GenelMektuplara Cevap

Büyük İşler, Bilekle Değil Yürekle Halledilir

Bu iki ayet dizinine dikkatlice baktığımız zaman şu farkı göreceğiz. Hicr suresinde ilk yaratılıştan bahsedildiği için ne halifelikten, nede seçimden bahsediliyor. Sadece “Haliqun beşeren” bir insan yaratacağım buyuruyor. Aynı zamanda bir şeyi yoktan var etme anlamında “Halaqa” fiilini kullanıyor. Bakara da ise yaratılmış, yaşayan bir varlıktan bahsediliyor. Melek, insan ve iblis.  Bunlar arasından birini seçeceğini ve yeryüzünde halife kılacağını söylüyor.

 Muharrem Şener/Eskişehir

Soru 1 – Kuran’ın 68 Kalem Sûresinin 1. Ayetinde “Nun. Velkalemi vema yesturun” dur. Acaba bundan “Bakın teleğe ve satır satır da yazıyor.” manası da çıkar mı? İngilizcede “pen” dolmakalem manasında ve Latincede “pinna ” “telek, ok, bir tür çivi” demek olduğuna göre “kalem” kelimesi bu cihetle de tasavvur edilebilir mi?

Cevap: Kur’an’ı kerimin Kalem suresi “nun” harfiyle başladığı gibi; kitabın tamamında 29 surenin başında bulunan bu harflere Tefsir usulünde Huruf-u Mukattaa denir. Ve bunlar hareke verilmeden harf olarak tek-tek okunur.

Bu harflerin mahiyeti ile ilgili olarak peygamberimizden bir açıklama gelmemiştir. Bu harflerin tümü için söylenen en tutarlı şeyler dahi tamamen yorumdan ibarettir. Bu harfler Kur’an’ın müteşabih dediği türden ayetler olup, gerçek Te’vilini / mahiyetini sadece Allah Teâlâ’nın bildiği türden ayetlerdir. Bu harfler “Tadat” harfleri olarak da isimlendirilir. Bu en tutarlı yorumdur. Çünkü bunlardan sonra mesaj olarak muhatap için vurucu bir veya birkaç cümle gelir. Benzeri bir uygulama Arap edebiyatında bazı kasidelerin başında da kullanılmıştır. “bel” “bela” gibi. Fakat bunlar beyte dâhil edilmez ve vezne de sokulmazdı. Bu harflerden sonra gelen ayetlere bakıldığında mesaj olarak en vurucu ifadeler gelmektedir. Bu sûrede de “Nun” harfinden sonra gelen cümlede bu çok açık olarak görülmektedir:

“Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki  “(Resûlüm), sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.”  “Doğrusu senin için tükenmeyen bir mükâfat vardır.”  “Muhakkak ki sen; büyük bir ahlak üzerindesin.”  “Hanginizde delilik olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.” (Kalem 68/1-6)

Burada önemli olan verilen bu mesajdır. Kaleme ve satır -satır yazılana yemin ile başlaması verilen mesaja dikkat çekmek içindir. Peygambere yakıştırılan “mecnun” ifadesinin bir iftira olduğunu bütün insanlara ve zamana ilan etmektedir.

Kalem konusuna gelince, insanlık tarihi boyunca bir şeyler yazmak için yazılacak malzemeye göre yazacak bir alet bulmuşlardır. Taşlar üzerine çelik kalemlerle, kil tabletler üzerine sert ağaç kalemlerle, deri yaprak, kemik ve benzeri malzeme üzerine yazmak için de kamış, telek, ağaç kalemler kullanmışlardır. İmkânların elverdiği zamanlarda ise kâğıt üzerine yazabilecekleri uygun kalemler üretmişlerdir. Şimdi ise yazmak için hiç kalem kullanmadan bilgisayar tuşlarıyla istedikleri gibi yazma ve çizme imkânlarına ulaşmışlardır. Bu süreç hep böyle devam edecektir. Bu gün küçük bir alet bilgi sayara takılarak konuştuğun sözü yazıya dönüştürebiliyor. Bunun Latincesi, İngilizcesi Türkçesi fark etmiyor. Bu nedenle burada önemli olan kalemin neden yapılmış olduğu değil o kalemin ne yazdığıdır. Sadece şunu teslim edelim ki, Allah Teâlâ’nın bir şeye yemin etmesi o şeyin önemini anlatır. Bununla ilgili Kur’an da geçen birçok ayet vardır. Zamana, Zeytine, İncire, Tur dağına yapılan yeminler gibi. Bilginin taşınmasında, öğrenilmesinde,  öğretilmesinde ve korunmasında kalemin ve yazmanın payı büyüktür. Burada bunların önemine vurgu yapıldığını anlamakta mümkündür.

Soru 2 – Bakara Sûresi 30. Ayetinin meallendirilmesinde bir yanlışlık var mı? Melekler insanın kan dökeceğini nereden biliyor?

Cevap: Bu konuda iki yerde bahsedilmektedir. Birincisi Hicr suresinin 28-31. Ayetleri, diğeri ise bakara 30. Ayetidir.

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.» «Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!» Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.” (Hicr 15/28-31)

“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife kılacağım /seçeceğim dedi. Onlar: Bizler hamdınla seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi seçeceksin dediler? Allah da onlara: Sizin bilmediğinizi herhalde ben bilirim, dedi.” (Bakara 2/30)

Bu iki ayet dizinine dikkatlice baktığımız zaman şu farkı göreceğiz. Hicr suresinde ilk yaratılıştan bahsedildiği için ne halifelikten, nede seçimden bahsediliyor. Sadece “Haliqun beşeren” bir insan yaratacağım buyuruyor. Aynı zamanda bir şeyi yoktan var etme anlamında “Halaqa” fiilini kullanıyor. Bakara da ise yaratılmış, yaşayan bir varlıktan bahsediliyor. Melek, insan ve iblis.  Bunlar arasından birini seçeceğini ve yeryüzünde halife kılacağını söylüyor. “Ce a le” fiili’nin birincil anlamı yoktan var etmek değil, var olan bir varlığa statü kazandırmak için kullanılır. Seçmek, tayin etmek, atamak gibi anlamlar içermektedir. Bu farkı göz ardı ederek  “Ce ale” ye “halaqa” yaratmak anlamı verdiğiniz zaman işler karıştırılmış olur.

Melekler gaybı bilmiyorlar. Dikkat edilirse ayetin son cümlesi ben sizin bilmediğinizi bilirim ifadesiyle bittiği gibi, 32. Ayette “seni tesbih ederiz biz senin bildirdiğinden başka bir şey bilmeyiz” itirafında bulunuyorlar. O zaman niçin böyle söylüyorlar? Yani kan dökecek fesat çıkaracak biri olduğunu söylüyorlar. Çünkü daha önce yaratıldığında ona secde etmişlerdi ve insan yaratılmış yaşıyordu. Onun neler yapıp ettiğini de görüyorlardı. Çünkü insan tabiatı gereği istediğini yapıp eden bir varlık olarak yaratılmıştı. Birinci sebep bu; ikinci sebep ise ortada üç varlık var ve Allah Teâlâ, “Ben yeryüzünde bir halife seçeceğim” deyince melekler olacakları seziyorlar. İlk yaratılışta insana Âdeme secde etmeleri istenmişti. Aralarında bir fark ortaya çıkmıştı. Halife adayı o olmalı diye tahmin eden melekler, bu işe kendilerinin daha ehil olduklarını düşünerek onun yani insanın başına buyruk, kan döküp fesat çıkaracak biri olarak gördüklerini ifade ederek kendilerini aday gösteriyorlar. Allah Teâlâ da “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” ifadesiyle şimdilik ağızlarının payını veriyor. İblis de bu işe kendisini aday görüyor. “Ben ondan üstünüm” beni seçmeliydin ben ona secde etmem” itirazıyla düşüncesini ortaya koyuyor. Sonuçta olayın seyri Âdeme “eşyanın isimlerinin öğretilip” diğerleriyle imtihana tabi tutulması ve Âdemin kazanması ile sonuçlanıyor. Sonunda melekler tevbe ederek teslimiyet gösterirken; iblisin secde etmeyip “ben ondan / İnsandan üstünüm” itirazını sürdürüp huzurdan kovulmasıyla olay noktalanıyor.

Ne melekler gaybı bilir ne de cinler. “Gaybı bilen Allah gaybını kimseye açmaz. Ancak seçtiği elçiye açar. Çünkü onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar.” (Cin 72/26-27)

Soru 3 – 16 Nahl 77 ve 54 Kamer 50. Ayette Kıyamet’in kopmasının “bir göz kırpması” kadar kısa olduğu anlatılırken 22 Hacc 2. Âyette Kıyamet izahatının hamile kadının çocuğunu düşürmesi, emzirdiği çocuğunu terk edip bırakması ve insanın sarhoş gibi görünmesi de anlatılmaktadır. Bu kısmın vukuu belli bir zamana bağlı olup kısa bir sürede bunlar olamayacağına göre burada mecaz mı vardır?

Cevap: Hayır mecaz yok fakat o günü bildiğimiz şeylerle sembolize ederek anlatım vardır. Burada anlatılan şey kıyametin başlama emrinin verilip icraatın başlatılması çok kısa bir zamanda olacak demektir.  İnsanların nezdinde büyük bir işi kotarmak için uzun uğraşlar, bir dizine hazırlıklar yapılarak icraata geçilirin aksine; bu iş Allah nezdinde düğmeye basılır ve bir saniyede gerçekleştirilir. Yani olay başlatılır demektir. Ayetlerin ifadesinden anlaşılan budur:

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.” (Nahl 16/77)

“Ve Bizim emrimiz bir tektir; bir göz kırpması gibidir.” (Kamer 54/50)

İkinci kısım ise o kıyameti yaşayacak insanların bu olayın dehşetinden sarhoş gibi kendinden geçmesi, hamilelerin çocuklarını düşürmesi ve çocuğunu emziren annelerin olayın dehşetiyle kendilerinden geçtikleri için çocuklarını terk edip kendi derdine düşecek kadar kendinden geçmesi ve onlarında sarhoş gibi olacağının fotoğrafını bizim gözlerimizin önüne koyarak düşünüp anlamamızı istiyor. Yani bu günü yaşayanların elbette sonu helak olmak ama olmadan da bütün perişanlığı yaşayacak ve rezil perişan olacaktır. Anlatılmak istenenin bu olduğunu düşünüyoruz.

Soru 4 -Hacc Sûresi 40. Ayetin izahatı nasıl olmalıdır? İnsanın cezalandırılması insan eliyle yani gücüyle de olmakta mıdır?

Cevap: Öncelikle ilgili ayeti bulunduğu bağlamda yeniden okuyalım:

“Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allah’tır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.” (Hac 22/39-40)

Anlatılan olay, Müslümanların Medine’ye hicretinden sonra, kendileriyle Mekke yılları boyunca savaşan müşriklere herhangi bir harekette bulunmaya müsaade etmeyen Allah, hicretten sonra bu konuda Müslümanlara da kendileriyle savaşanlarla savaşma izni verdiğini açıklıyor. Ardından da bu işin gerekçesini anlatıyor. “Eğer bir takım azgın insanların mazlumlara tasallutunu diğer bir takım kullarımızla savmayacak olsaydık; içinde Allah’ın adının anıldığı “İbadet edilen mekânlar” azgınların eliyle yıkılır giderdi. Allah, kendinden yana olanlara ve dinini yüceltmek için çalışanlara mutlak surette yardım edeceğini ve buna kadir olduğunu ilan ediyor. Bu vadini de Bedirde, Uhud da hendek savaşında ve bu ölçüyü koruyan müminler için diğer bütün savaşlarda bu vadini yerine getiriyor ve getireceğinin garantisini de veriyor:

“De ki: Allah’a itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.

Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadediyor. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır. Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber’e itaat edin ki merhamet göresiniz.”(Nur 24/55)  Bundan daha büyük garanti olur mu?..

Soru 5 – Lokman Sûresi 19. Ayette “… Şüphesiz ki seslerin en çirkini eşek sesidir.” denilmektedir. Yaratılan bir hayvan sesinden dolayı niye tenkit edilsin? Fil sesi daha çirkin ve yüksek tonda olmasına rağmen tenkit edilmemiş? Burada aslolan yüksek sesin mecazî manada tenkidi midir?

Cevap: Öncelikle ayetin ilgili olduğu bağlamı gözümüzün önüne alıp düşünelim:

“Andolsun biz Lokman’a: Allah’a şükret diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.

Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.” (Lokman 31/12-13)

“Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.

Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.

Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman31/16-19)

Buraya kadar verilmek istenen mesaj anlaşılıyor. Bir baba oğluna nasıl öğüt vereceği, vermesi gerektiği gösteriliyor. İşin öbür boyutuna gelince insan tabiatının gereği kendisine çağıra bağıra bir şey anlatmaya çalışanlardan hoşlanmayacağı için, insanlarla nasıl konuşulacağının biçimi de gösteriliyor. Bu konuda bunu bir kıyasla müşahhas hale getirerek insanların genelinin çirkin bulduğu merkebin sesini hatırlatıyor. İnsanlar keklik kanarya gibi kuşları sadece sesi için beslerken, kimse karga beslemez. Karganın sesi de kanaryaya göre çok çirkindir. Şimdi sözü uzatmadan sadede gelirsek, Allah her şeyi çift çift yarattığını buyuruyor. Güzel çirkin, beyaz siyah, gece gündüz, soğuk sıcak… gibi. Eğer böyle olmasaydı ne beyazın kıymeti olurdu ne de siyahın. Ne soğuğun kıymeti olurdu ne de sıcağın. Her şey yerine göre güzeldir. Ama yan yana getirdiğiniz zaman farkı fark edeceksiniz. Yoksa Allah yarattığı varlığa vermiş olduğu bu özellikten dolayı bir hesap soracak değildir.

Soru 6 – Şimdiki zamanlarda ailesinin yiyecek ihtiyacı için değil de spor gayesi veya keyif için de avlanılmaktadır. Ayrıca saklanarak, hayvan sesi taklidi veya maketleri kullanılarak ava kaçıp kurtulma hakkı bile tanınmadan hile ile avlanılmaktadır. Bu şekilde avlanmalar doğru mudur?

Cevap: Halkımızın bu konuda bir sözü vardır: “Avcılık mubah oda kâh kâh” avcılığı Allah mubah helal kılmıştır ama sürekli olarak soy kırım yaparcasına değil ihtiyaca göre aralıklı yapılması gerek. Aksi halde avlanacak bir şey kalmayacaktır. Bu nedenle şimdi avlanmaya avın cinsine göre zamanı belirleniyor ve günlük belli sayıda avlanmaya izin veriliyor. Zamansız ve ölçüsüz avlanmak yasaklanmıştır. Yapılan bu uygulama doğru ve İslamın ilkelerine de uygundur. Yapılan av spor içinmiş gibi görünse de neticede yine av etinden istifade edilmek için yapılmaktadır ve kanaatimizce meşrudur. Bütün mesele insanımızı bu konularda bilinçlendirmek ve bilgilendirmek gerekmektedir. Özellikle hayvanların üreme ve yavrularını büyütme dönemlerinde avlanılmamasına azami dikkatin gösterilmesi gerekir. Aksi halde bu değerlerimizi kendi elimizle yok etmiş oluruz.

Avlanmak için ava yaklaşmak zorundasınız bunun için çeşitli yollara başvurmak gerekmektedir. Sesini taklit ederek olur veya başka türlü olur bu da avlanmanın gereklerindendir. Başka türlü avlanmak mümkün olmaz.

Soru 7 – Yusuf Sûresi 84. Ayeti “Onlardan yüz çevirdi ‘Vah Yusuf’um vah!’ dedi ve üzüntüden iki gözüne ak düştü.” şeklinde genellikle bu manaya yakın meallendirilmektedir. Hz. Yakub’un oğlu Yusuf’un kardeşi rehin alınmasına rağmen niçin Hz. Yakup ” Vah Yusuf’um vah!” demektedir. Yeni rehin alınmış olan evlâdının ismini değil de seneler önce kaybolmuş oğlunu anmaktadır. Meallendir melerimi hatalıdır? Ya da “Ve onlardan yüz çevirdi ve dedi ki; ‘Yusuf’un üzerine bir de bu üzüntü. Vah bana!” diye meallendirme daha uygun olmaz mı? Asıl metin kelimelerinden bu mana da çıkarılamaz mı?

Cevap:Burada esas senaryo Yusuf (as) üzerinden yürütülüyor. Olayın başrolünde olan şahıs yusufdur. Yakub (as) hüznü ve kederinin merkezin de de yine Yusuf vardır. Yakub (as) ‘ın çocuklarına karşı Yusuf (as)’ın yapmış olduğu kumpastan sonra gelişen olay şöyle anlatılıyor:

Babanıza dönün ve deyin ki: «Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti. Biz, bildiğimizden başkasına şahitlik etmedik. Biz gaybın bekçileri değiliz.

(İstersen) içinde bulunduğumuz şehre (Mısır halkına) ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz.»

(Babaları) dedi ki: «Hayır, nefisleriniz sizi (böyle) bir işe sürükledi. (Bana düşen) artık, güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.»

Onlardan yüz çevirdi, «Ah Yusuf’um ah!» diye sızlandı ve kederini içine gömmesi yüzünden gözlerine boz geldi.

(Oğulları:) «Allah’a andolsun ki sen hâlâ Yusuf’u anıyorsun. Sonunda ya hasta olacaksın ya da büsbütün helâk olacaksın!» dediler.

(Ya’kub:) Ben gam ve kederimi sadece Allah’a arz ediyorum. Ve ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından (vahiy ile) biliyorum, dedi. Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf 12/81-87)

Bu ayetlerde verilen anlamlarda bir sorun yok. Her şeye rağmen Yusuf (as) ‘ın zikredilmesi bu olayların tümünün merkezinde Yusuf vardır. Acının kederin ve kardeşlerinin alı konmasının temelinde de yine Yusuflun olayı vardır. Bunları Yakub (as) biliyor. Bu senaryoların esas sahibinin Allah olduğunu, ta başından Yusuf un gördüğü rüyayı anlattığından beri biliyor. Kurdun yediğinin yalan bir hikâye olduğunu, Bünyamin’in hırsızlık yaptığının da bir tezgâh olduğunu bildiği için diyor ki:

“Ben gam ve kederimi sadece Allah’a arz ediyorum. Ve ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allah tarafından (vahiy ile) biliyorum. Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” Bu büyük bir imtihandır. Yıllarca bunları bilen baba gam ve kederini Rabbine arzederek bu acıya katlanıyor. Bu sırrı Allah açmadığı sürece sinesinde tutuyor. Ya Rabbi! Ne büyük bir imtihan!.. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir