GenelYazarlardanYazılar

Bir Tarık Buğra Portresi/Edebiyat Karın Doyurmaz

Türk hikâye ve romancılığının büyük isimlerinden biri Tarık Buğra. Hakkında hiçbir ideolojik gruba angaje olmaması ve kafa bağımsızlığını sonuna kadar koruması, başka bir ifadeyle, eserlerinin mevzileri tahkim amacıyla kullanılamaması Tarık Buğra’yı hak ettiği ilgiden mahrum bırakmıştır. Tarık Buğra hakkında vefatından sonra birçok akademik çalışma yapılmış olsa da, bu tür çalışmalar genel okuyucuya yeteri kadar ulaşamamaktadır.

Tarık Buğra, hemen her yazar gibi Tarık Buğra da, ayakta kalıp eserlerini verebilmek için, kendisine en yakın duran, ama aslında yazarlığın en sinsi düşmanlarından biri olan gazeteciliğe bulaşmak zorunda kalmıştır. Yazarın ifadelerine göre, hayatını yazarak kazanmaya karar vermek, aç kalmayı göze almadan mümkün değildir. Tarık Buğra, yazarlıkta ve yazar kalmakta ısrar ettiği için büyük maddî sıkıntılar çeken ve kalemine duyduğu saygı yüzünden sık sık işsiz, yani aç kalan adamdır. Hâlbuki köşe yazarlığı ona göre, yazarlık değildir; aksine, yazarlığa, limon satıcılığı dâhil, bütün işlerden daha aykırıdır. Belki bu yüzden, çalıştığı hiçbir gazeteye sıkı sıkı tutunmamış, ilk fırsatta, hayal ettiği romanları daha rahat yazabilmek için meşhur ‘Allahaısmarladık’larından birini çekip gitmiştir. “Edebiyat Türkiye’de karın doyurmaz. Bunun için elinden yazmak dışında bir iş gelmeyen insanlar yalnız gazetelere sığınabilirler. Gazeteciliğim, köşe yazarlığı dâhil, benim hamallığım ve edebiyatçılığıma mecburi ihanetim oldu. Ekmek parası, ev kirası vereceksiniz, bakkala kasaba para ödeyeceksiniz. Mecburen bu hamallığı yaptım. Tekrar ediyorum, edebiyatçılığım çok şey kaybetti. Çünkü gazetecilik ayrı üslûp ister, ayrı ilgiler ister, tabii asıl önemlisi üslûp meselesidir.”

Sohbetlerinin birinde, geçinmek gibi bir derdi olmadığı için bütün mesaisin romanlarına harcayan Orhan Pamuk’a çok imrendiğini söylemiştir. Kaleminin haysiyetini korumak için gerçek bir titizlik gösteren Tarık Buğra’nın, edebiyat hayatımızdaki, özellikle yakın tarihe resmî tarih tezlerinin dışında bakabilmiş ilk yazarlardan olması bakımından da ayrı bir yeri vardır. Süleyman Tarık Buğra 2 Eylül 1918’de Akşehir’de doğmuş ve çocukluğunun büyük bölümü burada geçmiştir. Ortaokul yıllarında derslerine giren Türkçe hocası Rıfkı Melûl Meriç’le tanışması, yönünü edebiyata çevirmesinde en büyük etkenlerden biri olmuştur. Rıfkı Melül Meriç, Akşehir’deki araştırmaları sonunda, divan şiirimizin önemli isimlerinden Şeyyad Hamza’nın kabrini bulmuş ve bu çalışmaları sonunda çok önemli bir eserler vücuda getirmiştir.

İstifayı basıp gittiği gazete ve dergilerdeki ‘Allahaısmarladık’larıyla meşhur olan Tarık Buğra, Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 26 Şubat 1994 günü hayata gözlerini yumar. Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilir. O bize kavgadaki en önemli cephenin edebiyat olduğunu öğreten yazarlarımızdandır.

İstanbul’da Bir Akşehirli

Konya Lisesi’nden 1936 yılında mezun olan Tarık Buğra, diploma derecesi pekiyi olduğu için, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne imtihansız alınmıştır. Henüz on sekiz yaşındadır ve sorumluluk duygusundan tuhaf bir şekilde koparak kahvelerde, meyhanelerde

“muharrirlik” aramaya başlamış, hem de tek satır yazmadan, sadece notlar alarak yazacağı şaheserler için ipuçları aramıştır. İstanbul’daki ilk günlerinde eski Türkçe hocası Rıfkı Melâl Meriç’le karşılaşması, Tarık Buğra’nın hayatındaki önemli dönüm noktalarından biridir. Akşehir’den öğrencisi olan genç edebiyat heveslisini alıp Küllük Kahvesi’ne götüren Meriç de eski bir Tıbbiyelidir ve Tıbbiyelilik ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiştir. Akşehirli tıp talebesi, ilk defa Rıfkı Melül’le gittiği Küllük kahvehanesinde İbnülemin Mahmud Kemal(Büyük edebiyat tarihçisi), Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’la karşılaşmıştır. Tarık Buğra bu vesile ile ünlü bilim adamlarını ve yazarları tanır ve kısa sürede büyüsüne kapıldığı bu kahvenin en sadık müdavimlerinden biri haline gelir. Küllük ve Beyazıt-Lâleli- Şehzadebaşı üçgenindeki diğer kahveler, 1930’lu yıllarda en parlak dönemini yaşayan, ancak 1940’ların sonlarına kadar varlığını devam ettiren Esafil-i Şark’ın mekânlarıdır. A. Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında “Esafil-i Şark”, kendiliğinden oluşmuş bir aydın topluluğuna erilen bir addır. Aralarında eğitimciler, muharrirler, müderrisler, şairler, yazarlar, hekimler, hatta avare denilecek türden insanlar da vardır. Kelime manası ‘Doğu’nun Sefilleri’ olarak çevrilmektedir.

Tarık Buğra, Küllük Kahvehanesi’ni Tercüman’da 6 Ekim 1974’te çıkan “Küllük” başlıklı yazısında da anlatmıştır. Küllük: Beyazıt Camii’nin türbe kapısı dışında, çay bahçesi gibi bir yerdir. Bilhassa yaz tatilinde üniversite ve lise hocalarıyla memleketin birçok fikir ve sanat adamlarının uğrak yeridir. Tanpınar’ın da Saatleri Ayarlama Enstitüsünde uzun uzun anlattıkları bu kahvelerin müdavimleri, Birinci Dünya Harbi’nin bütün acılarını yaşamış ve giderek hayata mizahın penceresinden bakarak rahatlamayı itiyat edinmiş aydınlardır. Aslında her biri bir ayaklı kütüphanedir. Ciddî meselelerden söz edenlere bu kahvelerde “Nizamiâlemciler” denmektedir. Tarihten Bergson felsefesine, Aristo mantığından Yunan şiirine, psikanalizden ispritizmaya, politikadan müstehcen hikâyelere kadar her şeyin konuşulduğu bu kahvelerde kavgaya yer yoktur. Biri kavga çıkarmışsa, mutlak şehir hayatına intibak edememiş, kaba içgüdülerini yenememiş Şiş Taifesi’ndendir. Tarık Buğra, İstanbul’a gelir gelmez kendini işte bu ortamda bulmuş ve hemen havasına girmiştir. Küllük’teki bu havaya ister istemez kapılan genç edebiyat heveslisi, edebiyatın içinde iyiden iyiye mayalandırmaktadır. Sonraları bir hikâyesinde anlatacağı Küllük, Tarık Buğra’ya göre, tek başına bir devirdir: Küllük, Darülfünun’un tamamlayıcısı, hattâ başlı başına bir üniversite kabul edilmektedir.

Tıbbiyeye Elveda

Beyazıt’ta Küllük, Şehzadebaşı’nda Darüttalim gibi kahvelerde muharrirlik ararken yılsonu gelip çatmış, dersleri takip etmediği için imtihanlara girmeye lüzum görmeyen Akşehirli tıp talebesi sınıfta kalmıştır. Bu yüzden Tıp Talebe Yurdu’ndan atılır. Asıl sıkıntılı günler şimdi başlamıştır. Babası Mehmet Nâzım Bey’den para istemeye de yüzü tutmayan Tarık Buğra, bazı yaz gecelerinde parklarda sabahlamak zorunda kalmış, bir buçuk ay kadar da Küllük’te sandalyeleri birleştirip tavlayı yastık ederek yatıp kalkmıştır. Lise onuncu sınıfta yazar olmaya karar veren ve “Yazarın mekânı tavan arasıdır, kaderi yarı aç yarı tok yaşamaktır” diyerek yola çıkmıştır. Milliyet’teki “Sanat Hareketleri” köşesinde ileriye dönük hiçbir hesabı gözetmeden yazdığı eleştiriler yüzünden bir yığın düşman kazanan Tarık Buğra, sergilediği bu şahsiyetli tutumu “Düşman Kazanma Sanatı” olarak tarif edecek ve yıllar sonra, yazılarından bir kısmını bu adla kitaplaştıracaktır.

Tarihe Yeniden Bakma Teşebbüsü

Tarık Buğra, Millî Mücadele’ye, Akşehir’de babası Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkarırken farklı bir gözle bakmaya başlamış olmalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi’ne muhalefet ederken, partinin düşünsel mayasını taşıyan resmî tarih algısını sorgulamak ve İstiklâl Savaşı’nın romanını bu açıdan yazmak ihtiyacını hissettiği muhakkaktır.

İstiklâl Savaşı hakkında o güne kadar roman yazan bütün yazarların, bu konuya, “her şey olup bittikten sonra ortaya çıkan ölçü ve kıymet hükümlerine göre, yani resmî görüş nasıl bakılmasını istiyorsa öyle baktıklarını” düşünen Tarık Buğra, bunun sadece insana değil, sanata da aykırı olduğunu düşünmüştür. Tarık Buğra, 1963 yılında, yani resmî ideolojinin kültürel atmosfer üzerindeki etkisinin iyiden iyiye hissedildiği bir zamanda, Küçük Ağa’yı önce Yeni İstanbul’da tefrika ettirmiş, sonra kitap olarak çıkarmak suretiyle, yazarlık hayatı adına ciddi risk almış bir yazardır. Yani bir yazar olarak resmî tarihi ilk defa ciddî bir biçimde sorgulamakta, “resmî söylem” in dışından konuşmaktadır.

Romanın kahramanı olan İstanbullu Hoca, hem bir din adamıdır, hem de Kuvâyi Milliye muhalifidir. Yani resmî görüş açısından bakılırsa, hemen asılması gereken bir adamdır. Hâlbuki o, en az Kuvâyi Milliyeciler kadar vatanseverdir, fakat altı yüz yıllık bir geleneğe bağlı bir vatanseverdir. Tarık Buğra’nın yakaladığı bu dram, Küçük Ağa’yı güçlü bir roman olarak görmek için önemli bir niteliktir.

Suya Düşen Dergi Projesi ve Televizyon

Tarık Buğra, “Dergi Çıkarmak” başlıklı yazısında, kendisi de dâhil olmak üzere bir yığın “meçhul dâhi”nin yeni bir dergi çıkarmaya nasıl karar verdiklerini anlatmaktadır. 1950’lerin başında, genç şair ve yazarların eserlerini yayımlayabilecekleri Varlık’tan başka dergi yoktur. Aralarında Sait Faik’in de bulunduğu genç dâhilerin Çiçek Pasajı’ndaki Lüks adlı birahanede yaptıkları haftalık toplantılardan birinde, dergi çıkarma tasavvuru nihayet ciddi bir şekilde gündeme alınır. Dergi çıkarma projesinde ilk su koyuveren devrin bir diğer büyük hikayecisi ve yakın dostu Sait Faik olmuştur. “Ben yokum arkadaş!” deyip gerekçesini de şöyle açıklar: “Varlık’ın hikâye başına verdiği yedi buçuk lirayla geçiniyorum. Eğer orayı küstürürsem, çıkaracağımız dergiyi de yürütemezsek, benim hâlim ne olur?”

Tarık Buğra, 1983’te Tercüman’da tefrika edilen ve hemen ardından kitaplaştırılan Osmancık’tan sonra başladığı romanlarını tamamlamaya pek fırsat bulamamış, daha çok siparişlerle ve televizyon dizisi olarak çekilen romanlarının senaryolarıyla uğraşmıştır. Televizyon dizisi hâline getirilen ilk romanı İbiş’in Rüyası’dır ve TRT Televizyonu’nda on bölüm hâlinde yayınlanmıştır (17 Kasım 1979-19 Ocak 1980). Yücel Çakmaklı’nın yönettiği 25 Mart-13 Mayıs 1984 tarihleri arasında ekrana gelen 8 bölümlük Küçük Ağa dizisi geniş kitleler tarafından büyük bir ilgi ve heyecanla seyredilmiştir. Yücel Çakmaklı, Küçük Ağa’daki başarısından cesaret alarak Osmancık’ı da Kuruluş adıyla 12 bölümlük bir televizyon dizisi hâline getirmiştir. 10 Ocak-27 Mart 1988 tarihleri arasında televizyonun birinci kanalında gösterilen Kuruluş, Türk televizyon tarihin en büyük ve en çok tartışılan prodüksiyonlarından biri olmak bakımından ayrı bir önem taşır. Tarık Buğra’nın televizyon macerası, Yağmur Beklerken dizisiyle sona erecektir. Ölümünden önce tamamlayamadığı yarım kalmış bir Mimar Sinan senaryosu ve Mehmet Akif’in hayatını ele alacağı bir roman çalışması da vardır.

Tarık Buğra, kendisine ısmarlama bir oyun olan, Sakıp Sabancı’nın hayatını anlattığı Patron piyesi ile de son yıllarına kadar koruduğu çizgisiyle çelişecek bir işe imza atmıştır. Ayvazoğlu’na göre, bunu ancak büyük bir yazara yaşlılık döneminde yaşatılan geçim

sıkıntısıyla açıklamak mümkündür. Patron piyesi, 2001 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nca Zafer Karaokay yönetmenliğinde sahneye konulmuş, ancak oyunda rol alan oyunculardan Ali Sürmeli tarafından Taksim Sahnesi’nde yapılan galanın ardından protesto edilmiştir. Bu skandal, o günlerde basında günlerce yazılıp çizilmiştir. Bu piyesin metni 1994’te Ötüken Neşriyat tarafından 168 sayfalık bir kitap hâline dönüştürülmüştür.

Bir Türkçe Savaşçısı

Biyografisinden de anlaşılan, Tarık Buğra ömrünün sonuna kadar Türkçeyi kendine dert edinen yazarlardandır. Mücadelesine uzun yıllar Hisar dergisinde devam etmiştir. Mehmet Nâzım ve Süleyman Yücel müstear adlarını kullandığı polemik yazılarıyla öztürkçe taraftarlarını fena hâlde öfkelendirmiştir. Özellikle Öztürkçe Masalı ve TDK’nın Otopsisi başlıklı yazıları son derece dikkat çekicidir. Bu yazıların ilkinde; “Biz de biliyoruz ‘Şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hattâ bir köy evinden bir sıva parçası dahi dökülmez. Ama şehir kelimesini bir kere gömdük mü, Tanpınar’ın bir büyük eseri, yani Türk kültürünün o eşsiz Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında kaybolup gitmişe benzer.” şeklindeki ifadeleri çok manidardır. Buğra, öztürkçeciler için yenilir yutulur cinsten olmayan eleştirilere sahiptir. Tarık Buğra’nın Hisar’ın Nisan 1967 tarihli sayısında çıkan TDK’nın Otopsisi başlıklı yazısı da cevap verilmesi hiç de kolay olmayan tespitlerle doludur.

Edebiyat ve Din

Biyografisinden hareketle Tarık Buğra’nın, asıl manasında dindar bir insan olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak, özellikle çocukluğunda ailesinden aldığı sağlam dinî terbiye sayesinde, yetiştiği toplumun inanç temellerine sonuna kadar bağlı ve saygılı kalmıştır. Üstelik dikkat ve tecessüsünü Küçük Ağa’dan Osmancık’a uzanan bir dizi romanla taçlandırmıştır. Toplumun zarurî bir realitesi olan dini yok sayan bir yazarın o topluma derinliğine nüfuz etmesinin mümkün olmadığını düşünen Tarık Buğra’ya göre, büyük yazarlardan hiçbiri dine karşı kayıtsız kalamamıştır. Nitekim Tarık Buğra’ya göre, Hıristiyanlık olmasaydı, Dostoyevski de olmayacaktır.

Kaynakça:

Enes Günaslan. (2019). Beşir Ayvazoğlu’nun Hayatı, Sanatı ve Eserleri Üzerine Bir Araştırma. Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep Üniversitesi, 2019.

Beşir Ayvazoğlu. (2018). Büyük Ağa: Tarık Buğra. Kapı Yayınları, İstanbul.

Türk Edebiyatı. (1993). (Muhsin Karabay’ın Röportajı), s.28.

Muhtar Tevfikoğlu. (1986). Rıfkı Melül Meriç. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Tarık Buğra. (1990). Bu Çağın Adı. Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.214.

Tarık Buğra. (1979). Düşman Kazanma Sanatı. Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.354.

Tarık Buğra. (1989). Yarın Diye Bir Şey Yoktur. Ötüken Neşriyat, İstanbul, s. 96.

Tarık Buğra. (1992). Politika Dışı. Ötüken Neşriyat, İstanbul, s. 245.

Tarık Buğra. (1979). Düşman Kazanma Sanatı. Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.103.

https://www.karar.com/yazarlar/besir-ayvazoglu/esrafil-i-sarkkuzgun-acar-ve-kuslar-1543 (03.04.2019).

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir