GenelYazarlardanYazılar

Davetten Devlete 

İslam’ı kabul eden kimsenin ilk sözü “lailahe illallah” olmaktadır. İslam’a atılan ilk adımda bütün ilahlar reddedilerek, Allah’ın tek bir ilah olduğu kabul edilir. Bunun anlamı, yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlık iddiasında bulunanlara, hayatı düzenleme, otorite olma hayat hakkında yasalar koyma yetkisi tanımamaktır. Bu yetkinin sadece Allah Teâlâ ya ait olduğunu kabul ve ilan ederek Müslüman olduğunu açıklar.

Aslında bu cümleyle Allah Teâlâ: “Hayatı düzenlemek, davranışlara hüküm koymak, sorumluluklar vermek, sorumlu tutmak ve hesaba çekmek benim hakkımdır” buyurmaktadır. “La ilahe illallah” cümlesinde bunca anlamı mündemiç kılan Allah, Kur’an’ın her ayetine aynı anlamı nakış nakış dokumuştur.

Mülkünde ortağı bulunmadığını, itaatin sadece kendisine yapılacağını, hükümranlığının yeri ve göğü kapsadığını, sadece kendisine ibadet edileceğini, sadece kendisinden yardım isteneceğini, sadece kendisinin hesap sorucu olduğunu, yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, var eden, yok eden ve şekil verenin kendisi olduğunu, dilediğini dilediği gibi yarattığını, yaratmada ortağı olmadığını, yarattıklarını gözetmede acze düşmediğini, onların üzerinde her an gözetici ve gözetleyici olduğunu, yarattıklarının neler yapıp-yapmadıklarından bir an bile gaflette olmadığını ve sadece kulluğun kendisine yapılması gerektiğini, kulların hayatını düzenleme ve hüküm koyma işinin Allah’ın hakkı olduğunu, kendisinden başkasına itaatin şirk olduğunu ve bunu da asla affetmeyeceğini tekrar -tekrar vurgulamaktadır.

Bu vurgu, yerde ve gökte, dünyada ve ahirette, fert ve toplum hayatında, zahirde ve batında, ezelden ebede kadar tüm zamanlarda ilahlığın ve Rabliğin sadece Allah’a mahsus olduğunu da göstermektedir.

İnsanlar içerisinden ilahlık iddiasında bulunanları reddeden bir düşüncenin elbette bu makamı kendisi dolduracaktır. Toplumların içlerinden birilerini ilah edinmelerine asla razı olamadığını ve buna haklarının olmadığını şöyle dile getirmektedir “Onlar(ehli kitap) Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlara da ancak bir olan Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O müşriklerin ortak koştukları şeylerden uzaktır.”(9/31)

Burada insanların hahamlarını ve rahiplerini nasıl Rabler edindikleri noktasında Peygamberimizden şöyle bir açıklama gelmektedir:

Peygamberimiz, Tevbe suresinin 31. Ayetini Hıristiyan olmuş birinin (Adıy İbni Hatim) yüzüne karşı okuyunca itiraz eder ve derki, “onlar rahiplerine ve bilginlerine tapmıyorlardı ki!” Peygamberimiz : “Ne münasebet! Onlar, Allah’ın emrettiklerini halka yasaklıyorlar, yasakladıklarını da emrediyorlardı. Halk da buna itaat ediyordu. Böylece onlara tapmış, onları ilah edinmiş oluyorlardı.”

İlahlığın doğru anlaşılması, insanımızın birçok hayati problemlerini çözecektir. İlah denince insanların anladığı yaratıcı, yaşatıcı, rızık verici, öldüren, dirilten ve benzeri yüce kudrete sahip bir varlık geliyor akla. Bu anlayış gerçek ilah olan Allah için doğrudur. Ancak Allah’ın bu sıfatına öykünen sahte ilahlar için bu durum söz konusu değildir. Böyle olmadığı Tevbe suresinin 31. Ayeti okunduğunda anlaşılmaktadır. Allah’a rağmen ister kendisi için isterse toplum için kurallar koymaya, toplumun hayatına hükmetmeye kalkan kimsenin yaptığı şey ilahlık olarak nitelendirilmektedir.

İslam’ın fert ve toplum hayatını düzenleyen boyutlarına baktığımızda, günlük hayatın her konusuyla alakalı düzenlemeler yaptığını görüyoruz. Bunları görmezden gelerek, kendisini bu makamda görenlerin yaptığı düzenlemeler aynı hayatta aynı insan ile buluşuyor. İnsan iki otorite arasında kalıyor. İşte yeryüzünde Allah’a ilahlık hakkı vermeyenler kendilerine ve fikirlerine yer açmak için yeni bir garabet uydurarak “İslam’ın devlet talebi yoktur” iddiasını ortaya atarak, medyanın ve medyatik işbirlikçilerinin yardımıyla halka bu zokayı yutturmaya çalışıyorlar. Sağır sultan da biliyor ki bu iş, dün İngiliz bugün de Amerika destekli olarak yürütülmektedir.

Grahom Fuller’in İslam’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok manidardır: Müslümanları yozlaştırmak için Kur’anı mı değiştireceksiniz? Hayır, İslam’da reform olmayacak ancak insanların İslam dininden /Kur’an’dan anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir dizi kararlardan sadece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı İslam tezleriyle gelinmek istenen adres işte burasıdır.

Dün, İslam’ın devlet önerisinin olduğunu, devlet olmak için her türlü hükmün Kur’an’da mevcut olduğunu ve bin yılı aşkın bir zaman devlet olarak yaşadığını, bu halkın da bunu bildiğini, halkı Müslüman olan ülkelerdeki din hizmetlerinin laik devletler tarafından yürütülmesinin ve din hizmeti için yapılan harcamaların bir sus payı olduğunu, bunları kendi haline bırakmanın tehlikeli sonuçlarını Prof. Ahmet Mumcu “Türk devriminin Temelleri ve Değişimi” isimli kitabında açıklamıştı. Şimdi çağdaş müstekbirlere göre durum değişti!.. “Biz yeterince güçlendik sizi de yeterince değiştirdik. Artık eskiyi unutun milenyum çağında yaşayan insanları yedinci asra gelmiş olan anlayışa döndürmek mümkün değildir” derken; “ Din baronları aydın allameleri de halka şu mesajı veriyor:

“İslam’da devlet diye bir şey yoktur!.. Peygamberin kurup yönettiğine de devlet denmez, Peygamber devleti kabile asabiyetinin sonucu olarak kucağında buldu ve reddetmedi kullandı” diyebilmektedir. Bu insanlar Allah’a Peygambere ve kitaba iftira ettiklerini hiç düşünmüyorlar mı? Allah’ın istemediği bir şey için savaşan can veren can alan bir peygamberi Allah ne hale getireceğini hiç düşünmüyorlar mı?

“Eğer o (Peygamber) Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.”(Hâkka 69/44-46) tehdidi peygamber için yapılmıştır. Medine’ye geldiği günden itibaren, ayrı bir millet, ayrı bir devlet olduğunun farkında olarak hareket eden Allah elçisi, Rabbinden beklediği kıtal ayetinin gelmesiyle karşı düşünceyle savaş hazırlıklarına başlamış, Hicretin 2.yılından itibaren ömrünün son gününe kadar savaşa devam etmiştir.      Bunların hiç birisi ağaç gölgesinde yapılacak işler değildir. Bu insanların sözleri asla gerçeği yansıtmamaktadır. Bizim için gerçek olan Allah’ın kitabındadır. Bu kitap kıyamete kadar kendisinin ne olduğunu anlatacak niteliktedir. “Bir vacibin vücubu için gerekenler de vaciptir” kuralı gereğince Kur’an’a baktığımızda devlet için gereken şartların eksiksiz olarak verildiğini görüyoruz. Kur’an’ı hayata geçiren Peygamber (a.s) için Allah’ın bu hükümlerini göz ardı etmesi düşünülemez. Bu nedenle Peygamber (as)’ın  kurduğu devlet, Kur’an kaynaklıdır, Arap asabiyeti ile ilgisi yoktur.

Devleti oluşturan ana unsurlar şunlardır; vatan, millet, ideoloji ve lider. Bunların tamamı bir araya geldiğinde ortaya çıkan kurumun adı devlettir. Hz. Muhammed (as) ve arkadaşları bunu başarmıştır. Bunu kimse görmezden gelemez. Ordular kurup, fetihler yapmak bir peygamber için Allah’tan izinsiz yapılacak işler değildir. O, Allah izin verinceye kadar bulunduğu yeri dahi değiştirmemiştir.

Kur’an’ın, toplum hayatını düzenlemek için koyduğu hükümlerin niteliklerine baktığımızda ferdin uygulama sınırlarını aşan hükümler bulunmaktadır. Bunlar adaletle hükmetmek (4/58), had ve cezaların uygulanması (24/2, 4; 2/178-179), iyiliğin emredilip kötülüğün yasaklanması (3/104), Allah yolunda topluca savaşmak (9/14), yeryüzünde fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar cihada devam etmek (2/193) Müminlerden olan emir sahiplerine itaat etmek (4/59), kafirleri veli (emir ve yönetici) edinmemek (4/144), Allah’ın indirdiği yasalarla hükmetmek (5/44-48) ve benzeri hükümlerin uygulanması bireysel inisiyatiflerle yapılması mümkün değildir. Bu hükümlerin yerine getirilmesi için gerekli olan gücün ve organizasyonun adı devlettir. Ümmet, içinden çıkartacağı işinin ehli insanlara gereken desteği vererek halkın umurunu yürütmek, hukukun işlerliğini sağlamak, insanlar üzerine adaleti hâkim kılmak için çalışmalarını sağlamakla mümkündür.

Bunlar vahyi okuyan herkesin malumu olmakla birlikte yeniden düşünülsün istedik. Kafirun suresini okuyanlar bilirler ki İslam ile küfür arasında hiçbir ortak nokta yoktur. Allah kullarını firavunların merhametine de bırakmamıştır. Her Firavun’a bir Musa göndererek müstezafları ilahi adaletin gölgesine sığındırmıştır. İnsanoğlu bu mücadelelere insanlık tarihi boyunca yapıla gelmesine rağmen gözünü kapatıyorsa, onlara kimse gerçeği gösteremez. Nuh’un (a.s) kavmi gibi kulaklarını parmaklarıyla tıkayanlara da kimse duyuramaz. Onların duyacağı ancak tek bir Sayhadır!..

Akleden herkesin malumudur ki, her fikir kendisine iktidar ister. Hak batıl, doğru yanlış olmasının farkı yoktur. Bu gerçek Muhammed (a.s)’ın vahiy kaynaklı dini için de böyle, Marx’ın kendinden menkul fikri için,  Rousseau’nun fikri için de böyledir. Vakıa da bu değil midir? Fikrin, insan ile hayat ile olan bağı bunu gerektirmektedir. Hayatla ilgisi olmayan bir fikrin ise anmaya değer bir kıymeti yoktur.

Fikir insanın kafasına girdiği andan itibaren kemale doğru yani nihai hedefine doğru serüvenine başlar. İnsan bulunduğu konumda fikrin kendisine yüklediği günlük ve kişisel sorumluluklarını yerine getirmekle mükelleftir. Bunları asla tehir ve tebdil edemez. Günlük sorumluluklarını yerine getirirken nihai hedefe doğru yolculuğun gerektirdiklerini de gözetmek zorundadır. Peygamberimizin bu konuyla alakalı şöyle bir ikazından bahsedilir: “Allah’ın dinini yüceltmek için cihad etmeyi düşünmeden akşamlayan veya sabahlayan kimse, bu hal üzere ölüm ona gelirse cahiliye ölümü ile ölür”.

Bu nedenle ferdi sorumlulukları yaşarken toplumsal görev ve sorumluluklarımızı da göğüslemeye çalışacağız. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde Ali İmran’suresinin 104. ayetinin altına “men raa münkeren… -kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin…- hadisini yazarak “Bu ayet ve bu hadisi şerife göre bir Müslüman’a imandan hemen sonra inancının devletini kurmak için çalışmak, üzerine farz olur” ibaresini eklemiştir. Hakikati idrak ettiğimiz günden başlamak üzere bu mücadeleyi bir ömür sürdürmek, bizim için hayatın gayesi olmalıdır. Yalnız başına davete başlayan Peygamberimiz (as) 13 yılın sonunda mücadelesi, Davetten devlete ulaştırarak fikir kemale ermiş, örneklik gerçekleşmiştir. İhlâsla yapılan davetin durumu, çekirdekteki gizlenen fidanın durumu gibidir. Kuru bir çekirdeği toprakla buluşturduğumuzda, canlanıp filiz verir, fidan olur, olgunlaşıp meyveye döner. İhlâsla yapılan davetin meyvesi de Allah’ın yardımı ile devlet olacaktır. İnanıyoruz ki, Onun açtığı bu yolu takip edenler takdir edilen hedefe varacaklardır. Say ve gayret bizden, Muvaffakiyet ise Allah’tandır…

Show More

Related Articles

Bu yazıda 1 yorum bulunmaktadır

  1. Hocam eline-gönlüne sağlık. İslâm’ın devlet hedefini-talebini-gereğini çok net gösteren bir yazı olmuş. Bu kadar delilden sonra hâlâ “İslâm’ın devlet talebi-hedefi yoktur” demek, cehâlet değilse, kör bir inattan başka bir şey değildir. Vesselam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close