GenelYazarlardanYazılar

Davetçiye Mektup

-İslam’ın başını dik tutmak isteyen güzel davetçilerine mektuptur, görülmüştür.

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla…

Kalem ve kelamın sahibi şüphesiz Allah’tır kıymetli kardeşlerim. Rabbimizin davetçilerin dostluk ve samimiyet bağlarını daim kılması adına duacıyım. Dostluk ve kardeşlik önemli. Lakin dostluğumuz ve kardeşliğimiz haricindeki diyaloglarımız yalnızca birtakım teknik bağlantılardan ibarettir.

Ne yazık ki kıymetli kardeşlerim; bizler, yaşadığımız tarih içerisinde İslam’ı folklorik düzeyde temsil ediyoruz. Kalabalıkların herhangi bir duyarlılık göstermeden sahiplenmeleri sonucu ortaya çıkan bir birikim halinde algılanan bir din anlayışımız var.

Tevhidi duyarlılık düzeyi yüksek topluluklar ve bireyler inançları ve tutumları itibari ile her daim azınlıkta kalmışlar ve içinde yaşadıkları toplumdan tecrid edilmişlerdir. İslam’ın mücadele tarihine bir göz atın, bu hep böyle tecrübe edilmiştir. Günümüzde İslam adına söz söylemek, teolojik tartışma zeminleri yarattığından insanlarımızın buna tahammülü kalmamış görünmektedir. İslam’ı bu minvalde kabul etmiş ve bu minvalde yaşayan toplumların tarihi, maalesef şekerle şapın birbirine karıştığı bir tarih haline gelmiştir. Ne yazık ki kalabalıkların eliyle törenselleştirilmiş bir din algısına sahibiz. İnsanlar atalarına ve geleneklerine gösterdikleri saygıyı Allah’a (c.c) ve resulüne (s.a.v) göstermiyorlar. Vahiy eksenli tevhidi ve ilmi düşünce insanlar arasındaki itibarını kaybetmiş görünmektedir. İslam adına bize kadar gelen kadim birikimlere bir müslüman olarak eleştirel bir dille yaklaşmak, geçmiş birikimi itibarsızlaştırmak olarak yorumlanmaktadır. Tamamen zanni içerik taşıyan cümlelerle müslümanlar ve davetçiler; İran, Mısır, Pakistan, Arap, İngiliz vs. kökenli radikal, taş kafa, mutezili, harici, vehhabi gibi isimlerle, yaftalarla konumlandırılmaktadır. İslam’ın ilmi terbiyesine yakışmayacak isnatsız cümlelerle birbirimizi konumlandırmaya yıllardır devam ediyoruz. Hele ki yazdıkları ve yaşadıklarının altını kanıyla, canıyla imzalamış müslüman mütefekkirlerin, onların adlarını, söylemlerini, mücadelelerini dahi doğru düzgün bilmeyen ağabeylerimiz ve üstadlarımız, hacılarımız, hocalarımız tarafından yüksek takvadan olduğu(hikemi) sanılan afaki yaklaşımlarla dalalete düşmüş sapık düşünceli insanlar olarak yaftalanması, ilim ve insaf ehli için bir şey ifade etmez. Biliyoruz ki zan da Allah (c.c) katında bir değer ifade etmez.

Kıymetli kardeşlerim, güzide ağabeylerim. Başkalarının yıllar önce keşfettiği Amerika’yı yeni keşfettiğimi iddia etmiyorum. Sadece hayatın taşkalası içerisinde bir silkelenme ve bir dönüşüm ihtiyacının olduğu kanaatindeyim. İnsanlar arasında hayatınızı devam ettirirken söylemleriniz, söyleyecekleriniz, tebliğleriniz, ciddi karşı çıkmalarla ve niteliksiz reflekslerle karşılaşacaktır. İnsanları vahiyle tanıştırma adına gündem ettiğiniz konular, geliştirdiğiniz söylemler ilk etapta ve büyük ihtimalle şahsınızla birlikte küçümsenecek ve farklı gündemler oluşturularak kamufle edilmek istenecektir. Şahsınız ve kişiliğiniz önemlidir. Kıymetli kardeşlerim, söyleyecek sözü olmayanlar, her daim şahsınızla ve statünüzle ilgilenirler. Bu ilahiyatçı değil, hacı değil, hoca değil, hafız değil, müftü değil, evliyaullahtan değil gibi söylemler geliştirerek ortaya sunulan fikirleriniz saf dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Bu durum bir davetçinin en çetin imtihanları arasındadır. Bunun için çok ciddi donanıma ve daha da önemlisi güçlü bir duruşa sahip olmak zorundayız. Dikkat edersek ağabeylerim, insanlara zor gelen aslında şahıslar değil, fikirlerdir. Başını dik tutmak isteyen İslami düşünce ve tarzına, çapımız ve gücümüz oranında destek olmak zorundayız.

Şair İsmet Özel, ‘Cuma Mektupları’nda şunu söylüyor: “İslam’ı arayanların onu ancak kitaplarda, müslümanları arayanların ise onu ancak mezarlıklarda bulabileceği bir çağda yaşıyoruz.” Tabi bu bir metafor(benzetme) ve bir yorum ama haklılık payı ciddi oranda fazla olan bir yaklaşım.

Yaşadığımız süreçlerde, müslümanlar olarak bizlerin, hep kapitalizm, sekülerizm, kominizm, darvinizm, kemalizm vs. eleştirisi üzerine yoğunlaşan bir tenkid(eleştiri) süreci düşünce dünyamıza hakim durumdadır. İslam düşüncesi bu hususlarda ciddi mesafe almış bu gibi dış etkilerden ciddi oranda arındırılmıştır. Ama iç etkiler üzerine yoğunlaşma konusunda ikinci plana atılma durumu söz konusudur.

Kıymetli ağabeylerim, görüyoruz ki İslami bağlamda entelektüel kan kaybı ne yazık ki büyüyerek devam ediyor. Hepimizi zorlayan ancak hala yanıtlamaya cesaret edemediğimiz sorunlarımız var. Bizlerin ilmi eksikliği ki, buna en muteber hocalarımız da dahil, İslami düşüncenin kendi iç tutarlılığını düşürmektedir. Yakın tarihte İslam’ın orijinal kavramlarının doğru anlaşılması noktasında müslüman zihinlerde derin etkiler bıraka mütefekkirlerimizden bihaber yaşıyoruz.

Bizi bir tane mürşid-i kamil’in (kamil olan yalnızca Allah (c.c) olduğu halde) irşad edeceğini bekliyoruz. Eğer 21. Yüzyıla müslümanlar olarak söyleyecek bir sözümüz varsa, biz müslümanların dönemin hakim düşünceleri ile hesaplaşması gerekiyor.

Kıymetli ağabeylerim. Gelenekten aktarılan bütün bilgiler (hadis, siyer, kelam, felsefe ve tasavvuf ekolleri, fıkhi ve itikadi mezhepler, tarihsel kıssalar, menkıbeler, darb-ı meseller vs.) eleştirel bir akılla mutlak surette Kuran’ın onayından geçmek zorundadır. Çünkü ilmin mihenk taşı Kur’an’dır. Kur’an da Allah’n (c.c) ifadesiyle anlaşılsın diye apaçık bir kitap olarak aramızdadır. Sorumluluklarımızı mezhep imamlarımızın veya üstadlarımızın üzerine yıkarak, tahkik ehli olmayı bir kenara bırakıp, taklit ehli olmayı takva zannederek ahireti kazanma gayretiyle varacağımız nokta belirgin değildir. Rabbimiz bize mustakim bir yol çizmiştir. Kur’anın yaşayan pratiği olarak Hz. Peygamberin sünnetini Kur’an’dan ayrı sadece hadisler yoluyla geçmişten geleceğe intikal eden müstakil bir bilgi olarak görmek kendimizi kandırmaktan ibarettir. Sünneti öncelikle Kur’an’da, sonrasında ise hadislerde aramak durumundayız. Çünkü rabbimizin (c.c) ilahi koruması altında tuttuğu rivayetler değil Kur’an’dır. Bu sünnet-i seniyeyi reddetmek, devre dışı bırakmak, inkar etmek demek değil, aksine Resulullah’ın sahih sünnetini özüyle ortaya çıkarma gayretidir.

Kıymetli kardeşlerim, kıymetli ağabeylerim; Resulullah’a  (s.a.v) gösterebileceğimiz en büyük saygı, O’nu tanıma ve tanıtma adına göstereceğimiz gayrettir. Kitapların ya da metinlerin içinde geçen Latin harfleriyle yazılmış ‘peygamber, resul, nebi’ gibi lafızların büyük harfle yazılmış olmasını Allah Resulü’ne saygı olarak görmek, bir hassasiyet meselesi de değildir. Kütüb-ü sitte hadislerinde geçen bir rivayette seferden dönen Resulullah’ın yanına koşarak gelen bir sahabe şöyle demişti: “Sen bizim mevlamızsın, sen bizim efendimizsin, ey hayırlı, ey hayırlının oğlu!” Bu övgü söylemi karşısında Resulullah’ın tepkisi şu oldu: “Şeytanın keyfine göre konuşuyorsun, imanına göre konuş, bu söylediklerin Allah’a aittir.” demişti.

Yine bir başka hadiste: “Ehl-i kitabın İsa ve Meryem’i methettiği gibi sizler de beni methetmeyin. Yalnızca Allah’ın kulu ve resulüdür deyin.” diye müslümanları uyarıyordu. Unutmayalım ki bizim resulümüz zaten adı ile övülmüş olan bir peygamberdir. Gerçek ve halis hassasiyet, onun sünnetini hayata aktarmak  ve O’nu tanıtma gayretidir.

Kıymetli kardeşlerim; büyük üstadlarımız ve alimlerimiz diye bildiğimiz zatları eleştirmemiz, itiraz noktaları geliştirmemiz, onları toptan reddettiğimiz anlamına gelmez. Onlara faziletlerinden ya da itibarlarından bir şey de kaybettirmez. Bunu hadsizlik olarak görmek, geçmişi ve bu zatları putlaştırmak ve kutsallaştırmak anlamına gelir. Düşüncesinin merkez üssü Kur’an olan bir müslüman için  hatadan münezzeh olan yalnızca Allah’tır. Bu eleştirel dikkatten uzak kutsallaştırma eğilimleri, dinin hayatımızdan çekilmeye başladığının bariz göstergelerindendir.

Ebul Ala El-Mevdudi üstadın ‘İslam’ın Kökleri (Fundamentals Of İslam) adlı kitabında geçen bir darb-ı meseli dikkatinize arz ediyorum. Dinin hayattan nasıl çekildiğini anlama adına mühim bir örnekliktir.

(Eski zaman) Hükümdarın biri huzurunda el pençe divan duran saray erkanından ‘Bir bardak su’ istemiş. Herkes hükümdarın huzurunda. Din adamları, şairler, askerler, kahinler, medyumlar, dalkavuklar vs. bekliyorlarmış. Hükümdarın bu emrini şu şekilde yerine getirmeye başlamışlar;

Şair demiş ki: ” Yüce efendimizin şu emrindeki zarafete bakın. Bundan daha güzel bir şiir bu zamana kadar söylenmedi. ‘Bana bir su getirin, su getirin!’

Din adamı ise şöyle demiş: “Her kim bunu günde yüz defa söylerse, cennet köşkleri onu bekliyor. Aşk ile bir daha, ‘Su getirin, su getirin!’

Medyum ise söyle demiş: ” hükümdarımız bu sözüyle, gelecek yılın bolluk ve bereket içinde geçeceğine işaret ediyor. ‘Su getirin, su getirin!’

Kahin ise şunu ifade etmiş: ” Hükümdarımızın bu emrinin ebced ve cifr hesabıyla değeri felanca(?) yıla tekabül ediyor. Bu yıla dikkat edin diyerek ‘Su getirin, su getirin!’ demiş.

Velhasıl bir bardak su getiren olmamış. Tabi bu bir mesel. Ama her yer ‘Su getirin!’ sesleriyle inlemiş. Dilden dile dolaşmış. Hafızlar ezberlemiş. En güzel hatlarla yazılıp duvarlara asılmış. Ne zavallı bir hükümdar, hükümdara saygı adına da ne zavallı bir durum!

İşte dinin hayattan çekilişi de böyle oluyor kardeşlerim. Unutularak ya da metinleri kaybolarak değil. Hafızalardan silinerek bir çekiliş değil bu. Okunarak, ezberlenerek, boyunlara duvarlara asılarak, tırlar dolusu dağıtılarak, büyük saygı duyularak, çok satarak, çok konuşularak ama asla gereği yapılmayarak bir çekiliş bu.

Evet, Kur’an duvarlara asıldı. En güzel hüsn-ü hatlarla yazıldı. Hafızlar ezberledi. Sayı değerleri ölçüldü. Cinci hocalar suya batırıp okudular. Muskalar yapıldı, boyunlara asıldı. Tekkelerde Kur’an, zikir sesleri yükseliyor. En ince tecvid kaidelerine bakılarak, gırtlaklar, aynlar patlatılarak okunuyor ama din hala tarihin gerisinde kalmaya devam ediyor. Genç, diri ve yepyeni bir kuşak çıkıp, Kur’an’ı gerçek hayat kitabı olarak okumuyor. Evet, Kur’an da büyük bir saygıyla aramızdan çekiliyor.

Hz. Peygamber (s.a.v) de aramızdan böyle çekiliyor. Hem de O’na saygı adına, sevgi adına. Salavatlarla… O sadece insanlara rüyalarında nasihat eden ak sakallı bir dede gibi görülüyor. Hz. Peygamberin (s.a.v) sözün olduğu kadar fiilin de peygamberi olduğu gerçeği unutuluyor. Örneğin büyük Asya erenlerinden Hoca Ahmed Yesevi’nin Resulullah’a saygısından, o altmış üç yaşında öldü diye, altmış üç yaşından sonra gün ışığına çıkmadığı, kendisine kazdırdığı bir çukurda ömrünün geri kalanını geçirdiği anlatılmaktadır. Halbuki Allah Resulü Hira’da ilk emri aldığından itibaren bir daha mağaraya, inzivaya çekilmemişti. Resulullah kendisi yapmadığı ve tavsiye etmediği halde O’na saygı adına yapılan bir hareketin takva olarak yorumlanması doğru değildir. Hiç birimizin takvada zirve olan Allah Resulü’nün örnekliğini aşacak durumları takva olarak adlandırma hakkı yoktur.

Kıymetli kardeşlerim. Öyle veya böyle, bir şekilde bizim düşünce hayatımızda yer edinmiş üstadlarımızın (İbn-i Arabi, İmam Rabbani, Celaleddin Rumi, Said Nursi, Elmalılı Hamdi gibi.) görüşlerini, yorumlarını eleştirebiliriz. Özellikle de tasavvuf-sufizm dediğimiz saha, müslümanlar olarak çok ciddi açmazların olduğu, çok ciddi akidevi problem alanlarının olduğu ve çok ciddi hesaplaşmalar ve sorgulamalar yapmamız gereken bir saha olarak karşımızda durmaktadır. Onların da bizler gibi birer beşer olduğunu – ölçümüzün onlar olmadığı hatırlatmasını yaparak – eleştirilerimizi yöneltebiliriz. Bunu onlardan üstün olduğumuz için de yapmayız. Çünkü üstünlüğün yalnızca sınırları vahiyle çizilmiş bir hayat tarzı olan takvada olduğunu biliyoruz. Birkaç örnek anekdot üzerinden gidelim.

Mesela, İbn-i Arabinin, Füsus’unda: ” Bu kitabı Allah resulü bana bizzat verdi. Bir harfi bile değişmeden insanlara aktardım.” demesini Kur’an’ın onayından geçiremezsiniz.

Celaleddin Rumi’ye ait Mesnevi’nin önsözünde: (1974, Abdulbaki Gölpınarlı, Meb Yay. baskısı) ” Bu kitap, din asıllarının asıllarının asıllarıdır.” diyor ve biz de algımız ölçüsünde buna itiraz ediyoruz. Tasavvuf literatüründe bu farklı bir mana arz edebilir ama bu durum, bizim müslümanlar olarak buna itiraz edemeyeceğimiz anlamına gelmez. Gelmemelidir de.

Bir Molla Camii’nin Makalat’ında, Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’si için:

“Mesnevi-i manevi-i muglevi

Hest Kur’an derzeban-ı pehlevi”

(Mevlana’nın Mesnevi’si Pehlevi dilinde Kur’an’dır.) ifadesini de hazmedebilmek de Kur’an’ın izzetine iman etmiş bir müslümana yakışmaz. (Prof. Dr. Mikail Bayram, Süleymaniye Vakfı Konferansı, İstanbul, 2009)

Kıymetli kardeşlerim. Büyük şair M. İkbal’in ifadesine göre müslüman idrak 590 yıldır donmuş durumdadır. Bizim esas sorunumuz esas buradadır.  Suud  araplarının petrolün üzerine yan gelip yattığı gibi bizler de Osmanlı-Selçuklu-Emevi medeniyetlerinin söylemleri(ürettikleri) üzerine yan gelip yatıyoruz. Bize her ne lazımsa oradan bulup, çıkarıp getirmenin yeterli olacağını zannediyoruz. Geleceği inşa etmenin gayretinden ziyade geçmişi ihya etmenin derdindeyiz. Bu ihya mantığına göre her ne yapılacaksa zaten geçmişte bizim ehl-i sünnetimiz yapmışlardır. Bize ne lazımsa eskiden yazılmıştır. Bize düşen sadece geçmişten olduğu gibi almaktır. Çünkü onlar bizim adımıza tüm zamanların sorunlarını çözmüşlerdir.

Telaşa kapılmaya gerek yok. Yeni bir islam değil, yeniden bir islam düşüncesi, Eşariler, Gazaliler, Farabiler, İbn-i Teymiyyeler, İmam-ı Azamlar, Zemahşeriler, Zehebiler, Raziler, İbn-i Kesirler,İbn-i Haldunlar çıksın  ve çağın idrakine hitap etsin diyoruz. Bu minvalde sürdürülen gayretler yaftalanmasın, görmezden gelinmesin istiyoruz. İslam’ın değil, İslam’da dini düşüncenin yeniden inşasından bahsediyoruz. Aksi halde donar kalırız. Ama tarih donmaz. Tarih akar ve siler geçer. Geçmişten aldığımız balıklarla değil, balık tutmayı öğrenerek devam edebilmeliyiz. Kur’an ayet-i kerimede şunu hatırlatır: ” Ölmüşlerle yaşayanlar bir olmaz.”(Fatır,22)

Geçmişe sorgusuz sualsiz yaklaşarak onu ihya edemeyiz. Ama eleştirel bir dikkatle yeniden inşa edebiliriz. Ölüden diriyi çıkaran rabbimiz geçmişten de geleceği inşa eder. Aksi halde tarihi başkaları yazarken figüran olarak kalmak kaçınılmazdır.

Özellikle son dönem;

Tasavvuf-tarikat ve benzer yapılar ve takip edenleri tarafından ciddi tepkilerle karşılaşarak, ötekileştirilmek gibi bir pozisyona düşürülüyoruz. Sürekli saldırma üslubuyla karşılaşmak durumundayız. Aynı iman dairesinde yaşadığımız insanlara ve topluluklara, mücadelenin en güzel örnekliğini göstermek zorundayız. İslam adına her türlü gri propaganda argümanlarını kullanabilen(rüya, keşf, ilham, keramet, rabıta, marifet gibi.) bu insanlarıımıza karşı, uyanık, dikkatli ve sabırlı olmak zorundayız. Mehmet Akif’in Safahat’ını okuyanlar ve dikkat edenler bilirler ki, Akif muttaki bir adamdır. Aynı paralelde düşündüğümüz M.Akif gerek Sebillürreşad gerek Urvet’ul Vuska dergilerindeki makalelerinde ve Safahat’ın da Tasavvuf’u, alternatif bir İslam algısı olarak yorumlar. Veciz bir ifadeyle;

“Sürdüler Türk’e tasavvuf denen olgun şırayı

Muttasıl şimdi hakikat kusuyor Sıtkı Dayı”

(Safahat, Asım bölümü) demesi çok manidardır.

Kıymetli kardeşlerim, malumunuz odur ki, tarih bize çok da yenilir yutulur cinsten malzemeler sunmamaktadır. Dile getirmeye çalıştığım hususlardan şahsımı tenzih etmeden diyorum ki, yazdıklarımı kişisel ve kitlesel olarak üzerinize alınmanızda herhangi bir beis yoktur. Üstad M.Akif ile biraz daha devam edelim;

“Öyle ya hiç kendini aldatmaya kalkışmamalı

Medresen nerede o çoktan yürüdü

Hadi göster bakalım şimdi de İbn-i Rüşd’ü

İbn-i Sina niye yok, nerede Gazali görelim

Hani Seyyid gibi Razi gibi üç beş alim

En büyük fazılınız bunların asarından

Belki on şerhe bakıp bir kuru mana çıkaran

Yedi yüz yıllık eserlerle bu dinin hala

İhtiyacını kabil mi telif, asla!”

Daha fazla uzatmadan noktamızı koymuş olalım.

Kıymetli davetçi kardeşlerim. Yaptığınız çalışmaların ve gösterdiğiniz gayretlerin uzun yıllar daim olmasını ve bereketli geçmesini arzu ediyorum. Yanlışlar beşer olarak şahsımıza aittir. Doğruların sahibi ise Allah’tır.

Selam ve selamet, doğruların peşi sıra ter dökenlerin üzerine olsun.

Kardeşiniz..

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir