GenelYazarlardanYazılar

“Çağ Değişimi”nde Ve Değişen Konjonktürlerde Ayasofya…

Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethi sonrası -dönemin güç dengeleri ve cari hukukuna göre- malum tasarrufları söz konusu olmuştur… Süreç içerisinde, Osmanlı’nın yıkılması ve Batı referanslı Cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla birlikte de, -başta İstanbul olmak üzere bu coğrafyada- radikal değişimler yaşanmış, neredeyse her şey, yeniden tanımlanmış, yeniden anlamlandırılmış ve yeniden kavramsallaştırılmıştır… Bahse konu sürecin Osmanlı’nın son dönemiyle birlikte yaşanan dönemde başladığı hatırlatmasını yapmak ise bizce kurulan Cumhuriyet’in düşünsel temellerine atıfta bulunmak açısından önem arz etmektedir…

Zira, güya Osmanlı bakiyesi olarak kurulduğu iddia edilen Cumhuriyet’in asıl misyonunun, “Müslümanları ve Müslümanların yaşadığı coğrafyayı” kontrol etmek olduğu zamanla çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Benzer şekilde, yine bir projeyle, I. Cumhuriyet paradigması/ modelinin iflasından sonra gündeme gelen II. Cumhuriyet/yeni Türkiye ile de “Müslümanlar ve Müslüman coğrafya”nın kontrolü sağlanmak istendi. Ne var ki bu teşebbüs stratejik düzlemde akamete uğradı. Her ne kadar ideolojik düzlemde Batı referanslı bir çizgide ilerlese de Türkiye, reel-politik olarak, ABD ve Batı ile stratejik düzlemde karşı karşıya gelme sürecini yaşamaktadır. Ve Türkiye’nin buradaki muharrik gücü “güvenlik ve gelecek” kaygıları olmuştur… Dolayısıyla (Ilımlı) Laik-demokrat/Batıcı çizgideki Türkiye, -Batı referanslı yeni bir yorumla- sistem içinde meşruiyetini arayarak ve tarihi ve stratejik derinliğinin farkına vararak bir çıkış arayışına girmiştir. Dolayısıyla I. Cumhuriyet’in “Cami” statüsünden “Müze” ye dönüştürdüğü Ayasofya’nın II. Cumhuriyetçiler tarafından -bir egemenlik simgesi olarak görülüp- yeniden “Cami” ye dönüştürülmesi konusunun doğru okunması gerekmektedir…

Geçmişte, nasıl Batı referanslı Cumhuriyet’in kendileri açısından kritik bir öneme sahip olduğunun bilincinde olan “Cumhuriyet’in dostları”nın talebi ve kurucu kadrolarının malum yaklaşımlarıyla “Müze”ye dönüştürüldüyse bugünde Ayasofya’nın yeniden “Cami” statüsüne döndürülmesi de farklı yaklaşımlarla ama benzer kaygılarla gerçekleştirilmiştir. Öyle ki o günkü kadrolar, nasıl egemenliği/bağımsızlığı “Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak”da görüyorlarsa bugünküler de egemenliği/bağımsızlığı “güvenlik ve gelecek kaygıları” nı bertaraf edecek adımlarda görmekteler… Tabii, yine Batı referanslı bir yaklaşımla ve bölgenin tarihi ve stratejik derinliğinin açtığı alanda… Dolayısıyla gerek Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının ve gerekse de bugünkü yöneticilerinin düşünsel arkaplanlarını doğru okuyamadığımızda yaşananları da doğru anlamakta zorlanmamız kaçınılmazdır…

Yaklaşık 15 yüzyıldır ayakta duran ve aslı bir katedral olan Ayasofya’dan söz ediyoruz. Zaman içinde tamir, bakım ve ilavelerle ayakta kalmış -egemen güçlerin tanımlamasıyla- “tarihi miras” olan Ayasofya… Haçlılar tarafından yağmalanmaya uğramış Ayasofya, tarihi süreç içerisinde yeniden Doğu Romalıların kontrolüne geçmiştir… Malum, 1453’de İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed’in fethiyle birlikte Ayasofya Cami’ye dönüştürülmüştür. Bir Vakıf malı haline dönüştürülen Ayasofya, etrafındaki yapılarla birlikte kulliye halini almıştır… Cumhuriyet ile birlikte 1930’da güya restore edilmek üzere kapatılmış Ayasofya. Ve 1934’de, -dış ve iç etkenlerle- “Müze” ye dönüştürülmüş ve bu vesileyle de ‘sıva altındaki motifler’ yeniden ortaya çıkartılmıştır… Cumhuriyet  tarihinin belirli dönemlerinde Fatih Vakfı’nın kontrolünde olması gereken, lakin vakıf sözleşmesine rağmen “Müze” olarak işlev gören Ayasofya’nın Cami’ye dönüştürülmesi yolunda talepler, girişimler, – dönemsel gerekçelerle- ve konu (arkaplanda) bir “egemenlik” meselesi olarak algılandığından  söylem düzeyinin ötesine geçmemiştir…

Ayasofya’nın yeniden “Cami”ye dönüştürülmesi için ilk ciddi adım ise 2005 yılında atılmış oldu. Yüksek mahkemeye taşınan konu, mahkemenin “red kararı” ile yine sümen altı edildi… 2016 yılına gelindiğinde ise, -“Kadir Gecesi”nde Ayasofya’da sabah ezanı okunmaya başlanıldı… TRT tarafından yapılan sahur programlarının dikkat çeken bir mekanı olarak gündeme geldi… Aynı yılın Ekim ayında ; – zaten açık olan bir bölümünde (Hünkar Kasrı’na)-  asaleten imam atandı… 2020 yılında da Ayasofya’da -“Fetih Suresi”- okundu…  10 Temmuz 2020’de Danıştay, 25 Kasım 1934 tarihli (tartışmalı) Bakanlar Kurulu Kararı’nı -hukuken mümkün olmadığı gerekçesiyle- iptal etti. Ve Cumhurbaşkanlığı kararı ile Ayasofya, Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildi.

Bir “Egemenlik” Savaşı Olarak Küresel ve Bölgesel “Yeni Denge” Arayışı Süreçleri

İdeolojisi, kurucu ilkeleri ne olursa olsun her devletin “güvenlik” ve “gelecek” kaygıları vardır. Hele hele, derin bir geçmişi, stratejik derinliği olan bir devlet için, -aynı zamanda- dönemsel şartların/gelişmelerin niteliğine paralel olarak “egemenlik” kaygıları her zaman gündemdedir. Osmanlı sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de -ideolojik ve yapısal tüm prangalara rağmen- kaybettiklerinin bir kısmını kazanmak istemesi de doğal karşılanmalıdır… Ne var ki böyle bir çıkış arayışında, temel referans belirleyici bir öneme sahip olmasına rağmen ideolojik çizgideki vurgular ve yöntem farklılığı, karşınıza değişik veya esasta aynı olmalarına rağmen aldatıcı uygulamalar çıkarmaktadır…

Nitekim İstanbul’un fethinden sonra uzun süre “Cami” statüsünde işlev gören ve bir “egemenlik” simgesi olarak önemsenen Ayasofya, I. Cumhuriyet dönemiyle birlikte “Müze”ye dönüştürüldü. İdeolojik çizgideki vurguları ve radikal/“tepeden inmesi” Batıcılık gereği sadece Ayasofya değil, Hilafet konusu başta olmak üzere din ve gelenek adına ne varsa yeniden tanımlandı, yeniden anlamlandırıldı… “Halka rağmen halk için” Batıcılık böyle oluyordu… Öyle ki Kazım Karabekir gibi (Ilımlı) Batıcı’ların hatıralarında(*), Mustafa Kemal’in el yazısı ve kendisiyle yapılan röportajda(**) ve Cumhuriyet tarihini objektif olarak gündemimize taşıyan kitaplarda Cumhuriyet’in ilk dönemiyle ilgili detayları bulmak mümkündür… Keza II. Cumhuriyet/yeni Türkiye diye tanımlanan yeni dönemde de Ayasofya benzeri simgesel konularda yeni tanımlamalar ve anlamlandırmalar gündeme gelmiştir. Ve bu süreci bizim nesil (60 yaş üzeri) yaşayarak şahit olmuştur… Ancak…

Sık sık ifade ettiğimiz gibi insanımız, içinde yaşadığı küfür ve şirk sistemlerinde – “düşünsel ve siyasal duruş”da- bir netliğe sahip olmamanın tüm çelişkilerini, “şahitliklerine” de yansıtmaktadır. Bir ayağı sistem içinde, bir ayağı da -söylem düzleminde de olsa- sistem dışında olan insanlarımızın hatalı okumaları gündemimizi belirlemektedir; ne yazık ki… Oysa, “Resüllerin Yolu” nu takip etmesi gereken Müslümanlar olarak, öncelikle “Tevhidi duruş”da tavizsiz olmamız gerekmekteydi. Sonrasında da -içinde yaşadığımız, lakin ilkeleri ve değerleriyle ayrıştığımız- sistemi ve bu sistemin de bir parçası olduğu küresel sistemi doğru tanımlayarak “Nebevi” duruşumuzu ısrarla devam ettirmemiz gerekmekteydi… Ki, -içeride ve dışarıda- yaşananları doğru okuyabilelim, bunların birbiriyle sistemik bağlantılarını kurabilen bilince sahip olabilelim. Böylelikle Müslümanların yıllardır kurtulamadıkları “sistem-içi” kavramı bağlamındaki anafordan kurtulunabilsin; doğru okumalar yapılabilsin…

Bu toplumun düşünsel ve siyasal duruşlarını, Kur’an referanslı olarak netleştirmek üzere adeta bir “buzkıran” işlevini gören Ercümend Özkan’a (Allah rahmet eylesin!) bugün de gündemizde olan Ayasofya’nın açılmasıyla ilgili soru yöneltiyorlar. Ercümend Özkan da, -bugün bile “duruş”ları net olmayanların anlamakta zorlandıkları/farklı yorumladıkları -şu cevabı vermektedir (özetle): Ben sadece Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla yetinilmesinin bir tuzak olduğunu, İslam’ın tümüyle hakim kılınması peşinde olunması gerektiğine inanıyorum…(***)


Dipnotlar

(*) Kazım Karabekir’in hatıralarında da ifade ettiği gibi her şeyi yeniden -Batı referanslı olarak- tanımlandığı, anlamlandırıldığı, kavramsallaştırıldığı döneme ait belge, bilgi ve anıları bulmak mümkündür…

(**)1) Mustafa Kemal, herhangi bir kitabı okuduktan sonra kitabın sayfalarına not düşerdi… Mutadı olduğu üzere bir kitaba düştüğü notun şöyle olduğu aktarılmaktadır: -“… o halde felsefemizde din sözcüğünün tam karşılığı ulusalcılıktır…”-

(Zamanla ulusalcılık kavramının, genelde toplumun benimsediği “Milliyetçilik” kavramıyla yer değiştirdiği de bir gerçekliktir…)

2) Mustafa Kemal, İngiliz kadın yazar G. Elison’a; “Benim dinim yok ve bazen bütün dinler denizin dibine batsın istiyorum.” ifadesini kullandığı nakledilmektedir. (Mete Tuncay, Türkiye’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması, Yurt Yayınları, Ankara, 1981, sy.211)

(Ki Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet yönetimi ile toplum arasındaki mesafenin giderek açılması üzerine İsmet İnönü gibi radikal Batıcıların yerine atamalar yapmaktan da imtina etmemiştir… Liberal, muhafazakar ama Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı şahsiyetler ile İ. İnönü çizgisi arasındaki “sistem-içi”  ihtilaflar ve mücadeleler, daha sonrada CHP ile diğer partiler arasında aralıksız devam etmiştir…)

(***) Ercümend Özkan’ın konuyla ilgili videosu youtube’da izlenebilir…

Aynı zamanda, kendisini ve mücadelesini yakından bilenler O’nun “düşünsel ve siyasal duruş”daki netliğinin şahitleridir. Kişileri değil, Kur’an referanslı olarak “düşünsel ve siyasal duruşları”nı netleştirenleri önemsemeli, lakin onların da insan olduklarını unutmamalıyız!

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı