GenelOkuyucu Yazıları

Çözüm Odaklı Çalışma 

Mürüvvet Çalışkan/İstanbul

Çağlar boyu insanlar, problemler ürettiler ve ürettikleri problemler üzerinde tartıştılar. Oysa problemleri çözebilmek için bir üst bilişe mutlaka ihtiyaç vardır. Einstein’ının da dediği gibi “ Bir problemi onları ortaya çıkaran bilinç düzeyi ile çözemezsiniz.” Aslında insan beyni problemin bütününü birden çözmeye odaklanamaz. Problemi küçük parçalara böler, parçayı tanımlar, her bir parçası üzerinde tek tek çalışır ve çözüme ulaştıkça biliş düzeyi katlanarak artar.

Tabiri caizse beyin küçük bir adım atarsa ancak diğer adıma doğru gidebilir. Beyin o küçük adım için bir hareket planı oluşturur. Buna basitten zora doğru öğrenme ilkesi denmektedir. Rönesans’tan sonra başlayan sanayi devrimi, katlanarak bizi günümüzdeki dijital çağa getirdi. Dijitalleşmeyle küreselleşmeyi bir arada yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki yeni yeni kavramlarla, kavramsallaştırmalarla karşılaşmayalım. Küreselleşme ve dijitalleşme bunlardan bir kaçı. Telgraf, radyo, televizyon, telefon, bilgisayar derken günümüzde yapay zekâ çağına doğru hızla gidiyoruz. “Dijitalleşme, dijital iletişimin ve medyanın etrafında birçok sosyal yaşam alanının yeniden yapılandırılmasıdır.”1 Küreselleşmeyi ise özetle tanımlayacak olursak; uzak ile yakın arasındaki mesafelerin kaldırıldığı, insanların bir birleriyle iletişim halinde olduğu, ekonomik ve sosyal olarak sürekli etkileşimde oldukları ve karşılıklı bağımlılığın artması olarak ifade edebiliriz.

Neden, niçin, nasıl her çağ kendi teknoloji birikimi ile kendi çağını yansıtan kültürler, yaşantılar, algılar meydana getirir? Teknoloji sayesinde gelişen toplumsal yaşantımız, kolektif bilincimiz ve düşünce kalitemiz niçin teknolojinin gelişmesiyle doğru orantılıdır? Kısaca teknolojik gelişmeler hayatımızı nasıl etkiler? Sorularına cevaplar aramaya başladık. Hızla gelişen teknolojinin insan hayatına kattığı değerler, bilimsel olarak araştırılmaya başlandı. Sosyal bilimciler insanları X,Y,Z çağı diye sınıflandırmaya başladılar. Her kuşak teknolojinin gelişimiyle doğru orantılı olarak tanımlandırıldı. “X kuşağı ( 1965- 1980), Y kuşağı (1981-2000), Z kuşağı ( 2001-2014).”2 Hangi yıllar arasında doğduysak kendimizi o kuşakla tanımlandırmaya başladık. Günümüz toplumlarını var eden insan topluluklarına kuşak denilmektedir. Bu kuşaklar (X Y Z Kuşakları) belirli özellikleri açısından farklılıklar gösterirken sosyal hayatta birçok çatışmaları da beraberinde getiriyor. X Y Z kuşaklarının oluşumuna zemin hazırlayan ana faktörleri “Yokluk ve Zorluk Yılları”, “Teknolojinin İvmelenmesi” ve “Teknolojiyle Doğmak” diye sıralayabiliriz. Z kuşağında doğanlar, özellikle teknolojik gelişimlerin hız kazandığı çağda doğanlar olarak adlandırıldı. Sanki bu çocuklar teknolojiyle birlikte doğdular. Küçücük yaşta ellerinde tabletler, akıllı cep telefonları var ve bu çocuklar ne yapacaklarını çok çabuk öğreniyorlar.

Çok kolay bir şekilde teknolojiye adapte olmaktadırlar. Z kuşağı aynı zamanda internet çağı çocuklarıdır. İnternet çağında doğan çocukların ne gibi sorunlarla baş başa oldukları ise yapılan araştırmalarla desteklenmeye başlandı. Bu çocuklar hatta X,Y kuşağında doğanlar dâhil araştırmacılar, internetin aşırı kullanımı yüzünden insanların zihinsel sağlık sorunları yaşayabilecekleri yönünde sonuçlara ulaşmaktadırlar. “ Bilim insanları, internet kullanmanın zihin sağlığını nasıl etkilediğini incelemek için önceden hazırlanmış testleri kendilerine de uyguladılar. Testler; depresyon, anksiyete, dürtüsellik, dikkatsizlik, yürütme işlevleri ve dikkat eksikliği , hiperaktivite bozukluğu gibi hastalıklara odaklanıyordu.

Araştırmacılar, her iki ölçekte de internet bağımlılığı pozitif olan öğrencilerin gündelik işlerde daha fazla sıkıntı yaşadıklarını buldular.”3 İnsan 1 Sinem Bıçakçı https://www.sophosakademi.org/diji-evrim-dijitallesmenin-gelecege-etkisi/ 09.12.2018 2 Özlem Öztürk https://www.egitimpedia.com/x-y-z-kusaklari/ 6. Mart.2014 3 Mert Küçükvardar/ https://www.sophosakademi.org/asiri-internet-kullanimi-akil-hastaligi-sorunlarina-yolaciyor-08.06.2017 zihin ve teknoloji doğru orantılı olarak şekilleniyorsa, teknolojinin nimetlerinden faydalanıp, zararlarından sakınmamız için ne gibi tedbirler almamız gerekiyor? İnsan duygu, düşünce ve davranış örüntüsü içinde kendisini konumlandıran bir varlıktır. Kendi düşünceleri üzerinde düşünebilen ve değer üretebilen bir varlık olarak insanın bu vasıfları onu diğer canlılardan ayrılmaktadır.

Ayrıca insan, haddini aşmaya çalışabilen bir varlıktır. Bu yüzden sınırların çizilmesi, insanın duygu, düşünce ve davranışlarının sınırlarını bilmesi; kendisini birçok olumsuz duruma düşmekten kurtarmaktadır. İnsanoğlu tarih sahnesine çıktığından beri bu durumla sürekli baş başa kalmıştır. Âdem ve Havva hadlerini aştıkları için cennetten kovuldular. Âdem’in çocuklarının sınavı dolaylı olarak bu durumla yakından alakalıdır. Kardeşlerden biri “Ben Allah’tan korkarım.” 4 Dedi takvaya sarıldı. Diğeri haddini aştı ve kardeşini öldürdü. Cenab-ı Hakkın bize sınırlar çizmesi Hz. Âdem’le Havva’nın serüveniyle başlar diyebiliriz. Yani “Şu ağaca yaklaşma!” 5Emri bize had hudut çizildiğini göstermektedir. Gelelim çağımıza dijital gelişmelerle insanoğlu küreselleşirken yani uzak ile yakın arasındaki mesafelerin kaldırıldığı sınırların aşıldığı çağımızda insanlar, sınırlarını nasıl belirleyecek? Yapılan araştırmalar, sosyal medyanın depresyon ve yalnızlığı artırdığı yönünde, bu anlamda takipçi sayısı fazla olan bireylerin kendilerini sosyalleşmiş saymaları ile sosyal medyanın insanları yalnızlaştırması sizce de ironi değil mi? Sosyalleşme tanımının değişmeye başlandığı günümüzde sosyallik, kişilerin takipçi sayısına göre ölçülmeye başlanmıştır. Klasik tanımıyla sosyalleşme kişilerin yakın olduğu kişilerle yüz yüze iletişim kurmaları iken günümüzde sosyalleşme, kişilerin takip sayısının fazlalığı olarak yapılmakta ve bu kadar kişilerin bu kadar takipçiye sahip olmalarına rağmen insanlar neden kendilerini yalnız hissetmektedirler? Üstelik insanlar yüz yüze konuşurken, birbirilerinin yüzüne bakarak söyleyemeyecekleri sözcükleri, dijital ortamda rahatlıkla söyleyebiliyorlar.

İnsanların, diğer insanları depresyona sürükleyebilecek, kıskançlığa sebebiyet verecek çeşitli paylaşımlarda bulunması sizce normal mi? Facebook ve Twitter kullanıcılarının en azından bir kısmının diyelim, insan haysiyet ve onurunu zedeleyici paylaşımlarda bulunduklarını ve insana yakışmayan söylemlerde bulunduklarını bilebilecek kadar elimizde veriler bulunmaktadır. Ayrıca sosyal medyadaki paylaşımlar yüzünden boşanan aile sayıları giderek artmaktadır. Ailelerin parçalanması demek toplumun parçalanması demektir. İnsanların mahrem alanları, kendi özel sınırları olması gerekirken, tüm mahrem alanlar, sosyal medyada görücüye çıkmış durumda. Kaç beğeni alacağına odaklanan zihinden, sağlıklı çözümler üretmesi beklenebilir mi? Bu anlamda rahatlıkla söyleyebilirim ki, temel ahlak ilkeleri dijitalleşmenin olumsuz etkilerini bertaraf edebilecek yegâne panzehirdir. Küreselleşme ve dijitalleşme birçok sınırları aşmamıza sebebiyet verdi.

Teknolojinin olumsuz etkileri sosyal hayatımıza yansımış durumdayken, kurtuluş için çözümü nerede arayacağız? Âdem ve Eşi cennetten kovulduktan sonra; Âdem, Rabbinden bazı kelimeler aldı ve tövbe etti. Sınırları sürekli aşmaya meyilli olan insan için Hz. Âdem’in yaptığı tövbe, son saate kadar güncelliğini korumaktadır. Yazının başında “insan zihni problemin tümünü birden çözmeye odaklanamaz, küçük parçalara böler problemi öyle tanımlar, her bir parçası üzerinde tek tek çalışır ve çözüme ulaştıkça biliş düzeyi katlanarak artar.” Demiştik. Her şey küçük adımlarla başlar sonra genele yayılır. Tabiri caizse bir birimde gösterilen ufacık bir değişim genele sirayet eder. Küçücük çocuklarımız Z kuşağı çocukları oldukları için bu günün küçükleri yarının büyüğü olacaklar. Yapay zekâ döneminde Z kuşağı çocukları 4 Bknz. Âdem’in iki oğlunun kıssası Maide/27.28.29.30. 5 Bknz. Bakara/35, Araf/19 nelerle karşı karşıya kalacaklar? Ya onların çocukları ya da onların çocukları…

Nesiller boyu sınırlar sürekli aşılırsa ne olur? Mahremiyet sınırlarının aşıldığı çağımızda yetiştireceğimiz çocuklara mahremiyet dersi vermeliyiz. Yapılan bazı araştırmalar çocukların utanma duygusuyla doğduklarını göstermektedir. Youtube’ta Dr. Bloom ve Eşinin (özellikle Yale Üniversitesinde, Bebek Biliş Merkezinde yapılan araştırmalar) erken yaş çocuklar üzerinde yaptıkları deneyleri izleyebilirsiniz. Çocuklar iyi-kötü algısıyla (evrensel ahlak özüyle) doğuyorlarsa bunca kötülük nereden geliyor? Yapılan araştırmalar çok ilgi çekicidir. Biz insanı, en güzel donanımda yaratırız.(Tin/4) Sonra (yaptığı yanlışlar yüzünden) onu aşağıların en aşağısına indiririz. (Tin/5) İnanıp güvenen ve iyi işler yapanlar başkadır. Onlara tükenmeyecek ödül vardır. (Tin/6) Ey insan, bu din karşısında seni yalana sürükleyen nedir? (Tin/7) Allah’ın kararı, herkesin kararından doğru değil midir? (Tin/8) Allah sizi analarınızın karnından çıkardığında hiç bir şey bilmiyordunuz. Ama size dinleme ve ileri görüşlü olma (basiret) özelliği ile gönüller vermişti. Belki görevlerinizi yerine getirirsiniz. (Nahl/78) İnsan, kendisini döllenmiş yumurtadan yarattığımızı görmez mi ki zaman gelir, bizimle açıkça boy ölçüşmeye kalkar. (Yasin/77) Çocuklarımız doğaları gereği en güzel surette yaratılmışlardır.

Sınava tabi olmaları ise akıl baliğ olduklarında başlar. Çocuklarımızda görülen erken dönem çocukluk evresi 0-2 yaş olarak tanımlanır. Somut işlemler dönemi ise 2-7 yaş civarıdır. Ve soyut işlemler 7-12 yaş civarı çocuklarımızda görülen duygusal, düşünsel ve davranış değişikliklerini yazmak bu makaleyi aşacağından dikkatinizi sadece basit gibi gözüken bir konuya çekmek istiyorum. 2 yaşından sonra çocuklarımıza rahatlıkla kazandıracağımız bir alışkanlıktan bahsetmek istiyorum. Çocukta küçük yaşta kazandırılacak mahremi-yet duygusu ile evdeki sınırların belirlenmesi çocuğun gelecekteki tüm duygu, düşünce ve davranışlarına mutlaka sirayet edecektir. Günümüzde dijitalleşme ve küreselleşme sonucu aşılan sınırlar, çok basit bir uygulamayla; çocukta ahlaki bir melekeye dönüşecektir. İnsanın yatak odası mahrem alanıdır. Eşi dışında kimseyle paylaşıl-maması gereken bir alandır. Çocuğun kendi yatak odasının olması bu durumu kolaylaştıracaktır. Çocuklarımıza küçücükken vereceğimiz mahrem alanlarına giriş terbiyesi ile başkalarının mahrem alanlarına saygı göstermesini öğretebiliriz. Müminler! Elinizin altındaki esirler ile henüz erginlik çağına girmemiş çocuklarınız üç vakitte; sabah namazından önce, öğlen dinlenmesinde elbisenizi çıkarınca, bir de yatsı namazından sonra yanınıza girerken sizden izin istesinler. Bunlar sizin çıplak olabileceğiniz üç vakittir. Bunların dışında size de onlara da bir günah yoktur. Onlar sizin, siz onların çevresinde dönüp dolaşırsınız. Allah size ayetlerini böyle açıklar. Allah bilir, doğru karar verir. (Nur/58) Erken yaşta mahremiyet duygusu kazanan çocuklar hem sınırlarını bilmekte hem de erken dönem doğacak cinsel uyaranlara karşı koruma altına alınmış olurlar. Ebeveynlerinin yatak odasına izinsiz girmeyen çocuklar küçücük yaşta sınır ihlali yapmamaları gerektiğini öğrenmektedirler.

Çocuklarımız günümüzde cinsel yönden o kadar çok uyaranlara maruz kalmaktadırlar ki yapılan araştırmalarda uzmanlar, kız ve erkek çocukların erken dönem buluğ çağlarına girmelerini sağlayan etmenlerden biri olduğunu söylemektedirler. Herkes eğitimin ailede başlaması gerektiği konusunda hemfikirdir. Kur’an’dan öğrendiğimiz evlere, odalara giriş kuralları, sofra adabı vs. Ne kadar erken yaşta öğrenmeye başlarsak o kadar sınırlarımızı erkenden çizmiş ve başkalarının hak ve özgürlüklerini çiğnememeyi öğrenmiş oluruz. Mahremiyete tam saygılı olmayı içselleştirmiş oluruz. Düşünce, duygu ve davranış insanı insan yapan özelliklerimizdendir. Birinde başlayan yozlaşma ve/veya aşırılık diğerlerine otomatik olarak yansır. Çocukların davranışlardaki aşırılığa, ebeveynleri olarak bizler sebebiyet verebiliyoruz. Bir çocuk gereksiz güçlendirilirse, sınırlarını bilmiyorsa illaki ya kendine ya da diğerlerine semptom oluşturacaktır. Oysa çocuklar kuralları ve sınırları severler. Aslında aileler kural yönelimlidir. Ailelerde mutlaka kurallar olması gerekir.

Dinimiz de kurallar bütünüdür. Kur’an ve sünnet eksenli yapılacak çalışmalar ile ailedeki kurallar uzmanları tarafından belirlenmeli bu konuda eksik kalan alan doldurulmalıdır. Osmanlı döneminde ilk ilmihal olma özelliğini taşıyan “Mızraklı” ilmihali ve sonrasında yazılan ilmihallerde ahlak konusuna neredeyse hiç yer verilmemesi özellikle ahlakın tasavvuf adı altında tarikat ve cemaatlere devredilmiş olması, cemiyet, hukuk, siyaset ve ekonomi alanında düzenlenen kuralların içtihat imamlarına bırakılması yani mezheplere bırakılmış olması bir bütün hâlinde kişiyi inşa etmesi gereken Kur’an’dan çok ritüel Müslümanlığının doğmasına sebebiyet vermiştir. De ki “Bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler toplansalar benzerini getiremezler. Bütün güçlerini birleştirseler bile yapamazlar.” (İsra/88) Bu Kur’an’da insanlara her örneği değişik şekillerde vermişizdir. Ama insanların çoğu, nankörlük dışında her şeye direnir. (İsra/89) Yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. Doğru din budur ama çoğu insan bunu bilmez. ( Rum/30) Z Kuşağı çocuklarına boynumuzun borcu olarak Kur’an ışığında eğitmek zorundayız. Her konu da sınırların belirlenmiş olduğu bu din iman, ibadet ve ahlak eksenli bir dindir. Kitabımız çözüm odaklı bir kitaptır. Son saate kadar her tür sorunla baş edebilmemiz için indirilmiştir.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir