GenelYazarlardanYazılar

Bizim Öz Musikimiz

Musiki kültürümüz ve tarihine yönelik vukufiyeti üzerinden Yahya Kemal hakkında ulaştığımız notlara göre, musikimiz üç büyük eser etrafında kemale erişmiştir. Meragalı Abdülkadir’in Segâh Kâr’ı, Itrî’nin Nevakâr’ı ve Dede’nin Ferahfezâ Ayin’i. Bu üç büyük eser, medeniyetimizin sadece üç ayrı çehresini değil, aynı zamanda bütün bir tarihi de verirler. [1]

Daha sonra Tanburi Cemil Bey’in tanburundan, kemençesinden nice taksimler, peşrevler, saz semâîleri, şarkılar dinleyen Yahya Kemal, oradan musikimizin zengin dünyasına açılarak Itrîye, Hâfız Posta, Seyyid Nuh’a, Zaharya’ya, İsak’a, Dede Efendi’ye, Sadullah Ağa’ya ulaşmış, daha önemlisi bu musikiden anlamayanların bizi anlayamayacakları kanaatine varmıştır.

Peyami Safa, 1926 yılında, gazetelerde şiddetlenen alaturka-alafranga tartışmaları sırasında açıkça Türk musikisinin yanında yer alır. Bu tartışmalarda Batıcılar, Türk musikisinin bir meyhane musikisi olduğunu, herhangi bir Türk musikisi eserini, beş on kişinin beraberce icra edemeyeceğini, kemanlarda yay taksimatının bile bulunmadığını iddia etmektedirler. Türk musikisinin yaşaması için olağanüstü bir mücadele veren Dr. Osman Şevki Uludağ, [2]bu iddiaların doğru olmadığını göstermek için, aynı yıl Türk Ocağı’nın bir faaliyeti olmak üzere, 126 kişilik bir icra heyetinin yer aldığı muhteşem bir Türk musikisi konseri düzenler; sazlardan on yedisi kemandır. Hakkı Süha Gezgin’in “Musikimizin Sakaryası” başlıklı yazısıyla selâmladığı konser beklenmedik ölçüde büyük bir başarı kazanmıştır.

1926 yılında gazetelerdeki şiddetli alaturka-alafranga tartışması dikkatle incelenirse, bu tartışmanın özellikle Darülelhan’ın Türk musikisi kısmının kaldırılmasına zemin hazırlandığı anlaşılmaktadır. Peyami Safa, bir Türk musikisi taraftarı olarak, Doğu-Batı meselesini enine boyuna tartıştığı Fâtih-Harbiye adlı romanını o günlerin atmosferinde yazar. Fâtih-Harbiye tramvayının birbirine bağladığı Fâtih semtinin Doğu’yu, Harbiye’nin ise Batı’yı temsil ettiği romanın kahramanları Şinasi ile Neriman, Darülelhan’ın Türk musikisi kısmında okumaktadırlar. Ancak bu romanı yazdığı günlerde Türk musikisinin yanında yer alan Peyami Safa’nın birkaç yıl sonra, Türk musikisine karşı tavrında büyük bir değişiklik görülür. Ağabeyi İlhami Safa’yla birlikte çıkardığı haftalık magazin dergisi Hafta’da Türk musikisi aleyhinde yayın yapmaya başlar. Hafta dergisinde çıkan yazıda, günün en faal saatlerinde, insanın yaşama hamlesini kırmak için bestelenmiş mersiyelere yahut cenaze havalarına benzeyen “alaturka” şarkılarla ilgili eleştiriler yapıldıktan sonra şöyle devam edilir:

“Bu satırları yazdığımızdan iki ay sonra Gazi’nin bütün millî dileklere mihrak olan gür sesi, bugün yüzümüzü ağartacak bir musikimiz olmadığını tebliğ etti ve Dâhiliye Vekâleti’nin tavsiyesi ile Ankara ve İstanbul radyoları da bu sarı benizli, can çekişen hasta iniltilerine derhal nihayet verdi. Küçük büyük bir sürü çalgılı kahvelerde yeni türeyen acayip ses oyunlarının ne Batı, ne Doğu, ne de Türk musikisiyle alâkaları vardır: “Güfteleri alelâde kaldırım muaşakalarının sefil edebiyatına, besteleri de gerek melodi, gerek usul olarak bulanık ve melez birtakım yarı hayvanî duygulara tercüman olan”, üstelik bir de millî sıfatını takınan bu düzmece müzik, Türk ruhunun ifadesi olamaz.” [3]

Tanburi Cemil Bey’in oğlu Mesut Cemil’in -ki Peyami Safa’nın çok yakın dostlarından biridir- Türk Düşüncesi’nin ilk sayısında yayımlanan “İki Musikinin Tek Kaynağı” başlıklı yazısında “Bir Buhurizade Mustafa Itri Efendi ile bir Bach, bir Hammamizade İsmail Dede Efendi ile bir Beethoven arasında fark yoktur.” demektedir. Nurullah Ataç üzerinde de kısaca durursak, divan şiiri ve musiki karşısındaki tavrı dikkat çekicidir. “Seninle de, sensiz de yaşanmıyor” [4] cümlesiyle özetlenebilecek bir Batıcı olan Ataç’ın bu yaklaşımı aslında çağdaşlarının çoğu tarafından itiraf edilemeyen bir duyguyu ve çelişkiyi ifade etmektedir. Kendi neslinin Bâkî’yi gerçek çehresi ve büyük zenginlikleriyle Ataç’tan öğrendiğini söyleyen327 Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu cümlesi de dikkate değer bir nitelik taşımaktadır: “Mesele behemehâl yenide değil. Gençleri seviyorum, fakat canım şiir okumak isteyince Bâkî Efendi’yi açıyorum.” [5]

Şimdi tam yeri değil mi Yahya Kemal üstadın Itrî şiiri için:

ITRÎ

Büyük Itrî’ye eskiler derler,

Bizim öz mûsıkîmizin pîri;

O kadar halkı sevkedip yer yer,

O şafak vaktinin cihangîri,

Nice bayramların sabâh erken,

Göğü, top sesleriyle gürlerken,

Söylemiş saltanatlı Tekbîr’i.

 

Tâ Budin’den Irâk’a, Mısr’a kadar,

Fethedilmiş uzak diyarlardan,

Vatan üstünde hür esen rüzgâr,

Ses götürmüş bütün baharlardan.

O dehâ öyle toplamış ki bizi,

Yedi yüz yıl süren hikâyemizi

Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.

 

Mûsıkîsinde bir taraftan dîn,

Bir taraftan bütün hayât akmış;

Her taraftan, Boğaz, o şehrâyîn,

Mâvi Tunca’yla gür Fırât akmış.

Nice seslerle, gök ve yerlerimiz,

Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz,

Bize benzer o kâinât akmış.

 

Çok zaman dinledim Nevâ-Kâr’ı,

Bir terennüm ki hem geniş, hem şûh:

Dağılırken “Nevâ”nın esrârı,

Başlıyor şark ufuklarında vuzûh;

Mest olup sözlerinde her heceden,

Yola düşmüş, birer birer, geceden

Yürüyor fecre elli milyon rûh.

 

Kıskanıp gizlemiş kazâ ve kader

Belki binden ziyâde bestesini,

Bize mîrâsı kaldı yirmi eser.

“Nât”ıdır en mehîbi, en derini.

Vâkıâ ney, kudüm gelince dile,

Hızlanan mevlevî semâıyle

Yedi kat arşa çıkmış “Âyîn”i.

 

O ki bir ihtişamlı dünyâya

Ses  ve tel kudretiyle hâkimdi;

Âdetâ benziyor muammâya;

Ulemâmız da bilmiyor kimdi?

O eserler bugün defîne midir?

Ebediyyette bir hazîne midir?

Bir bilen var mı? Nerdeler şimdi?

 

Öyle bir mûsıkîyi örten ölüm,

Bir tesellî bırakmaz insanda.

Muhtemel görmüyor henüz gönlüm;

Çok saatler geçince hicranda,

Düşülür bir hayâle, zevk alınır:

Belki hâlâ o besteler çalınır,

Gemiler geçmeyen bir.


[1] Ahmet Hamdi Tanpınar. (2001). Yaşadığım Gibi. Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 359.

[2] Osman Şevki Uludağ: Türk asker, doktor, tıp tarihçisi, besteci, siyasetçi, yazar. 1964’te İstanbul’da vefat etmiştir.

[3] Bize Nasıl Bir Musiki Lâzımdır. Hafta, S.33, 1934. ve Türk Düşüncesi, c.5, S. 25, Aralık 1955.

[4] Nurullah Ataç. (1958). Okuruma Mektuplar.Varlık Yayınları, İstanbul, s. 8.

[5] Ahmet Hamdi Tanpınar. Edebiyat Üzerine Makaleler. s.84 ve s.416.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı