GenelYazarlardanYazılar

‘Cahili Sistem’leri Tanımak ve Müslümanca Tavır

Sistem kelimesinin etimolojik olarak anlamı: ‘birleşme’, ‘oluşma’, ‘bir araya gelme’ anlamını taşıyan Latince “Systēma” ve Yunanca yerleşme, konumlanma birleşme, bir arada duruş manalarını içeren “Sustēma” kelimelerinden türemiştir. Arapça da ise bire bir karşılığı ‘Nizam’ sözcüğüne denk gelmektedir. Türkçede ise ‘Dizgi’ anlamına gelmektedir. (Wikipedia)

‘Sistem’in dil karşılıklarından ziyade, bu kavramı soyut olarak değil, siyasal ve sosyolojik olarak ‘sistem’ kelimesinin günümüzde de yaygın kullanımı olan, bir düşünceye dayalı ‘Rejim/Düzen/Otorite’ manalarında kullanacağımızı belirtmek isterim.

İnsan yığınları bir arada yaşarken kendi aralarında toplumun düzenini sağlayabilmek için hukuki olarak belirli kurallar belirlemek, o kurallara herkesin uymasını sağlamak ve onu uygulayabilmeye muktedir olma zorunluluğu doğmaktadır. Bunun en gelişmiş haline devlet, devleti oluşturan, otoriteyi belirleyen ilkelere ve ilkelerden neşet eden fikir/ideoloji dünya görüşüne göre oluşan mekanizmaya ve devletle toplum arasındaki işleyişin tamamına da sistem denilebilir. Devletin gerekliliği; insanların işlerini sevk ve idare etmektir. Bundan dolayıdır ki insanlığın tarihi serüveni içerisinde birçok devlet/sistem modeli çıkmıştır; Monarşi, Olugarşi, Meşruiyet, Demokrasi, Teokrasi…

Dolaysıyla her sistemin dayandığı bir dünya görüşü o dünya görüşünden neşet eden değişmez temel ilkeleri/değerleri vardır. Bunlar sistem oluş(turul)urken belirlenir, yapılan ve yapılmak istenenlerin (kanun ve kararnameler) tamamının rengini bu ilkeler verir, halkın da bunlara uymaları, benimsemeleri hatta savunmaları istenir. Dolaysıyla bu temel ilkelerin ‘değiştirilmesinin bile teklif edilmesi düşünülemez.’ Sistemi her kim yönetirse yönetsin, iktidara gelen yürütmenin bu ilkelere uyma zorunluluğu vardır.  Eğer uymayanlar olduğu taktirde, sistemin sahipleri onu rayından çıkartmazlar, çıktığına kani oldukların da temel ilkeleri hatırlatıp buna ters düşen yürütmeyi aslına döndürürler ve hatta bunun için zor (darbe) bile kullanırlar. (27 Mayıs 1961  Türkiye AP, 1992 Cezayir’de FIS, 28 Şubat 1997 Türkiye’de Erbakan Tansu Çiller hükümetine, 2013 Mısırda Müslüman Kardeşler…)

‘Siyaseti bir tiyatro oyununa benzetirsek, onun senaryosunu oluşturan oyunun kurallarına siyasal rejim adı verilmiştir. Siyasal rejim bir siyasal ideolojinin de etkisiyle tasarlanan kural, davranış, gelenek, görenek ve resmi yönetim doktrinine verilen addır.’ (Ersin Kalaycıoğlu)

Sistemlerin nasıl oluştuğunu bilmek, nasıl ve neyle yönetildiğini de bilmek demektir.

Dolaysıyla, biz Müslümanlara düşen içerisinde yaşadığımız sistemleri doğru tanımaktır. Bilmek ve tanımak neyi nasıl yapacağımızı kolaylaştırır. Atacağımız adımları farkında olarak atarız, çünkü doğru teşhis doğru analizler yapmayı getirir. Bu konuda da doğru analizde bulunamadığımızdan yanlış çıkarımlar ve beklentiler içerisine girdiğimizden dönülmesi zor kavşaklara girilmekte, emek ve enerjiler heba edilmektedir…

Müslümanların kahir ekseriyeti el an itibarıyla, rahmetli Seyyid Kutub’un ifadesiyle ‘Cahili sistemlerin’ hegemonyası altında yaşamaktayız. Bu tespit gerçekten doğru ve yerinde bir tespittir. O zaman en başta yapılması gereken; her türden cahili sistemlerden beri olmak, onu reddetmek “La ilahe İllallah” ilkesi gereği bir zorunluluk olduğuna göre, ‘biz Müslümanlar öncelikle cahili sistemlerin tüm değerlerinden zihinsel olarak hicret etmek ve bağımsız Müslüman kimliğimizi oluşturmak zorundayız.’ Bu şu demek değildir; toplumdan tamamen soyutlanalım, donuklaşıp izole olalım, kabuğumuza çekilelim anlamına gelmez. Böyle yapmak gerçeği görmemek, vakıaya bigane kalmaktır. Biz bu toplumda varız ve burada yaşıyoruz, bize düşen sistemi ayakta tutan, varoluş mekanizmasına karşı bilinçli bir şekilde tavır almak, bunu organize bir topluluk halinde yapmamız aynı zamanda sistem içi mücadeleyi, reforumculuğu ve uzlaşmacılığı da reddetme anlamına da gelmektedir. Bu bağlamda Mekke’de İslam’ı yaşama mücadelesi veren ilk Müslümanlar örnek olarak görülmeli ve dikkate alınmalıdır!

İslam’ı hâkim kılma mücadelesi veren müminler şunu da bilmeliler ki; sistemler kendileri için tehlike gördükleri her oluşumu akamete uğratmak, ayartmak, mecrasından saptırmak için her türden; hile, desise yoluna baş vururlar! Örneğin şu günlerde popilitesini koruyan ‘ılımlı İslam’ politikası; sistemle uzlaşmaya yatkın duran her türden İslami sıfatı taşıyan kişi, yapı ve oluşumlar sistemler için bulunmaz bir nimettir. Diyanetinden, Tarikatlara, meşreplerden, sistem içi mücadeleyi benimseyenine ve siyasi partilere kadar sisteme entegre etmek suretiyle her türden kişi ve kurumları Muvahhid oluşumlara karşı panzehir olarak da kullanırlar. Rahmetli Ali Şeriati’nin dediği gibi ‘Dine karşı din’ le mücadele ettirirler. Daha da olmadı en sonunda şiddete ve baskılamaya baş vururlar.

Sistem kişilerden bağımsız tüzel bir mekanizmadır! Sistem içerisinde görev alan, idari makamda bulunan kişilerin kimliği her en olursa olsun sistemin ‘cahili/küfür’ sistemi olduğu hakikatini değiştirmez. Bunlar çok yetkili makam/mevkide de olsalar da, sistemin işleyişinin mantık ve mekanizmasının dışına çıkamadıkları gibi her ne kadar muhalif gibi görünseler de (siyasi partiler gibi) bu bizi aldatmamalı, kimlik bunalımına düşürmemelidir. Bu bağlamda sistemler tabiri caizse tirene benzerler, tiren rayından çıkamayacağına göre, kim makinist koltuğuna oturursa otursun tireni o ray üzerinde hareket ettirmek zorundadır. Adının Hasan veya Hans olması, namaz kılıyor/kılmıyor oluşu, hanımının baş örtülü/örtüsüz oluşu, ‘Dini-dar’ veya dinsiz vs. olması önemli değildir, önemli olan mekanizmanın işlemesi sistemin zeval görmemesidir. Bu sistemler gereksinim duyup, gelecekleri için menfaat telakki addettiklerinde, ‘halkın nabzına göre şerbet verir, gazını alırlar.’ Hatta halkın istemlerini/değer yargılarını karşılama manasında onların inandığı şeylerden bir kısmını da uygulamaya dahi koyarlar; Mısır, Irak, Sudi Arabistan, BAE’ nin anayasalarına bakabilirsiniz…

İçerisinde yaşadığımız sistemleri anlatması açısından da TC Tek Parti döneminde yaşanmış şu anekdot çok manidardır; Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın Serdengeçti’ye “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek; ikincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.” Demesi her şeyi izah etmekte değil midir?

Sistemlerin oluşum ve işleyişleri bütüncül bir şekilde anlaşılıp, kavranıp ortaya çıktığında, sistem içi mücadele veren, ‘İslamilik iddiasında’ bulunan birçok anlayışların da algılama bozuklukları ortaya çıkacaktır. Nitekim bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ‘İktidar olduk ama muktedir olamadık’! demesi günümüz dünya devletler idaresinin yönetimini anlatan yegâne cümledir. Halk zannediyor ki iktidara gelen herkes seçimle geliyor, lakin bilmezler ki perde arkasından idare edenler ‘seçilmiş kişiler’ iktidarı yönetiyorlar. Bunun sonucunda da iktidar sahipleri aslında muktedir olamıyorlar. Bu ‘seçilmiş’ zevat erki her alanda dilediği dozda iktidar sahiplerine ayar vermeyi hak olarak görür. Karşı gelen bir şekilde(!) vaz geçer ya da öldürülür. Birçok iktidar sahibinin suikastlara kurban gitmesinin nedeni bundandır…

Sisteme mesafeli duramayanlar, net tavrını koyamayanlar, onu içerden değiştireceğiz/dönüştüreceğiz hayaline kapılanlar, kendileri dönüşüp, değişirler ve onun içerisinde erir/buhar olur giderler. Sistemin sahipleri de buna zaten müsaade etmezler. Böyle bir tehlikenin varlığını hissettiğinde onu koruyacak olan mekanizmalar devreye girerler! Bu bağlamda sistemler ‘yılana’ benzerler; yılanın midesine indirdiği şey artık ondan bir parçadır, onun içerisinde kendi varlığını koruyabilmesi, kendisi olarak kalması mümkün değil onu yavaş yavaş sindirir, zaman içerisinde eritir, kendisinden bir parça haline getirir!

Müslümanların bu türden zaaflar göstermesinin asli nedenlerinin başında bilmemek/bilgisizlik gelmektedir. Müslüman içinde yaşadığı sistemlerin ne olduğunu bilmiyor, en acısı da inandığını iddia ettiği İslam’ın da ne olduğunu bilmiyor. Halbuki Muttaki olmanın kökeninde bilgi vardır. Onun için Allah’tan en çok korkanlar alimlerdir/bilenlerdir. (Fatır 28) Bilgiyle iman edenlerin imanı çok güçlüdür, böyle iman edeni yolundan hiçbir şey döndüremez, zorluklar karşısında yılmak, zafiyet göstermek şöyle dursun daha çok bilenirler. Gerçek iman etmiş olanların göstereceği tavırdır bu “Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun’ dedikleri halde imanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir.” (Al-i İmran 173) Elbette zorluklar karşısında imtihanı (nehri) geçemeyip dökülenler olacak, ‘imtihan/fitne’, gerçeği; iman edenle etmeyeni ortaya çıkarmak içindir. ‘İman ettikten sonra başı boş mu bırakılacağımızı zannediyoruz’ demesi bundandır. (Kıyamet 36) Sağlam imanı olamayanlar, davanın meşakkatine katlanamaz, sebat edip direnemez ve zafiyet gösterir. Zafiyet gösterenlere de Allah’ın yardımı gelmez. “Sizden öncekilerin başına gelen sıkıntı ve zorluklar, sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara dokunan sıkıntı ve zorluklarla öylesine sarsıldılar ki Resûl ve onunla birlikte olan müminler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 214) Cennete gitmek isteyenler onu satın alıp bedelini ödemek zorundadırlar. Çünkü Allah onu ‘can ve mal karşılığında’ satmıştır (Tövbe 111) Canını ve malını Allah yolunda harcayanlara, cahili sistemlerden beri olanlara, davasını bilerek yaşayan ve onu hakim kılma mücadelesi veren muvahhitlere selam olsun…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

4 Yorum

  1. Maalesef okumayan ve okutturulmayan bir toplum oluşturuluyor ki insanları istedikleri gibi güdebilsinler, birtakım cemaat ve tarikatların tuzaklarına kolayca düşsünler diye, cahil ama sözde müslüman…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir