Genel

Bir casus Batı’yı nasıl birleştirdi

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney / Bahçeşehir Kıbrıs Ün. İİSBF Dekanı-Star Açık Görüş

Neredeyse üzerinden bir yıl geçmiş, Avrupa’nın ahvaline değindiğim bir yazımda şöyle demiştim: “Nihayetinde bir le Carré romanında değiliz.” Geçtiğimiz ay yaşadıklarımıza bakıyorum da şimdi pek çoklarımız yeniden yapılandırılmış bir le Carré dünyasında olduğumuzu düşünebilir. Yer bu sefer, 2010’ların sonuna geldiğimiz bu günlerde elbette Berlin’deki loş bir sokak ya da Orta Avrupa’da bir yerlerde gri bir manzaraya açılan bir köprü olmayacak. Artık zenginliklerinin bir kısmını İngiltere’ye transfer etmiş Rusların sokaklarında gezindiği Salisbury’nin işleyen, parıldayan gündüzündeyiz. Biraz önce çaylarını yudumladıkları restoranı terk etmiş eski dünyanın çift yönlü ajanlarından Sergey Skripal ve kızı fenalaşıp bir banka çökmüşler. 4 Mart 2018’de yaşanan bu olay, şüpheli ölümlerle sonuçlanan bir dizi Rusya aleyhine çalışan casus ve/veya muhalif aktörün ortadan kaldırılmasının bir son halkası olarak hoşlanılmayan, tatsız bir eski hikâyenin son sayfası olacakken, birden “beklenilmedik” bir ciddiyetle karşılanıyor. Kısaca talihsiz Skripaller olayı, Avrupa-Atlantik dünyasının Rusya’nın politikalarına daha fazla geçit vermeyeceğini açıkladıkları bir Rusya karşıtı manifestonun başlangıcı haline geliyor.

Yüzlerce Suriyelinin yapamadığını…

Skripal’in başına gelenlerin ciddiyetini küçümsemek istemeyiz. Ama bugün adeta Soğuk Savaş retoriğinin geri dönmesine neden olacak şekilde Rus diplomatlarının sınır dışı edilmesine, karşılığında sınır dışı edilecek Avrupalı ve Amerikalı diplomatlarla beraber zaten kör topal giden Rusya-Batı diyaloğunun iyice azalacağını gösteren işaretlere bakınca insan, yanı başımızda kimyasal silah saldırılarıyla değişik dönemlerde ölen yüzlerce Suriyeliyi hatırlıyor… Yüzlerce, binlerce Suriyelinin yapamadığını bir anda yaptılar, Avrupa-Atlantik dünyasını Trump yönetiminin Rusya’yı izole etme politikası arkasında birleştiriverdiler.

Şimdi ilgili okuyucu şöyle soracak: Trump yönetiminin sabit bir Rusya politikası mı var? Cevap verelim: Trump’ın Putin’i “Dostum” diye nitelendirdiği günler çok gerilerde kalmadı. Gerçi Trump, dostlarını tek tek, bir twitter mesajı ile kurban etmesiyle tanınıyor ve tüm kurban törenlerinden sonra geriye kalan Trump yönetimi askeri-şahin bir hegemonya ekibi olarak Rusya’nın yaptığı/yapabileceği güç gösterilerine imkân vermek istemiyor. İngiltere Başbakanı May’ın Skripal hadisesi sonrası tüm Avrupa-Atlantik dünyasını İngiltere’nin yanında durmaya çağıran konuşmasına ilk destek de bu yüzden, kısa süre önce Avrupalı devleri çelik ithalatı üzerinden döven Trump’tan geldi. Trump yönetiminin İngiltere’nin Rusya karşıtı protestosunu canı gönülden desteklemesinin yarattığı cazibe mi, Rusya’nın Karadeniz-Akdeniz hattında güç gösterisi yapmasının getirdiği sıkıntı mı, yoksa Avrupalıların ABD ile yaşadıkları son çelik krizinde hissettikleri zayıflıkları mı teşvik etti bilinmez; Batı kendi içindeki farklılıkları Rusya karşıtı bu yeni atmosferde askıya almaya karar verdi. Fırsattan istifade NATO’nun da Avrupa-Atlantik dünyası üye ülkelerinin birlikte hareket ettiğini kanıtlamak için ittifak bünyesindeki Rus diplomat sayısını 30’dan 20’ye indirme kararı alması gözden kaçmadı. İttifak’ın bu kararı, eskilerin Şark kurnazlığı diyebileceği bir eğilimi de barındırıyor aslında. Garp kurnazı NATO, Batıya hâkim tüm bu “Putin’e geçit vermeyiz havasında” bazı açıklar olduğunun farkında. Öncelikle NATO ve/veya AB üyesi bazı ülkeler Trans-Atlantik toplumun Rus diplomatları sınır dışı etme kararına şimdilik katılmadı. Türkiye, Avusturya, Portekiz, Malta, Kıbrıs gibi ülkelerin Trans-Atlantik dünyanın Rus karşıtı propagandasında açtığı bu yarayı görünmez kılmak da NATO’ya düştü. Kısaca NATO örgütteki Rus diplomat sayısını 1/3 oranında düşürmek suretiyle İttifak içinde Rus diplomatları sınır dışı etmeyen ülkelerin varlığını gizlemeyi amaçladı. Son zamanlarda hız kazanan Soğuk Savaş günlerine geri dönüyoruz söylemi de sahneye taşınan bu Rusya karşıtı Batı resmini çizmeyi kolaylaştırdı.

Oysa hatırlanacaktır, kısa bir süre önceye kadar iki hatta üç Batı’dan söz etmek mümkündü. Trans-Atlantik dünyanın bir ucunda kendisi de bölünmüş ABD’leri yer alıyordu. Amerika’nın Amerika’yla kavgası, Trump’ın herkesle kavgası o cephede devam ediyor. Güçlü insanlar güçlü Amerika için kurban ediliyor. Artık ezberlediğimiz bir öykü… Amerika, içindeki tüm kutuplaşmalara rağmen, ABD Başkanının çizdiği portreden gurur duyul-mamasına rağmen ABD ekonomisinin gidişinden mutlu. Dolayısıyla kasalar doldukça, ABD ekonomik askeri makinesi, ancak Disney World’de dünyayı steril ve Amerikan standartlarında görecek/görmek isteyecek kuşakları besledikçe ABD Trans-Atantik dünyanın bir ucundan, tekmiş, bütünmüş, birmiş gibi güç gösterileri yapmayı sürdürecek. Hatta Avrupa’nın Batı Avrupa hegemonyasından sıkılmış üyelerini de yanına çekecek. Bu birinci Batı’ydı; ikinci Batı’da kendi ekonomik, siyasi ve politik çıkarlarıyla güzelliklerin ve çirkinliklerin Avrupası yer alıyordu. Goethe-Hitler, Rousseau-Le Pen karşıtlıklarına hiç girmeden, bugünün İkinci Batısını anlamak için Brüksel’in Katalan politikasına bakınız yeter diyorum. Üçüncü Batı; Rusya karşısında Avrupa normlarını hatırlatan ve Brexit ile Avrupa normlarına gerçek çelmeyi takmış olan İngiltere. Uzun bir süredir, bu üç Batı’nın arası açıktı, çıkarları tam uyuşmuyor, birbirlerinden hiç haz etmiyorlardı. Bilindiği gibi, Rusya Federasyonu da bu durumu fırsat bilerek Brüksel ile Washington arasında ortaya çıkan çeşitli sürtüşmelerde Avrupa-Atlantik dünyasının en azından bir kısmını kendi yanına çekecek politikalar izliyordu. Kısaca bölünmüş Batı pastasının üzerinde bir bölünme çizgisini de Rusya atıyor, Batı’nın politika üretmekte paralelize olmasını ümit ediyordu.

Melez çatışma taktiği

Bugün bu ümidi boşa çıkan Moskova’nın durumdan çok memnun olduğunu söyleyemeyiz. Dahası bazı uzmanlar Moskova’nın bir süredir Batı’yı ve rakipleri sıkıştırmak için kullanageldiği melez stratejilerin sonunun geldiğini düşünüyor. Örneğin The New York Times gazetesinde Kadri Ilık, 26 Mart 2018 tarihinde, Rusya’nın uzun bir süredir başvurduğu akıllı inkâr politikasının Skripal hadisesinde kendi limitlerine ulaştığını, hatta geri teptiğini iddia etmekte. Gerçekten de Rusya’nın kimi zaman Ukrayna’da sahaya sürdüğü küçük yeşil adamlarla, taşeron kullanarak devreye soktuğu ve avantaj sağladığı melez çatışma stratejisinin bir ayağı faalin bulanıklaştırılmasına dayanıyor. Gerçekte “kim” “suçtan” sorumlu, yasal ve kriminal delillerle ispat etmek mümkün olmuyor, sadece siyasi bir sağduyu ile parmaklar Moskova’ya doğru dönebiliyor. Nitekim, İngiltere ve Rusya arasında yaşanan son krizde de Skripal ve kızını zehirleyen kimyasal silahı Moskova’nın kullandığına dair mutlak bir kanıt yok. Moskova’nın olağan şüpheli olarak ortada durmasının nedeni, geçmişte adının çeşitli zehirleme vakalarına karışmış olması ve Skripal’in kimliği. Oysa kabul etmemiz gerekiyor ki, melez çatışma stratejisinin ikinci bir ayağı daha vardır ve bu stratejinin işlemesini bu ayak sağlar. “Korku” üzerine odaklı bu ikinci ayak, aslında olağan şüphelinin kimliği ve gücünden kaynaklanır. Küçük Yeşil Adamların kimlikleri, rütbeleri, Rusya’yı resmi olarak gösteren tüm işaretleri silinmiş olsa da arkalarında Rusya olduğunu, Ukrayna’daki mücadelenin aslında ayrılıkçılarla değil Rusya ile mücadele olduğunu herkes biliyordu. Nitekim Rusya Kırım’da Yeşil Adamların arkasından yüzünü göstermişti. Melez çatışmalar, iki tarafın doğrudan karşı karşıya kalıp, mücadelenin maliyetini yükseltmekten duydukları korkuya dayanır. Bugün Skripal hadisesinde Batı, olağan şüpheliyi suçlu ilan etmeye karar verdiyse, sorulması gereken soru şu olmalı: Niçin? Rusya’dan korktukları için mi korkmadıkları için mi? Yoksa ABD’den Rusya’dan daha çok korktukları için mi?

Avrupa’nın çaresizliği

Moskova- Batı ilişkisi Soğuk Savaş sonrasında gelgitli bir ilişkiydi. Rusya bu süreçte sadece Kızıl Ordu’nun God Blessed America’yı söylemesine şahit olmadı, bazı acı ilaçları da (Baltıkların kaybedilmesi, Kosova müdahalesi gibi) yutmak zorunda kaldı. Rusya dişini gösteriyordu göstermesine ama Beyaz Rusya ve Ukrayna üzerinden kriz silsileleri halinde gelen Rus memnuniyetsizliğinden kaynaklı tehditler çok ciddiye alınmıyordu. Rusya’nın diş göstermekle kalmayıp Batı kurumlarının genişlemesine dur dediği 2008 Gürcistan, 2009 ve 2014 Ukrayna krizlerine gelindiğinde ise Avrupa-Atlantik dünyası ilk kez Moskova’nın güçsüzlüğüne dayalı önermelerini sorgulamaya başladı. Kırım ilhak edildiğinde Batı, o güne kadar benimsediği Rusya’ya Öncelik stratejisinin de başarısız olduğuna kanaat getirdi. NATO’nun yeniden İleri Savunma stratejisine geri dönmesi ve Rus-ya’nınA2/AD gücüne karşı yeni bir Rusya’nın sınırlandırılması politikası benimsemesi 2014 sonrası Batı-Rusya ilişkilerinin dönüşeceğinin işaretidir. Rusya’yı sınırlandırmak yüksek sesle dillendirilmeyen motto haline gelir.

Batı yaptırımları 2014 sonrası azalmadan sürüyor. Suudi Arabistan-BAE-ABD yakınlaşması, ABD’nin kendi enerji kaynaklarını bulma, işleme, ithal etmeye öncelik veren yeni enerji doktrini, Rusya için düşen petrol fiyatı, Avrupa’da kaybedilecek pazarlar ve Rublenin erimesi demek. Nitekim Washington LNG vasıtasıyla kendi kaya gazını Avrupa’ya temin ederek Avrupa pazarını Rusya’ya kapatmak için harekete geçti bile.  Uzun süredir -Almanya’nın tüm itirazlarına rağmen Kuzey Akım II’den Avrupa’ya gelecek Rus gazına itiraz ediyor ve yaptırımlarla ekonomik yapılabilirlik şansını öldürüyor. ABD’nin planına göre, zamanla Amerikan kaya gazı karşısında Rus gazı Avrupa piyasasından silinecek, sonuçta hem AB’nin Moskova’ya olan gaz bağımlılığı giderilmiş olacak hem de Washington’un daha pahalı olan kaya gazı Avrupa’ya satılmış olacak. ABD kasasına akan Euroların hayali Trump yönetimini tetikledi ve ABD kaya gazı LNG’sini Baltıklar üzerinden Polonya’ya sevk etti. Bugün birçok merkezi Avrupa ülkesinde Amerikan LNG kaya gazının Rus gazına alternatif olarak görülmesi Trump’ın başarısı olarak değerlendirilebilir.

Avrupa neden direnemiyor?

Bu resme bakan Putin ne düşünüyor, tahmin etmek zor değil.  Rusya sadece okul merasimlerinde Rusya’nın yayılmaya elverişli açık sınırlarıyla ilgili şiirleri küçücük çocuklara okutmakla kalmayacaktı elbette. Moskova, baskı altında dahi Avrupa-Atlantik dünyasının hatalarından faydalana-bilecek derecede becerikli bir aktör olduğunu göstererek, Suriye üzerinden resmen ve askeri olarak Ortadoğu’ya geri döndü. Rusya’yı sınırlandırmak isteyenler için verilmiş küçük bir cevap. Soğuk Savaş’ın süper gücü olmaktan çok uzak olabilir Moskova ama günümüz Ortadoğu’sunda itilaflı tüm jeopolitik ve jeo-ekonomik meselelerin çözümünde kilit bir oyuncu haline gelecek kadar güce sahip. Bu Akdeniz nedeniyle Avrupa’nın kaderinde de söz sahibi olmak demek.

ABD’nin Avrupa’ya Baltıklar, Doğu ve Merkezi Avrupa üzerinden askerleri, füzeleri ve LNG’si ile dönüp, Amerikan silah ve gazını pahalıya Avrupalılara satması Trump yönetiminin simgeleştirdiği hegemonik projenin bir parçası. Artık bu projenin başarılı olmasını, yani ABD’lilerin daha zengin olmasını, Trump kendi siyasi bekasının tek garantisi olarak görüyor. Ancak bu politikaların Batı Avrupa’da memnuniyetsizlik yarattığı da bir gerçek. Bu nedenle de, yazımızın başında bahsettik, 1. Batı ile 2. ve 3. Batı’nın arasının daha da açılması bekleniyordu, bu yönde Avrupa’dan gelen işaretler de az değildi. Ancak, geldiğimiz noktada Batı Avrupa’nın direnme gücünün Rusya’dan daha az olduğunu söylemekte fayda var.

Popülist politikalar Avrupa’yı güçlendirmedi; Avrupa normlarının üstün körü, çifte standartla yorumlanması Avrupa’yı güçlendirmedi; Trump Amerikası Avrupa’yı güçlendirmedi. Nitekim, Avrupa’nın zayıflığı ve bölünmüşlüğü bugün ABD’ye Avrupa ve Rusya’nın arasını açma şansı tanımış-tır. Kısaca sorun melez çatışmalar ve Rus taktiklerinin artık işlememesinde değil, The New York Times’da çıkan yazının aksine sorun -ve ABD için şans- Avrupa’nın ABD baskısından Rusya’nın korkusundan daha çok bunalmış olması. Son krizde ABD’nin İngiltere’nin yanında sadece bir destekçi olarak durmadığını görüyoruz. ABD, krizi adeta sahiplenerek kendi diplomasi kanalları ile Trans-Atlantik dünyayı Rusya’yı yalnızlaştıracak hamleleri yapmaya ikna etmiştir. İkna sürecinin ceza korkusuyla mı, ödül iştahıyla mı işlediğini gelecek günlerde daha net anlayacağız.

 

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close