GenelYazarlardanYazılar

Bölgemizde Hızlanan Gelişmeler ve Türkiye’deki Stratejik Seçim

Son zamanlarda bölgemizde yaşanan ve stratejik öneme sahip gelişmeleri birkaç aşamada değerlendirebilmek mümkün.Öncelikle Türkiye’nin ideolojik (“Ilımlı İslam”) taşeronluğunda “Arap baharı” sürecinin doğru okunması çok önemlidir.Söz konusu süreçte Batı/ABD’nin strateji değişiklikleriyle paralel olarak bölgede ve özellikle Türkiye düzleminde gündeme gelen operasyonlar , dolayısıyla “algı yönetimi” çabalarının doğru tanımlanamaması, anlamlandırılamaması duruşları etkilemiştir.ABD’nin Kaos Stratejisi ile birlikte bölgedeki strateji savaşları yeni bir zeminde devam etmektedir.Rusya-Türkiye-İran üçlüsünün ortak çıkarlarının ortaya çıkarttığı Astana/Soçi görüşmeleri/zirvelerinin özellikle Suriye’de oluşturduğu yeni dengeler, önemli sonuçlar doğurmuştur.Lakin bölgede ABD’nin de dahil olacağı bir mutabakatla nasıl bir sonuca doğru yol alınacağı Astana-Cenevre hattında merak konusu olmaya devam etmektedir…
Rusya-Türkiye-İran üçlüsünün Batı/ABD’nin stratejik adımlarına karşı mutabakatlarını devam ettirmek suretiyle ciddi bir direnç sergilemeleri, yeni gelişmelerin beklenilmesine neden olmuştur.Her ne kadar ABD ve AB ülkelerinin çıkarlarının farklılaşması giderek belirginleşiyor olsa da -gelinen aşamada- söz konusu güçler ve dahil oldukları NATO’nun açıklamaları Rusya’yı tehdit etmektedir.Stratejik tercihlerine göre ABD ve Batı’nın İran’a bakışları değişkenlik göstermekle birlikte -son planda- İran’a yönelik hesaplar da giderek ciddi tehditler içermektedir.Kurulduğu günden bu yana yönünü Batı’ya dönmüş olan ve NATO üyesi Türkiye de değişen dünya ve bölge dengelerinin açtığı alanda -zaman zaman- güvenlik ve gelecek kaygıları yaşamaktadır.Nitekim Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygılarını en üst düzeyde yaşadığı bir dönemden geçtiği ve yeni şartların avantajlarını kullanarak bir mücadele yürüttüğü çok açıktır.Bazılarının hatalı okumalarına karşın Türkiye bu mücadelesini uluslararası hukuk/sistem içinde kalarak ve “meşruiyet” sınırlarını aşmadan yapmaya çalıştığı da çok net olarak görülmektedir…
Rusya-ABD, Rusya-İngiltere, Rusya-Avrupa arasındaki kısmi hesaplaşmalar, karşılıklı hamleler değişen dünya şartlarında yeni bir manzara ortaya çıkarmakta.Ve son zamanlarda Türkiye ile Rusya’nın tehdit algılamalarındaki benzerlikler, bunun İran’a yönelik ABD-İsrail-Suudi Arabistan koalisyonunun sıkıştırma planlarıyla bağlantısı doğru okunduğunda, sürecin bir yerlere doğru evrildiğini görmemek mümkün değil.Bölgedeki özellikle Suriye merkezli ortak çıkarın ötesine geçen Türkiye-Rusya ilişkilerinin dönemsel/konjonktürel niteliğini de küçümsememek gerekir.Öyle ki Türkiye’nin Afrin harekatı öncesi ve sonrası yaşananlar, “üç”lü zirvenin hemen öncesinde Putin’in Türkiye’ye gelerek Erdoğan ile birlikte “Akkuyu Nükleer Santrali”nin temel atma törenine şahitlik etmeleri -her şeye rağmen- bölgede önemli sonuçlar ortaya koymakta…
Şüphesiz bölgedeki küresel ve bölgesel güçlerin her birinin kendine göre bir hesabı söz konusu.Bu çerçevede Türkiye’nin Zeytin Dalı operasyonu kritik öneme sahip.Afrin operasyonu, her ne kadar bölgedeki strateji savaşları açısından ihmal edilemeyecek öneme sahip olsa da onun da ötesinde söz konusu harekatın bazı gelişmelere kapı aralayabilecek niteliğine de dikkat çekmek gerekmektedir.Nitekim gelinen bu aşamada, ABD ve birlikte hareket ettiği güçlerle Türkiye ilişkilerinin nasıl bir seyir izleyeceği Rusya-Türkiye ilişkilerinin geleceğini de etkileyecektir.Özellikle de değişen bölge ve dünya şartlarının açtığı alanda Türkiye’nin dengeci politikalarının bundan sonraki geçerliliğini belirleyecektir.Unutulmamalı ki tıpkı diğer küresel ve bölgesel güçlerin eski konum ve misyonlarıyla değerlendirilemeyeceği gibi Türkiye’nin de eski Türkiye olmadığı çok açıktır…
Zira Türkiye, değişen şartların açtığı alanda -tarihi ve stratejik derinliğini kullanarak- kendi güvenliği ve geleceğini öncelemekte ve bunu yaparken de değişim ve dönüşüm süreci yaşayan küresel güç dengesini dikkate alan bir yaklaşım sergilemeye devam etmektedir.15 Temmuz sonrası “Güvenlik Strateji”sini değiştiren Türkiye, terörle mücadelede artık “savunma” yerine kendine tehdit olarak gördüğü unsurlarla konuşlandıkları yerde mücadeleyi esas almaktadır.İçerideki aktif/etkin mücadelenin yanında, sınırları dışında da -Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarında olduğu gibi- terör örgütleriyle mücadeleden çekinmemektedir.Ve tüm bunları “üç”lü koalisyonla vardığı mutabakatların açtığı alanda, “dengeci” politikaların imkanlarıyla gerçekleştirebilmektedir.Şüphesiz bu durum ABD ve Batı ülkelerini rahatsız etmekte, düşündürtmektedir.Nitekim, yakın geçmişte başarısız olan algı yönetimi çabaları ve operasyonlar sonrası ABD ve Batı ülkelerini yeniden bir değerlendirme yapma mecburiyeti hissetmeye başladılar bile.Bunun emareleri yeterli netlikte olmasa da dikkatli gözlerden kaçmamaktadır…
Bahse konu küresel güçlerin Türkiye’yi yanına almak, yeni bir zeminde birlikteliklerini devam ettirmek adına hamleler yapmaları, imkanları değerlendirme gayretleri, Rusya ile Türkiye’nin ilişkilerini nasıl bozacaklarıyla ilgili fırsatları kollamalarını, İran’a yönelik sıkıştırma alanlarında Türkiye’yi yanında görme arzularını çeşitli vesilelerle dillendirmelerine neden olmaktadır…
Bu bağlamda eski dünyanın çift yönlü ajan örneklerinden biri olan Sergey Skripal ve kızının zehirlenmesi olayı ekseninde yaşanan gelişmeler ve sonrası doğru okunmalı.Bir bakıma Skripal olayı , Avrupa ile Atlantik dünyasının ciddi handikaplar yaşadığı bir dönemde Rusya karşıtı bir duruşu gündeme taşıma ve mevcut durumu lehlerine değiştirmeye yönelik bir hamleydi.”Arap baharı”ndan bu yana ABD/Batı’nın Kaos Stratejisi ile Suriye’de güçlenen Rusya’yı sıkıştırma ve her cephede tedirgin etmek adına bir adımdı.Kuşkusuz bu gelişmelerin Trump yönetiminde sabit bir Rus politikası olmadığı tartışmalarının gündemde olduğu bir zamanda olması manidardır.Aynı zamanda ajan krizinde ABD’nin İngiltere’nin yanında yer alması, sadece bir destek olmanın çok ötesinde Trans-Anlantik dünyayı Rusya’ya karşı bir araya getirme çabası olarak algılanması aceleci bir çıkarım olarak değerlendirilebilir.Ve geçmişte de hiçbir ahlaki ve ilkesel kural tanımayan Esad’ın kimyasal saldırıları karşısında tepki göstermeyen, bir yolunu bulup Rusya ile anlaşmayı yeğleyen ABD’nin, bu kez, kimyasal saldırıyı bölgedeki dengeleri kendi lehine değiştirme hamlesi için fırsat olarak görmesi düşündürücüdür.Bu vesileyle Rusya ve İran ile Suriye konusunda mutabakatlarına rağmen Türkiye’nin de bölge politikalarında sabıkalı müttefikleriyle aynı yerde durması ise kimseyi aldatmamalıdır.Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un iddialarının aksine Türkiye, kendi politikası ile uyumlu bu duruşu ile ne yaptığının farkında gözükmekte, Rusya da Türkiye’nin bu tavrının ne anlama geldiğinin ayırdında gözükmektedir…
Uluslararası sistemdeki yeni denge arayışları bağlamında stratejik öneme sahip Suriye/bölgede kritik gelişmelerin yaşanıyor olmasına hayret etmemek gerekir.Duma’da yaşanan kimyasal saldırıya karşı ABD,Fransa ve İngiltere’nin Suriye’ye yönelik bombardımanları, bu vesileyle Rusya ve İran’a yönelik güç kullanımı tehditleri, yaşananların sadece Suriye düzleminde ele alınamayacağını, bölgesel ve küresel düzlemdeki denge arayışlarının bir parçası olarak okunması gerektiğini ortaya oymaktadır.Rusya ve İngiltere arasındaki ajan krizi, Çin ile ABD arasındaki ticaret krizlerine başka “savaş”ların da ekleneceği ve bunların küresel bir dengeye ulaşıncaya kadar devam edeceği öngörülebilir.Uluslararası sistemdeki belirsizlikler ve yeni güç dengesi arayışlarının -özellikle Türkiye gibi- stratejik öneme sahip bölgesel güçlerin, güvenlik ve gelecek kaygısıyla yeni arayışlara girmesi de doğal karşılanmalıdır.ABD’nin kendi iç dengelerindeki hareketlilik ve “güç zehirlenmesi”nin tezahürü olarak stratejik hatalarını telafi etme, müttefikleriyle ilişkilerini yeni bir zemine oturtma çabalarının ise bölge dinamikleriyle çelişen bir niteliğe sahip olduğunu ıskalamadan gelişmeleri değerlendirme gerekliliğinin de altını çizmek kaçınılmazdır.Türkiye başta olmak üzere gelişmeleri doğru okuyabilen güçler, ABD’nin bölge gerçeklikleriyle uyumlu olmayan adımlarıyla, eski müttefikleriyle yeni bir zeminde müttefiklik ilişkilerini oluşturabileceğine de inanmadıkları bir gerçeklik.Her ne kadar Türkiye’nin ABD/Batı ile derin bağlantıları konuyla ilgili somut radikal gelişmeleri engelliyor olsa da değişen bölge ve dünya şartlarında “çok kutuplu” bir dünya dengesine doğru yol alınırken mevcut durumun devam etmeyeceğini görebilmek zor değildir…
Türkiye’nin süreci doğru okuma, müttefiklerine güvenemeyeceğinin farkında olarak adımlar atmasına ve “denge politikaları”nı önemseyerek yoluna devam etmesine karşın ABD’ndeki Şahinler de Türk-Amerikan ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunu hatırlamış gözüküyorlar. Dolayısıyla makul bir çizgide yeni bir ilişki biçimi geliştirmenin yollarını arıyorlar.Ne var ki ABD’nin bölgedeki stratejisi, Suriye/bölgede DEAŞ ile mücadele bahanesi arkasına saklanarak Türkiye’yi tehdit eden terör örgütlerinin neredeyse tamamıyla iş tutuyor olması gerçekliği, bu arayışı engellemektedir.Her ne kadar ABD gibi Türkiye de mevcut şatlarda -makul bir çizgide- ilişkileri devam ettirme gereğinin farkında olsa da böyle bir ilişkinin kurulması kolay gözükmemektedir…
DIŞ POLİTİKA İLE İÇ POLİTİKANIN İÇ İÇE GEÇMESİ VE STRATEJİK BİR SEÇİMİN ANLAMI
“İç politika ile dış politikanın en iç içe geçtiği, aynı olduğu bir dönemi yaşıyoruz”… tesbiti, gerçekten 24 Haziran 2018 seçimlerinin yapılacağı zaman dilimi için anlamlı…MHP’nin teklifiyle AKP/AK Parti’nin kabulüyle gündeme gelen erken seçim, Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygıları ve bölgesel gelişmeler açısından çok büyük önem arzetmektedir.Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulusal güvenlik” sorunlarının seçime kadarki 15 aylık sürede nerelere doğru evrileceğinin belirsizliğinin erken seçim kararına gerekçe olarak gösterilmesi dışarıdan bakıldığında anlamlı gözükmektedir.Bu kararın özüne/esasına bakıldığında karşımıza böyle bir gerçeklik çıkmaktadır.Konunun magazin boyutu; böyle bir kararın oluşumunu arka planı, MHP ile AKP’nin önceden anlaşıp anlaşmadığı hususları bizce politik bir tartışmada detay olmaktan öte bir anlam taşımamalı…Erken seçim kararının gerekçesiyle ilgili yorumun doğruluk derecesi ve/veya abartılı bir tesbit olup olmaması muhakkak tartışılabilir.Ancak 24 Haziran seçimlerinin Türkiye’nin değişim ve dönüşüm sürecinin kritik bir aşamasında, normal seçimlere yaklaşık 15 ay kala alınmasının ciddi gerekçeleri olması gerekmekte…Zira siyasi sistem değişikliğiyle ile ilgili kararın verildiği 16 Nisan referandumundan sonra yaşananlar, içte ve dışta bu değişikliğe karşı tepkilerin niteliği bu kararın ve yapılacak seçimin stratejik bir seçim olduğunun göstergesi olması için yeterlidir…
Hatırlanacağı üzere, Başkanlık Sistemi/Siyasal Sistem değişikliği, Türkiye’nin gündeminde neredeyse 40 yıldır yer almaktadır.Militarist Cumhuriyet’ten Demokratik Cumhuriyet’e geçiş sürecinin yapısal reformlarla sağlam bir temele oturtulmasının en önemli aşamalarından biridir sistem değişikliği.Ne var ki iç ve daha çok dış dengeler, bu tür değişiklikler açısından belirleyici olmaya devam etmektedir.Değişen bölge ve dünya dengelerinin Türkiye’nin konumu ve misyonunu esastan değiştirmesiyle bu tür yapısal reformların önü açılmıştır…Böylelikle önce kapitalist küresel ekonomiye entegre edilen Türkiye, daha sonra da AB’ne uyum süreci düzleminde yeni konumu ve misyonuna paralel bir niteliğe doğru evrilmiştir…Yani Türkiye, “Ilımlı Laiklik” ekseninde yeni bir modele(paradigmaya) doğru hızla yol alma sürecini yaşamaya başlamıştır.Bu süreç Özal ile görünür hale gelmeye başlamış olsa da Özal sonrası -çeşitli nedenlerle- kesintiye uğramıştı.Ancak 28 Şubat Post-Modern darbesinin oluşturduğu atmosferin hazırladığı “ideolojik” bir zeminde süreç kaldığı yerden, hem de daha hızlı ve derinlikli bir şekilde yoluna devam etmiştir.Her ne kadar AKP/AK Parti döneminde değişim ve dönüşüm süreci bütüncül olarak gündemi işgal etmiş olsa da kritik yapısal reformlar konusunda “eski model”den beslenen unsurların direnciyle de karşılaşılmıştır…Ki bu direncin ilk emareleri, küresel güç odaklarının strateji değişikliğinin sahaya yansımaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır.”Nitelikli Terör Örgütü” (NFETÖ)’nün sistem içinden misyonunun gereğini adım adım ortaya koymaya başlamasıyla ise Türkiye’nin değişim süreci yeni bir aşamaya girmiştir.
Stratejik önemi giderek artan Türkiye’nin kontrol ve yönlendirilmesinde zorlanan küresel odaklar, içeride muhalefet ile birlikte hareket ederek “derin Türkiye”yi tedip etmeye, kendi çıkarlarına uygun bir pozisyona zorlamak adına, NFETÖ’nün merkezde yer aldığı muhalefetin koordineli karşı çıkışına her türlü desteği verdiler;algı yönetimi çabalarıyla ellerinden geleni yaptılar.Demokratik siyasal sistemlerden biri olan “Başkanlık/Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi”nin niteliğini kendi düzleminde tartışmak yerine toplumda algı oluşturmaya, hassasiyetler üzerinden konuyu gündeme getirmeye çalıştılar.Söz konusu sistemin; “diktatörlük”, “tek adamlık” anlamına geldiğini bile iddia ettiler…Çünkü Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının merkezinde, önemli denizlerin, ekonomik havzaların kritik hattında bulunan bir Türkiye’nin kontrolünün zamanla kaybedilmesi söz konusuydu.Keza kadim İpek Yolu ve enerji hatlarının gelecekte bölgesel ve küresel dengeler üzerindeki belirleyici etkilerinin bilincindeydiler…
Ezcümle, “Müslümanların Sorunlu Tarihi”nin son halkası Osmanlı’dan bu yana kendi hakimiyetleri önünde yegane tehdit olarak gördükleri “İslam ile mücadelede” “Müslümanlar”ın “düşünsel ve siyasal duruş”larındaki hataların açtığı alandan yararlanmaya devam etmekteler.İslam ile savaşlarını “Müslümanlar”ın zaaflarından yararlanarak kurguladıkları çeşitli yöntemlerle sürdürmekte malum odaklar.Bunda da “Müslümanlar”ın zaaflarının açtığı alanda, bir proje “ulus-devlet” olan Türkiye Cumhuriyeti’ni “ideolojik taşeron” bir model ülke olarak kullanmaya devam etmektedirler.İslam ile savaşlarını “Müslümanlar”ı kullanarak kurguladılar. “Müslümanları Müslümanlarla” savaştırdılar…Gelinen bu aşamada “Ilımlı İslam” gibi iki yüzlü, çeldirici/aldatıcı, sapkın ideoloji eksenindeki Türkiye ile “stratejik ortak”larını bile Türkiye’nin “tarihi ve stratejik” derinliği nedeniyle tehdit olarak görmekteler. “Müslümanların değerleriyle (sözde evrensel) Batılı değerlerin telifi” çabasından ve sapkın bir ideoloji olan “Ilımlı İslam”ın daha “ılımlı”sından medet umar hale geldiler.Ve ne yazık ki bu gerçeklik, ideolojik çizgisi, iki yüzlü niteliği belli olan Laik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin hatalı tanımlanması ve algılanmasını daha da derinleştirdi…Ancak “düşünsel ve siyasal duruşları”nı her şeye rağmen koruyan Müslümanların Resullerin Yolu’nda ısrarla yürümeleri ve “süreç odaklı” mücadelelerinin aralıksız devamının belirleyici olacağından şüphe duyulmamalıdır…

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close