun hayatını değiştirmek isteyen Nebilerin bizzat kendi toplumu tarafından nasıl bir muamele gördüğünü öğrenelim ki, bizim toplumumuzun da bize yaptıklarını anlamamız mümkün olsun” diyordu.

“İnsanlık tarihi boyunca uygulana gelen sünnetullah, her elçinin hayatında tekerrür ettiği gibi; bu yolu kendisine yol edinen her Müslüman’ın hayatında da tekerrür edeceğini bilmemiz gerekir. İnsanların en zor değiştirdiği şey atalar dinidir. Bu nedenle zoru başarmanın çilesine katlanacaksınız ki, ecriniz büyük olsun der; her zorluk onun mücadele azmini artırırdı!..

Resul’ün sünnetini vakıaya uygun bir şekilde tanımlar ve şöyle derdi: “Sünnet, Muhammed (as)ın Kur’an’da var olanı hayata geçirerek yaşayıp gösterdiği şeylerdir. Diğer bir ifadeyle Hz. Aişe validemizin deyimiyle, “yaşayan Kur’an” olarak tanımladığı gibi; Kur’an’ı insan davranışına aktararak tecessüm ettirmesi; yapıp yaşayıp göstermesidir. Bu usul ve ilmihal kitaplarında bahsedilen “yapan sevap alır yapmayan günahkâr olmaz” diye tanımlanan nafile anlamındaki sünnet değil. Tanımlamaya çalıştığımız sünnet farz anlamındadır ve Bunsuz İslam olmaz. Kur’an’da emredilen namazı Resulün kıldığı gibi kılmak,  orucu onun tuttuğu gibi tutmak,  haccı onun yaptığı gibi yapmaktır. Elçinin dindeki yeri güzel örnekliktir. Allah’ın elçisini güzel örnek olarak görmezden gelenleri biz de görmezden geliriz,  gale almayız,” diyerek Peygambersiz bir din anlayışına yönelenlere pirim vermezdi.

Hadisleri ise şöyle tanımlamaktaydı: “Resulullah’tan nakledilen Hadisler genelde lâfzen değil mana ile nakledilerek gelmiştir. Bu nedenle Resulün söylediği kelimelerle /lafızlarla nakledilmemiş, her Ravî anladığını kendi kelimeleri ile nakletmiştir.  Bu nedenle sözler değişime uğrayarak gelmiştir. Sonuçta hadisler, Elçinin sözüdür diyenlerin sözüne dönüşmüştür.  Bizim bu konudaki kanaatimiz. Bu rivayetleri Kur’an’a arz ederiz. Uygun olanı alır ameli konularda delil olarak kullanırız; uygun olmayanları da, bunlar resulün sözü olamaz gerekçesi ile bırakırız” derdi. Buna rağmen adı hadis inkârcısına çıkartılarak büyük bir zulme maruz bırakıldı. Bunun adı hadis inkârcılığı değildir. Peygamber tenkitçiliği hiç değildir. Bunun adı hadis tenkitçiliğidir. Tenkit edilen ravilerin getirdiği metindir. Buna da  metin tenkitçiliği denir. Bunu yapmakla Allah resulüne isnat edilen yalanlara katılmamak ve din adına yapılmış hataları Kur’an’ın hakemliğine başvurarak ortaya çıkarmaktır.  Bunu yaparken muhaddislerin hadisleri kitaplarına alırken koymuş oldukları kendi yöntemlerini hatırlatır, “onlar seçince suç değil de biz seçince mi suç oluyor. Buhari kitabının ön sözünde 600 bin hadis topladığını ve bunların içinden kitabına sadece beş bin hadis aldığını söylüyor. Buhari 495 bin hadisi kitabına almayıp  bırakırken hadis inkârcısı olmuyor da; ben saymadım ama bu güne kadar Kur’an’a uymuyor diye  iki yüz hadisi almayınca niçin hadis inkârcısı oluyorum?!!! Durumu aklı olanların ve düşünenlerin insafına havale ediyorum” diyordu.

Özkan, toplumun bir başka hastalığı olan tasavvuf ekolüne karşı da çetin bir mücadele vermişti. Tasavvuf için Çok keskin ifadeler kullanarak; “Tasavvuf İslam’dan Ayrı Bir Dindir” dedi. Bu tezini ispatlamak için tasavvufun ana kaynakları olan Menakıbı Arifinden, Nefahatül Üns den ve Mesneviden tevhitle bağdaşmayan ricit örnekleri dergide iktibas ederek halkın değerlendirmesine sundu. Ve şu ifadeleri kullanmıştı: “Küfür İslam’dan öcünü tasavvuf kanalıyla almıştır. Kurdun kuzu postuna büründüğü gibi küfürde tasavvuf postuna bürünerek İslam’ın içine sokulmuş, onun ter temiz tevhidi düşüncesini bozmuştur.”

Özkan hayatı boyunca topluma musallat olan İslama aykırı ne varsa hepsine karşı mücadelesini büyük bir azim ve kararlılıkla sürdürdü. Geleneksel anlayıştaki Kur’an’a, hadise, Peygamber’e yaklaşımlardaki yanlışlıklar ile mücadele ettiği gibiiçinde yaşadığı demokratik sistemle de hiçbir zaman barışık olmadı. Bu nedenle T.C.Kanunun 163. Maddesine muhalefetten toplam 10.5 yıl mahkumiyet, iki yıl Bingöl’de sürgün hayatı ve ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyete mahkum edildi.  Mahkeme karara geçerken mahkûma usulen “yaptıklarınızdan pişman mısınız” sorusuna: “Asla pişman değilim. Siz beni yüz yıla mahkûm etseniz Allah da bana yüz bir yıl ömür verirse, çıktığım zaman o bir yılda da Mustafa Kemalin kurduğu laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetini yıkıp yerine İslam şeraitine dayanan İslam devletini kurmak için çalışacağım” demişti. Öyle de yaptı. O bu idealinden bir saniye bile vazgeçmeden son nefesine kadar devam etti. Doğru olduğuna inandığı bir konuyu anlatmaktan dilini, yazmaktan elini çekmedi.

Ahmet Altan ve Neşe düzelin kanal D de sunduğu Ateş hattı isimli bir açık oturumda şöyle bir soru sorulmuştu: İslam geldiğinde topluma nasıl muamele edecek?  Özkan da: “Müslüman olan halka İslam’ın Müslümanlar için koymuş olduğu yasalarla hükmedilir. Müslüman olmayanlara da İslam’ın zimmîler için koymuş olduğu yasaları vardır onunla hükmedilir” dedi. Ahmet Altan da, bir de laikler ve demokratlar var onlar ne olacak deyince? Özkan da; “Onlarda gayrimüslim’dir ve zimmîlerin yasasına tabidirler” deyince Ahmet Altan şaşırdı, sahnedekiler buz kesilmişti. Ahmet Altan durumu kurtarmak için Yaşar Nuriye dönerek bu duruma ne dersiniz deyince; Yaşar Nuri “ Ercümend Bey kendi açısından haklı olabilir ama böyle dersek birçok insanı rencide etmiş olmaz mıyız diyerek geçiştirmişti.  Özkan Türkiye şartlarında bu sözü bu netlikte söyleyen tek insandı. Altan Özkan’a dönerek: Siz çok değişik konuşuyorsunuz deyince Özkan: “10.5yıla mahkûm edilmiş, bu ülkenin yedi değişik mahpus hanesinde mahkûmiyetini tamamlamış,  iki yıl Bingöl de ikamete mecbur edilmiş ve Ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrum bırakılmış bir adamın konuşması elbette farklı olacak” diye gürlemişti.

Davası İslam olanın yardımcısı Allah olacaktır.  Bu nedenle Özkan, arkadaşlarına İslam’ı anlatırken ne kadar eminse; karakolda siyasi polise ifade verirken de o kadar emin ve vakurdu. Dergideki yazıları sebebiyle son yıllarda gözaltına alındığında Karakoldaki durumu şöyle anlatıyordu: “Gözlerim bağlı seslerinden beş altı kişi olduklarını tahmin ettiğim bir gurup sorgularken biri şöyle dedi: Sen hiç korkmuyor musun? Seninle başlayanların hepsi bu işi bıraktı sen hala yoluna devam ediyorsun. Ben de dedim ki: Elbette korkuyorum korkmak insanın doğasında olan bir şeydir. Ancak Fareden korkmak da korku aslandan korkmakta korku. Fareden korkana herkes gülerken aslandan korkana kimse gülemez.  Allah bana akıl vermiş bir de kitap göndermiş. Ona itaat etmeyenleri cehennemde ebediyen cezalandıracağını da bildirmiştir. Düşünüyorum onun emrine itaat etmez isem cezası ebedi cehennemde yanmak iken; size itaat etmezsem işte şimdi olduğu gibi yakalayıp getirirsiniz, işkence edersiniz, hapsedersiniz. Daha ötesi öldürürsünüz ve benim bütün sıkıntılarım da  biter. Allahın azabı ise ebedidir ve hiç bitmez. Onun için Allahtan korkuyorum ve sizden korkmuyorum deyince; içlerinden bir tanesi dizine elini vurarak “vallahi senin gibi yirmi kişi olsa Türkiye Müslüman olur” dedi.

Tüm karakol sorgulamalarında ve hâkimlere verdiği ifadelerinde inandığı İslamı ve bu İslam’ın kendisine yüklemiş olduğu mükellefiyetin gereğini yerine getirdiğini, her Müslüman’ın bunu yapmak zorunda olduğunu, ne hâkimin, ne polisin Müslüman olduğunu kabul ettiği sürece bundan muaf olmadığını, bu davanın yükü onlarında omuzlarına bastığını açık açık saatlerce anlatmıştır. Başta Özkan’ı mahkûm koltuğuna oturtanlar, zaman ilerledikçe Özkan onları mahkûm koltuğuna oturtarak mükellefiyetlerini hatırlatmıştır. Bu nedenle gittiği her yerde saygı görmüş asla aşağılanmamıştır.

O sadece Rabbine güvenip dayandı. Ona sığındı. Onun rızasından başkasına rağbet etmedi. Onun yolunda dosdoğru bir kul olmak için ulaştığı doğruları insanlara ulaştırmak için hem ömrünü hem de malını seferber etti. Kendisine yapılan zulüm, haksızlık, iftira ve hakaretlerin hepsini : “Küfre hasımlığım İslama olan hısımlığımdandır. Allah ve resulüne düşman olmayan herkese hakkımı helal ediyorum” diyerek bir çırpıda hepsini bağışlayıverdi.

Arkasında emek verdiği binlerce insan onlarca eser bırakarak bunu tescilledi. Buna yakinen şahit olan dava arkadaşlarının da şahadeti ile alnı açık yüzü ak olarak rabbine teslim oldu.

Ruhun şad, makamın cennet olsun yiğit insan!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı