GenelYazarlardanYazılar

Bölgemizdeki Gelişmeler ve “TÜRKİYE”-NATO/ “ABD” İLİŞKİLERİ

Küresel ve bölgesel düzlemde yeni bir denge/düzen arayışı süreci devam ederken 2020 yılına yoğun bir gündemle girmekteyiz. Ve söz konusu gelişmelerin -olağan üstü şartlarda- yeni bir denge oluşuncaya kadar devam etmesinin mukadder olacağını da tespit etmemiz gerekir. Bu çerçevede Aralık 2019’da da yoğun gündem arasında özellikle iki konu öne çıkmaktadır: Bunlardan birincisi 70.kuruluş yılı münasebetiyle Londra’da toplanan NATO liderler zirvesi… İkincisi ise zirve öncesi gündemi sarsan ve Fırat’ın doğusunda yeni bir dengenin yolunu açan “Barış Pınarı Harekâtı”nın hemen sonrasında imzalanan, Türkiye ile Libya arasındaki deniz sınırı “Mutabakatı”dır. Ki bu mutabakat her iki ülkenin meclislerinde kabul edilmesinden sonra bir anlaşmaya dönüşerek BM’ye bildirilecektir…

İki dünya savaşının birbiri ardınca gündeme geldiği ve dünyada yeni bir denge oluşumuna zemin hazırladığı bir dönemin -iki kutuplu dünya düzeninin- sonuna gelmiş bulunmaktayız. Artık yeni bir denge/düzen arayışı sürecini yaşamaktayız. Özellikle bölgemizde “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreci kurgulayanların-sürecin belirli bir aşamasında ABD’nin -strateji değiştirmeleriyle girilen kaos döneminin tezahürlerini yaşamaktayız… ABD ve AB ülkelerinin, giderek bulundukları “irtifadan” hızla düşüşe geçtiklerinin önemli işaretlerine de şahit olmaktayız.

Daha derinden bakıldığında küresel güç merkezleri Batı/Atlantik’ten Doğu/Asya Pasifik’e doğru hızla kaymaktadır. Her ne kadar “ideolojik eksen”, yeni süreçte de Batı referanslı olarak devam ediyor ve küresel güç odaklarının bir kısmı -yeni küresel güç olma yolunda öne çıkan-Çin merkezli yeni hesaplar peşinde koşuyor olsalar da Batı sistemi çöküşe geçmiş durumdadır… “Müslümanların” iç dinamiklerinden kaynaklı “çözülüş” süreciyle birlikte hâkimiyeti gündeme gelen Batı’nın tam anlamıyla iflasının somutlaşması için de “reel politik” gelişmelerden çok -ideolojik düzlemde- insan fıtratı ve hayatın gerçekleriyle uyumlu bir değerler sisteminin “asrın idrakine” sunulması, bir otorite haline gelmesi gerekmektedir… Bu bağlamda “Müslüman’ların” temel sorunlarla malül “tarihsel” bir İslam anlayışı yerine “Kur’an merkezli” Resul/Resullerin örnekliğinde sahih İslam ekseninde bir çıkış arama zorunluluğu bulunduğu da çok açıktır.

Yani, değişen dünya ve bölge şartları/yeni denge arayışı sürecindeki okumalarımızda “ideolojik düzlemi ıskalamadan yapılan değerlendirmelerde “sistem-içi ideolojilerden herhangi birinin zeminindeki “reel-politik” -çıkar odaklı- yorumların, ayırdına varmamız kritik bir anlam taşımaktadır… Aksi takdirde garip bir şekilde Allah’ın dini “İslam ”la, kendilerini “Müslüman olarak tanımlayanlar arasında “düşünsel ve siyasal duruş” konusunda temel farklılıklar ortaya çıkmayacaktır. Öyle ki bu temel farklılık, (sözde evrensel)Batılı değerlerle geleneksel Müslümanların değerlerinin telifi/uzlaştırılmasıyla karşımıza çıkmaktadır.

Değişen Şartlarda NATO-Türkiye İlişkileri

Malum konjonktürde gündeme gelen NATO, iki kutuplu dünya sisteminin çökmesiyle tartışılır hale geldi. NATO denildiğinde ABD’nin akla gelmesi ve ABD’nin son zamanlarda attığı adımların niteliği NATO’nun yeni misyon arayışını daha da yoğunlaştırdı. Ve yeni denge arayışı sürecinin her aşamasında tekrar tekrar NATO tartışılırken bunların iç siyasete yansımalarına da şahit olmaktayız…

Bir “cephe” ülkesi olan Türkiye’nin –değişen dünya ve bölge şartlarında- yeni konumu ve misyonuyla birlikte, bölgede adeta vazgeçilmez hale gelmiştir. Bu durumun farkında olan Türkiye, yeni ”duruşu” ile ABD ve NATO ile sık sık karşı karşıya gelmektedir.1980 sonrası yeni yeni “ devlet” olmaya, “devlet” gibi davranmaya başlayan Türkiye güvenlik kaygıları ve gelecek planlarıyla paralel adımlar atmaktadır. Bu çerçevede gündeme gelen handikapları aşmak üzere Türkiye, sistem içinde meşruiyet aramaya özen göstermekte, referansının (sözde evrensel)Batılı değerler olduğunun sık sık altını çizmektedir…

Ne yazık ki bizim insanımız, sistemik analizlere pek itibar etmez. Bu nedenledir ki -belirli dönemlerde gündeme gelen- değişen şartların ortaya çıkardığı yeni durumu okumakta zorlanılır. Öyle ki öncelikle Türkiye’nin ideolojik çizgisinin esasta değişmediği, şartların zorlamasıyla eski modelin yerine -ılımlı bir yorumla- gündeme gelen yeni modelin çeldiriciliğinin farkına varılamamaktadır. Yeni şartların, konumu ve misyonunu değişime zorladığı Türkiye’nin yeni misyonu ve çağımızın en etkili algı yöntemi olan “ideolojik savaş” düzlemindeki rolünün ıskalandığını görmekteyiz. Kaçınılmaz olarak “ideolojik eksen” konusundaki “körlük” ve/veya aymazlık “reel-politik” gelişmelerin de hatalı okumalarını beraberinde getirmektedir…

Hatalı tüm tanımlamalara karşın Türkiye Cumhuriyeti, Batı referanslı ideolojik bir eksende zamanla evrilirken de Batı savunma sisteminin stratejik bir unsuru olmaya devam eden bir ülkedir. Absürt/saçma  “eksen kayması” tartışmalarına karşın -kendilerini yeni denge arayışı süreci içinde bulan -diğer devletler gibi Türkiye de kendi güvenliği ve geleceğini öne çıkaran plan ve programlarının gereğini yapmaya çalışmaktadır. Bazı refiklerimizin hatalı okumaları nedeniyle gündeme taşıdıkları “NATO’dan çıkılsın”, “İncirlik üssü kapatılsın”, “Kürecik radarları kaldırılsın ”söylemleri nasıl reel şartlarla uyumlu değilseler, bazı odakların da -güç zehirlenmesinin etkisiyle-“Türkiye’yi NATO’dan çıkaralım” söylemleri de temelsiz gözükmektedir. Mevcut şartlarda -her ne kadar bazı sıkıntılar olsa da-Türkiye’nin NATO’dan çıkma gibi bir planı olmadığı gibi yeni denge arayışının en hararetli bir şekilde devam ettiği bir süreçte NATO üyeleri de Türkiye’nin “vazgeçilmezliğinin” farkındadırlar. Değişen dünya ve bölge şartlarında -orta ve uzun vadede-radikal gelişmelerin yaşanması mümkünse de henüz böyle bir gelişme söz konusu bile değildir…

NATO’nun Türkiye’ye bakışındaki seyrini bir kenara bırakarak, Türkiye’nin NATO’ya bakışını iki dönem olarak ele alırsak, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Bunlardan birincisi, II. Dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu güç dengesinin Türkiye’yi NATO’ya üye olmaya zorladığı dönemdir, ikincisi ise değişen dünya ve bölge şartlarının oluşturduğu kaos döneminde Türkiye’nin NATO/ABD’den beklentilerinin boşa çıkması ve bu doğrultuda sonuçlara şahit olduğumuz dönemdir…

Peki, yeni denge arayışı sürecinin hızla yol aldığı bir vasatta, Türkiye değişim sürecinin başlangıcında malum projeyi birlikte yürüttüğü müttefiki ABD’den dolayısıyla NATO’dan ne beklemektedir? Neden NATO’nun 5.maddesi Türkiye’ye yönelik “terör saldırıları”nda işletilmemektedir? Suriye rejimi ve bölgedeki terör örgütlerinin Türkiye’ye yönelik füze saldırılarına karşı savunma amaçlı yerleştirilen hava savunma sistemlerinin büyük bir kısmı, neden geri çekildi? Neden ABD ve NATO’nun diğer üyelerinin büyük kısmı başta PKK/PYD olmak üzere tüm terör örgütlerine açık destek verdiler? Türkiye’yi kendi politikalarına paralel olarak bir ”duruş” sergilemeye yönelik manipülasyon ve “algı yönetimini sistematik hale getiren ABD ve AB”, 15 Temmuz darbe girişiminin arka planında neden yer aldı?.. Sorularına verilecek cevaplar başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin yeni dönemde  de Türkiye’yi kayıtsız şartsız yanında görmek istediklerini  açıkça ortaya koymaktadır. Buna karşın Türkiye, ideolojik düzlemde herhangi bir “eksen kaymasına” maruz kalmadı. Tam aksine rejimin temel ideolojisi, daha ılımlı bir yorumla “Müslüman” bir halka benimsetildi… Ne var ki Türkiye, yeni denge arayışı sürecinde, kendi güvenliği ve geleceğinin gereklerini yapmak üzere her türlü reel-politik adımları atmakta… Keza müttefiklerinin, bizzat kendilerinin belirlediği uluslararası kuralları çiğneyerek attıkları adımlara ve Türkiye’yi sıkıştırmalarına –“sistem içinden meşruiyet aramakta ısrar ederek”- itirazlarını ortaya koydu. Gerektiğinde de “çok kutuplu” bir dengeye doğru yol alınan bir zeminde güç odakları arasındaki dengenin bıraktığı boşluklardan hareketle adımlarını atmaktan da çekinmemekte Türkiye.

Bölgede oluşturulan “Terör koridoru”/ “ABD –İsrail koridorunu”, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı Operasyonlarıyla parçalanıldı. Barış Pınarı harekâtı ile de adeta bölgede yeni bir sürecin başlamasına neden olundu… Bu vesileyle bir hafta arayla hem ABD, hem de Rusya ile “Mutabakat” metni imzaladı… Tüm dünyada dikkatle izlenen bu gelişmeler sonrası -tarihi ve stratejik derinliği- ile Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak malum coğrafya/coğrafyalarda etkili olabileceğini, dahası küresel bir güç olma hedefi nedeniyle de tedirginliğe yol açtığı söylenilebilir.

Bu bağlamda,28 yıldır akıbeti tartışılan NATO’nun son liderler zirvesindeki manzaraya bakıldığında hala ittifakın yeni bir stratejik zemine oturtulmakta zorlandığını net bir şekilde görebilmekteyiz. Bir ara NATO’nun hassasiyetleri/yeni misyonu olarak zikredilen “Terörle mücadele” konusunda, bırakın bir ortak yaklaşım sağlamayı, bir terör örgütüne karşı güya savaştırılan diğer bir terör yapısını meşrulaştırma çabası bile gündeme geldi. Şimdi de bir süredir Türkiye ile ABD/Batı arasında devam eden PYD’nin bir terör örgütü olup olmadığı tartışılmaya devam edilmektedir. Gerçeği kendileri de net bir şekilde bildiğinden emin olduğumuz bu ve benzeri konularda ABD/Batı “ben güçlüyüm ” öyleyse çelişkili olsa da biz ne istiyorsak o, mantığını devam ettirmek istemektedir. Ancak bu dönemin de sonuna gelindiğine dair güçlü işaretleri, “bakan gözler” görebilmektedir. Malum ABD ve Fransa’nın hala ve ısrarla gündemde tutmaya çalıştığı terör örgütleriyle ilgili absürt iddialar manidar bir şekilde devam ettirilmektedir. Keza AB ülkelerinin bir kısmı da bir taraftan ABD’nin baskıları nedeniyle bunalmış bir görüntü verirken diğer taraftan da NATO dışında bir güvenlik sistemi kurmalarının zor olduğunun farkına varmaya başladılar…Türkiye ile ilişkileri, terör örgütlerine yardım ve yataklığın yanı sıra mülteciler nedeniyle de bozuk olan AB ülkelerinin çoğu, yeni bir güvenlik sitemi için de Türkiye’ye muhtaç olduklarını daha net bir şekilde görmeye başlamışlar…

Bu vesileyle altını çizerek belirtmek durumundayız ki yeni şartların açtığı alanda önemli adımlar atan Türkiye’nin, NATO’nun “Baltık Planına” rezerv koyabileceğini deklare etmesi doğru okunmalıdır. Türkiye’nin özellikle terörle mücadele konusundaki taleplerine karşılık pazarlık unsuru olarak kullanılmak istenildiği anlaşılan bu çekince, planın mevcut aşamasında geri çekilmiş olsa da planın ileriki aşamalarında tekrar gündeme gelebilecektir. Ve bundan sonra Türkiye’nin benzer hamlelerine şahit olunmasının önünün açık olduğu da görülmektedir…

NATO Genel Sekreteri’nin bazı ülke temsilcilerinin aksine söylemlerine karşın Türkiye’nin önemini vurgulayan şu ifadeleri de doğru anlaşılmalıdır: ‘Haritaya bakın Türkiye’nin önemini hemen anlarsınız’ ve  ‘Türkiye NATO’ya kilit katkılar veriyor’…

Türkiye-Libya Mutabakatı/Anlaşması

Türkiye ile Libya arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin “mutabakat”’ geçtiğimiz ay imzalandı. Doğu Akdeniz’de jeopolitik olarak köklü bir değişim anlamına gelen bu mutabakat/anlaşma, konuyu yakinen takip edenlerin de bildiği üzere son dönemlerde Doğu Akdeniz’de hızla değişim sürecine giren dengelerin yeniden ve tüm tarafların haklarını dikkate alan bir düzlemde oluşması sürecini başlatmıştır… Doğu Akdeniz’deki Türkiye’nin hamlesi “Yeni durum” ve “Yeni denklem” anlamına gelmektedir.

Doğu Akdeniz’de Mısır, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin birlikte yürüttükleri görüşmelerde Türkiye ve KKTC’yi dışarıda bırakan, iç çekişmelerle malül ve Libya’nın haklarını gasbeden bir Doğu Akdeniz denklemi gündemdeydi. Ve söz konusu yaklaşımın bir uzantısı olarak öne çıkan ‘uluslararası enerji şirketleriyle’ bahse konu ülkelerin ruhsatlandırma çabaları ile de haksız bir paylaşım gerçekleştirilmeye çalışılmaktaydı. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’de çıkarılacak doğalgazın taşınması ve piyasaya sürülmesi için de en ekonomik yol olan Türkiye güzergâhını kullanamayacaklarının farkında olarak farklı rotaların arayışına da girmişlerdir… Tüm bu arayışlara rağmen ABD ve Fransa başta olmak üzere AB komisyonunun da içinde bulunduğu birçok ülke destek vermekteydiler…

Yeni denge arayışının devam ettiği bölgemizde, Türkiye’nin Irak-Suriye ekseni başta olmak üzere Doğu Akdeniz’de de aktif bir politika izlemesi sonucu dengeler yeniden değişti… Kıta sahanlığı ve deniz sınırlarının diğer bir tanımı olan ”Münhasır ekonomik bölge (MEB)” konusundaki bu adımla Türkiye sadece Doğu Akdeniz’deki dengeleri değiştirmekle kalmamakta birbirleriyle doğrudan veya dolaylı bağlantılı diğer dengeleri de değiştirme kabiliyetine sahip bir ”duruş” da ortaya koymuş olmaktadır.

Şüphe yok ki Doğu Akdeniz’de etkili bir güç haline gelebilmek çok önemli. Bölgesel güç olmaya devam etmenin ötesinde küresel güç olma hedefindeki bir ülke için Doğu Akdeniz stratejik bir öneme sahiptir. Doğu Akdeniz’de, Irak-Suriye ekseninde,  Libya’da, Katar’da ve diğerlerinde de…

Nasıl Barış Pınarı Harekatı sonrasında Türkiye’ye karşı geniş bir muhalefet cephesi oluşmuşsa Türkiye ile Libya arasındaki mutabakat/anlaşma sonrasındaki gürültüye şaşmamak gerekir. Özellikle Yunanistan ve GKRY’nin yanı sıra İsrail, bir taraftan bu gelişmeyle ilgili rahatsızlığını dile getirirken diğer taraftan da konuyla ilgili bazı planlarını askıya aldığını duyurmakta… Suud-Mısır ikilisi ise Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) liderine baskı yaparak anlaşmayı geçersiz kılmaya çalışmaktalar. ABD dışişleri sözcüsü de “Türkiye ile Libya UMH arasındaki anlaşma bölgede gerginliklere neden oldu, faydalı değil ve kışkırtıcı” açıklamasını yaptı. Keza Fransa Cumhurbaşkanı, anlaşmayı endişe verici olarak yorumlarken, Avrupa Komisyonu da bu anlaşmanın taraflarını kınadığını duyurdu…

Öte yandan söz konusu “Mutabakat Muhtırası” TBMM’de büyük bir çoğunlukla onaylandı ve tescili için BM’ye gönderildi. Aynı şekilde -tüm baskılara- karşın Libya UMH’nin de Meclisten geçireceği muhtıranın BM’ye gönderilmesiyle iki ülke arasındaki anlaşma süreci tamamlanmış olacaktır. Ayrıca, konuyla ilgili olarak ABD ve malum ülkelerle birlikte Libya’da Hafter Yönetimini desteklemekte yarar uman Rusya ile Türkiye’nin görüşmelerinden çıkacak sonuç da bölgedeki yeni denge için önemli bir gelişme olarak okunabilecektir…

Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, Barış Pınarı Harekâtı sonrasındaki sahaya yansıyanların hemen sonrası gündeme gelen NATO zirvesi ve ondan önce yapılan dörtlü zirve(İngiltere, Almanya Fransa ve Türkiye)bölgesel ve küresel yeni gelişmelere işaret etmekte ve yeni sonuçlar doğuracak nitelikte olduğunun da altını çizmek gerekir.

Ne var ki “Müslümanlar” olarak, kendi çizgilerimizde/Tevhidi bir eksende, bu davayı taşıyabilecek kalitede kadrolarla güçlü, örgütsel yapılarla “kendi işlerimize/yollarımıza” yoğunlaşmış bir görüntü henüz verememekteyiz, maalesef. Lakin unutulmamalıdır ki fıtrata, hayatın gerçeklerine uygun bir değerler sistemine sahip Müslümanların ilkeli ve adaletli mücadelelerinin başarılı olmaması söz konusu bile değildir. Yeter ki “sonuç odaklı değil süreç odaklı” bir mücadele çizgisinin olmazsa olmazlığına inanalım ve “kendi işimize” bakalım. Sürecin doğru yürütüldüğü bir mücadele de “sonuç” Rabbimizin takdirindedir. ”Resullerin yolu” bu konuda işaretlerle doludur.

“Devletin/Otoritenin “dini” Adalettir” vb. iddialarla insanımızı yanıltarak ”sistem içi” yöntemi meşrulaştıranlar unutmamalıdır ki her din/ideolojinin temel referanslarına paralel bir adalet anlayışı vardır!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir