GenelYazarlardanYazılar

Değerler Erezyonu

Değer ve değerler; hem felsefede hem de başta sosyoloji, psikoloji ve antropoloji olmak üzere diğer sosyal bilimler literatüründe sıkça tartışılan konulardan biridir. Değerler, üzerinde çok durulan bir konu olmasına rağmen henüz kavramsal olarak yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir.

Değerler genelde inanılan, arzu edilen ve bir ölçüt olarak kullanılan olgulardır. Bir başka deyişle değerler genelleştirilmiş davranış prensipleridir. Bu sebeple değerler, yüklenmiş bir anlam ve kıymeti ifade ederler. Mesela bir taşın değer (mesela Haceru’I-Esved) olması böylesi bir değer yüklemeye bağlıdır. Bu tür atfetme ve yüklemeden soyutlandığı zaman bu taş sadece bir nesne olarak ortaya çıkar. Bu durum dinî değerler için olduğu kadar profan değerler için de böyledir.[1]

Değerler, yapılanları içselleştirme imkânı veren, inanışlar ve alışkanlıklar taşıyan, arzu edilen, her alanla ilgili, sosyalleşmiş olgulardır ve işlevsel olarak belirleyicidirler. Her türlü değerin bir içkin-nesnel, bir de aşkın (fiziksel çerçevede olup bitmeyen, daha öteye uzanan) bir yönü vardır. Ancak bu aşkınlığın toplum ve toplum üstü olmak üzere iki dayanağı vardır: Dinî değerler özü itibariyle toplum üstü bir kaynağa (ilahi olana dayanan) değerlerdir, genel sosyal değerler Durkheim’in toplumsal yasak veya kolektif bilinç olarak nitelediği bir aşkınlığa dayansa da sosyal etkileşimlerin ürünüdürler. Özetle belirtmek gerekirse, değerler ya toplumsal ya da ilahi kaynaklıdırlar. Bu son nokta bizi değer türlerine ve bunların sınıflandırılmasına götürmektedir.[2]

Değerler, bireylerin doğru ve erdemli davranışlarda bulunmasının yanı sıra dengeli ve sağlıklı bir kişilik oluşturmasına da yardımcı olurlar. İnsanın hayatında sergilediği bütün duygu, düşünce ve davranışlarının altında değerler yatmaktadır. Bir insanın ahlaki yapısını anlamak için onun hayatında sergilemiş olduğu davranışlara bakılarak anlaşılabilir. Bu da ahlak ve davranışlar arasında bir bağın olduğunu göstermektedir. Ayrıca ahlaki değerler, bireyleri umutsuzluk ve şiddete başvurma gibi olumsuz davranışlardan alıkoyacak bir yapıya sahiptir.

İnsan, hem iyiliğe hem de kötülüğe eğilimli olarak yaratılmıştır. Nefse ve onu biçimlendirene, sonra ona fücurunu ve takvasını (:isyan/kötülük ve itaati/iyilik) ilham edene yemin olsun.” (Şems Suresi/7-8) Bununla birlikte yaratılışı gereği olan ahlaki yatkınlıktan sapıp ahlak dışı davrandığında ve bu davranışının sonunda herhangi bir kimseye hesap vermek zorunda olmasa da kendi kendini kınayan bir yargıcın/vicdanın sesini içinde duyacaktır. İnsanın içindeki bu ahlak duygusu, onu en yüksek iyiliği ve mutluluğu gerçekleştirmek için çaba sarf eder, onu ahlaken olgunluğa ulaştırmaya çalışır. Ancak, insani nitelikler ile yaratılmış olmanın beraberinde getirdiği eksiklikler ve olumsuzluklar, yüksek düzeyde ahlaki olgunluğa ulaşabilmeyi, en yüksek iyiliği ve mutluluğu yakalayabilmeyi engelleyen faktörlerdir.

Değer belirli bir durumu bir diğerine tercih etme eğilimi olarak anlaşılmaktadır. Rokeach, değeri özel bir davranış biçimine ya da zıtlık içindeki bir duruma karşı bireysel veya toplumsal tercihleri gösteren inanç olarak görmektedir. Ona göre üç tip inanç vardır:

Bunlardan birincisi; tanımlayıcı ya da varoluşçu inançlardır. Bunlar doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir inançlardır. İkinci tip inançlar; “değerlendirici inançlardır”, bunlar takdire bağlıdırlar. Bireyler nesneleri ya da olayları “iyi” veya “kötü” şeklinde tanımlarken bu inançlara dayanırlar. Üçüncüsü ise örf ve adetlerle yaşamımıza yerleşmiş olan inançlardır. Bu tür inançlar, bireyin, davranış ya da amaçlarının arzu edilir ya da edilmez olduğuna karar vermesinde etkili olan inançlardır. Rokeach’a göre değerler bu üçüncü tip inançlardandır. Bu şekilde değerleri, bireylerin ideal davranış tarzları veya yaşam amaçları hakkındaki inançlar ve davranışa farklı şekillerde rehberlik eden çok yönlü standartlar olarak gören Rokeach onları iki grupta ele almıştır; amaçsal değerler ve araçsal değerler. Amaçsal değerler yaşamın temel amaçları; araçsal değerler ise bu amaçlara ulaşmak için başvurulan davranış tarzları ile ilgilidir. Her birey, önem hiyerarşisi içinde düzenlenmiş, kendi değer sistemini oluşturan amaçsal ve araçsal değerlere sahiptir.[3]

Din, üst bir değer olmasından dolayı değerleri sıralar ve değerler hiyerarşisi oluşturur. Yani toplum veya herhangi bir grupta var olan bireylerin değerler karmaşası yaşamasını engeller ve bu kişilerin yaşadığı yer ve zamanda, değerleri önem sırasına göre ele alıp tasniflerde bulunmasına da yarımcı olmaktadır. Örnek vermek gerekirse, bireylerin içinde bulunduğu aile değeri ile ailevi değerlerin, ekonomi değeri ile ekonomik değerlerin çatışmasını önler. Aslında dinin en etkili işlevlerinde birisi de toplum ve bireylerde problemlerin kaynağı olarak ortaya çıkacak değer çatışmasını önlemektir.[4]  Buradan hareketle din ve dine ait değerler, nihai ve yüksek değerler olarak da kabul edilebilir. Nihai dediğimiz bu değerler, toplumsal değerleri de belirler ve toplum içinde yaşayan bireylerin bu değerlere göre davranış geliştirmesine yardımcı olur.

Manevi değerler ya da dini değerlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bireysel tecrübeler bazı evrensel değerlerin anlaşılmasında yardımcı olabilmektedir. Burada bahsedilen dini değerle evrensel değerler arasında bir paralellik söz konusudur. Örnek olarak dinde bulunan değerlerle, insanın kendi iç yaşantısı sonucu meydana gelen değerlerin ortak bir paydası bulunmaktadır. Bunların her ikisi de genel anlamıyla evrensel nitelik taşımaktadır diyebiliriz Din, insanının sahip olduğu hakkaniyet, tutarlılık, dürüstlük, insan onuru, koşulsuz sevgi, sabır, yardım etme ve destek olma gibi değerlerin farkına varmasını sağlamaktadır.[3]

Değerlerin hayata geçirilmesinin en büyük ve münbit alanı eğitimdir. Eğitim sistemimiz maalesef çocuklarımızı yıllardır test ve tost arasına sıkıştıran bir yol izlemiştir. İşin mutfağında olan

öğretmen sorulmadan durmadan değiştirilen sitem günden güne tıkanmaktadır. Anne-babalarda kendilerini bu rüzgara kaptırarak eve gelen misafirlere hoş geldin demeyi bilmeyen, akrabalarının adını unutan, marketten ekmek almayı bilmeyen, annesinin peşinde gezerek patates kızartması yedirdiği, çantasını annesinin okula getirip götürdüğü, öğretmenine “oha” diyen, psikolojisi pamuk ipliğine bağlı çocuklarıyla başı dertte. Nerede hat yaptırdılar? Eğitim hususunda sınıfta kaldığımızı Mustafa İSLAMOĞLU şu şekilde izah etmiştir:

I – Modern eğitimin esasa dair yanlışları

1-   Modern eğitim, değer değil fiyat esasına dayalıdır. Vücudu değil mevcudu öncelemektedir. Eşyanın mahiyetini atlayarak hüviyetine yoğunlaşmış, orada da durmayıp işlevinde karar kılmıştır. Dolayısıyla eşyanın hakikatini bilmeye ilişkin bir derdi yoktur.  Eşyanın kullanımına göz dikmiştir. Oysaki yer, gök, toprak, su vd. “mevcud”u temsil ederler. Bunlar arasındaki ortak nokta “vücud”dur. Modern eğitim meyveyi nasıl taşlayacağımızı öğretiyor, ağacın bütün içindeki anlamını merak bile etmiyor. Modern akıl mevcuda kilitlenip vücudu göremiyor. Oysaki formda ayrı ayrı, alakasız görünenler vücutta bir olur. Varlık, yaratanına şahittir. Bu şahitlik eşyanın mevcudu ve hüviyeti üzerinden değil, eşyanın vücudu ve mahiyeti üzerinden kavranabilir.

2-   Tek dünyalıdır. Bilgiye sahipsiz bir şey muamelesi yapar. Bunun için de bilginin çalınabilecek bir şey olduğunu düşünür. Bilgiyi saklamayı mubah görmesinin sebebi de budur. Modernler bilginin “hayrına” değil, “yararına” ve “hazzına” taliptirler. Bilgi de onlara hayır değil yarar ve haz vermektedir. İnsanlık tarihi boyunca bilgi hiç bu kadar depolanmadı, ama bu kadar bereketsiz olduğu bir zaman da yaşanmadı.

3-   İlim ile âlimin arasını ayırmıştır. Bu ayrım bilgiyi ahlaktan mahrum etmiştir. Ahlaksız bilginin artışı erdem artışını getirmemiş, “öğretilmiş vahşi” (el-vahşu’l-mu’allem) çıkarmıştır. Bilen ile bilinenin arasındaki bağın kopması sadece bilgiyi ahlaktan (yani hayattan) mahrum bırakmamış, talebeyi de üstattan mahrum bırakmıştır. Zira bilgiye ambardan aşırılacak darı muamelesi yapılmıştır.

4-   Bilgi dünyevileşmiştir. Böylece bilginin aşkınla, yani Allah’la bağı koparılmıştır. Bilgi edinmek bir ‘iş’ ve ‘meslek’ haline gelmiştir. Oysa, Allah’la bağlantısı kurulan bir bilgiyi elde etmek ibadettir. Bunun sonucunda bilgisi artanın erdemi, vicdanı, sabrı, ahlakı, sorumluluk bilinci artmamakta, tersine azalmaktadır.

5-   Değersizleştiricidir. Varlık kategorilerini izah ederken her üst kategoriyi alt kategoriye nispetle açıklamaya çalışır. Mesela lahana büyüyen taş, köpek havlayan lahana, insan konuşan hayvandır. Bu da insanın eşrefiyyetini yok ederek istatistik bir varlığa indirgenmesine yol açar. Bu pozitivizmin ve materyalizmin bilginin başına ördüğü çoraptır. Marx, Freud ve Darwin birer indirgeme operatörüdür. İlki insanlık tarihini maddeye, ikincisi insan psikolojisini şehvet güdüsüne (libido), üçüncüsü insan adlı şerefli varlığı maymuna indirgemiştir.

6-   İnsanı her şeyin ölçüsü olarak gören bir hümanizme dayanır. İnsanı her şeyin ölçüsü ilan etmek, aslında hiçbir şeyin ölçüsünün olmadığını söylemekle eşdeğerdir. Zira bu, insanın beşeri arzu, şehvet, içgüdü ve benliğini putlaştırmak, tanrılaştırmaktır. İnsana yapılacak en büyük kötülük ona Tanrılık yakıştırmaktır. Bu insanı asla Tanrı yapmaz, fakat kesinlikle insanlıktan çıkarır.

7-   Bilgi ahlakından yoksundur. Eski Yunan’da ateşi tanrılardan çalan Prometheus efsanesi, Pavlusyen Hıristiyanlık tarafından Âdem’in cennetten kovuluşuna uyarlanmıştır. İnsanoğlu bilgiyi Tanrı’dan aşırabiliyorsa, eşyadan ve tabiattan zorla ve işkence ederek almasında ne beis olabilir? Bu yamuk tasavvur, bilgiyi insanın Tanrı’ya karşı rekabet ve “özgürleşme/bağımsızlaşma” aracı olarak görmesi sonucunu doğurmuştur. Bugün dünyayı tabii felaketlerin eşiğine getiren sebepler zincirinin arkasında yatan tasavvur budur.

8-   Rekabetçi ve yarışmacıdır. “Ben çaldım, sen de git çal” mantığı hâkimdir. Rekabetçilik giderek aracı bilgi olan bir savaşa dönüşmüştür. Bilgi bu savaşın silahları, bilginler bu savaşın tezgâhlayıcılarıdır. “Bilgi toplumu” adı altında kutsanan rekabettir. Rekabet ile hasımlık arasındaki hassas çizgi her an ihlal edilmeye hazırdır.

9-   Tekelcidir. Bilenin ahlakı bilgisine paralel artmadığı için, bilen bilgiyi tanrılaşmak için kullanır. Böylece bilgi masum bir “bilgi” olmaktan çıkıp dogma haline gelmekte, bilim dinine dönüşmektedir. Bu yönelişin tipik örneklerinden biri “Bilim Dini” diye bir din icat eden Auguste Comte’tur. O, Pozitivizm Dini adlı eserinde bilimi temsilen 23 yaşındaki genç bir kıza tapınmayı önerecek kadar kendinden geçmişti.

10-      Bölücüdür. Okula, ekole dayanır. Bizse camiye dayanırız. Okul, bir fikrin diğerlerine karşı savunulduğu mekân, toplum, tarz ve usuldür. Cami ise toplayandır.

11-      Hayatı kompartımanlara ayırır. Oysa bizde hayat ırmak gibidir. Bir su ancak denize katılarak sadık kalır, yatağına dönerek değil. Batı’da bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık hepsi ayrı kompartımanlardır, materyalleri de ayrıdır. Bizde bu bir bütündür. Bu yüzden batıda tecrübe sıfırlanmıştır. Hep gençliğe oynar. Çünkü istismarcıdır. Bilgi ve okul manipüle etmek için kullanılır. Çünkü kişinin nefsine yenilmeye en elverişli olduğu dönem gençliktir. Eğitmek için değil, azgınlaştırmak ve ticarete elverişli hale getirmek için gencin bedenini ve beşer yönünü istismar eder.

12-      Siyasi istismara açıktır. Batı bin pareye bölünmüş kendi bünyesini okulla birleştirip bütünleştirirken, doğuyu okulla paramparça edip dağıtmıştır. Ortaçağda bizdeki her bir siyasi birime karşılık onların iki yüz birimi vardı. 200 yıl sonra durum tersine döndü. Okulun siyasi istismar için kullanılışına Beyrut Amerikan Üniversitesi tarihi tipik bir örnektir. Yine 1870-1900 arasında Anadolu’yu bıtırak gibi kaplayan ve toplam sayısı 435’i bulan Anadolu’daki Amerikan Misyoner Okulları (American Board of Comissioners for Foreign Mission) bunun ibretamiz örneğidir.

13-      Tektipleştiricidir. Ulus devlete hizmet ettiği için farklılıkları tehdit olarak görür, zekâları eşitlemeye çalışır. Her bir insanın biricik ve orijinalliği üzerine değil, farklılıkların tektipleştirilmesi düşüncesine dayanır. Sonuçta okullar, korkunç bir zekâ israfına yol açar ve entelektüel soykırım arenasına dönüşür.

14-      Bilmişlik durumunu yaşanmışlık durumuna önceler. Anneliğin bilgisini anneliğin kendisine, erdemin bilgisini erdemli olmaya, hikmetin bilgisini hikmetli davranmaya önceler.

15-      Bireyleştirici ve başarı odaklıdır. Bu sistemde bireyin bilgisi artıkça bencilliği de artar. Bilgi erdemi değil, egoyu büyütür. Nihayet bilgi bir tahakküm aracına dönüşür. Başarı odaklı eğitim, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” düşüncesini meşrulaştırır. Başarı tapınılan bir put haline geldiği için, kimse elde edilen başarının ödenen maliyeti karşılayıp karşılamadığını hesaplamaya yanaşmaz. Bu ise bir başarı için bin iyiliğin feda edilmesine zemin hazırlar.

16-      Görsel ve görselleştiricidir. Görünürlük her şeyin önündedir. Bir şeyin nasıl olduğundan çok nasıl göründüğüne odaklanır. İyi görünmek iyi olmaya öncelenir. Sonuçta bu sistem manevi duyuları yok saymış, maddi duyuları da göze indirgemiştir. Bu, gözümüzü açmamış, aksine gözü bozmuş, kulağı da bitirmiştir. Modern eğitim dinlemeyi işbu sayede unutturmuş, böylece sözün değeri de düşmüştür. Sözden boşalan yeri güç ile doldurmaya yeltenmiştir. Bunun en vahim sonucu kulağın bitiyor oluşudur.

17-      Kalpsizdir. Sonuçta, kalpsiz akletmeye kalkıştığı için sadece akılcı olabilmiştir. Muhatabını önce ‘bilgiç’e, sonra kendini bilmeze dönüştürmüştür.

18-      Tanıyıcı değil tanımlayıcıdır. Tanımak için, merak gerekir. Tanımak için, farklılığın peşinen kabulü gerekir. Farklılığı peşinen kabul etmeyen bir tasavvur, tanımak yerine tanımlamaya kalkışacaktır. Tanımlayan kendini özne görüp karşısındakini nesneleştirir. Bu durumda diyalog zayıflar, tanımlayanın tanımlanana üstünlüğü gündeme gelir.[6]

Müellif  “Modern eğitimin esasa dair yanlışları”nı tespitten sonra çözüm olarak şunları önermiştir:

II – Yeni bir eğitim modelinin üzerinde yükseleceği esaslar

  1. Değer odaklı olmalıdır, fiyat odaklı değil. Bunun için de bilginin sadece “bilişsel” (kognitif) veya “inşa edici (konstrüktif) yanını değil, ontolojik olduğunu itiraf etmelidir. Unutulmamalı ki vücut mevcuttan önce gelir.
  2. Çift dünyalı olmalıdır. Bilgiye ambardan aşırılacak darı muamelesi yapmak yerine hesabı sorulacak/verilecek bir emanet olarak bakmalıdır. Böyle bir paradigma bilgi stokçuluğunu ve hırsızlığını mubah göremez.
  3. Bilgi, bilinen ve bilenin/Alim, malum ve talibin arası açılmamalıdır. Bilgi elde etme sadece öğretime indirgenmez, eğitim ayağı da en az öğretim ayağı kadar önemsenir.
  4. Merhamet ve şefkat temelinde yükselmelidir. Tıpkı Rahman Sûresi’nin girişinde işaret buyrulduğu gibi temeli şefkat, merhamet ve muhabbete dayanmalıdır.
  5. İlmin el-Alîm tarafından bahşedilmiş bir emanet olduğu unutulmamalıdır. İlmin bir mevhibe-i ilahiye oluşunu peşinen kabul etmelidir. Talimu’l-Esma bunu ifade eder.
  6. İnsanlığın değişmez değerlerinden neş’et etmelidir. Fiyatları değil değerleri artırmayı hedeflemelidir. Bilgi ölçme ve değerlendirme sadece ‘rakamlara’, sınav sadece ‘test’e indirgenmemeli, bilginin sahibine yüklediği ahlak, erdem ve sorumluluk bilinci ölçme ve değerlendirmede ilk sırayı almalıdır.
  7. İnsanı tanrıyla savaşan bir ‘hırsız’ olarak değil ‘şeref’ ve ‘keramet’ sahibi bir şaheser olarak tanımlamalıdır.
  8. Ahlaktan bilgiye doğru bir seyir izlemelidir. Bilgiyi ne sebep ne sonuç, sadece ‘iyi, doğru, hak ve güzel’ olanı bulmak için elverişli bir ‘araç’ bilmelidir.
  9. Paylaşımcı olmalıdır. Zira bilgi bir emanettir her emanet gibi hesabı sorulacaktır. Bilginin de zekâtı ve sadakası vardır.
  10. Parçalayıcı değil bütünleştirici (cami) olmalıdır. Ötekini tanımlayıcı değil tanıyıcı olmalıdır. Hem her şeyin her şeyle bağlantısını, hem sebeplerle sonuçlar arasındaki bağlantıyı, hem var edenle varlık arasındaki bağlantıyı öğretmeyi hedeflemelidir.
  11. Bilgi bir ibadet olarak kabul edilmelidir. Hiçbir örgütlü gücün ideolojik aygıtı olarak kullanılmasına izin verilmemelidir. Eğitimin en yüksek amacı hakikati bilmek olmalıdır.
  1. Her insan tekinin benzersizliğini peşinen kabullenmelidir. Birey değil şahsiyet odaklı olmalıdır. Farklı zekâlara, mizaçlara, yeteneklere saygı göstermelidir. Bunun için de fıtratı tahrip eden, yeteneği körelten, mizacı yok sayan her türlü müdahaleden uzak durmalıdır. Var olan yeteneği olgunlaştırma, eğitme, kışkırtma ve tekâmül ettirmeyi amaçlamalıdır.
  2. Tecrübeye bilginin en değerli katmanı olarak saygı duymalıdır. Geçmişin usulünü almalı ve geleceğe uzanmalıdır. Önceki nesillerin tecrübesinden bağımsız bir eğitim ne kadar yanlışsa, tamamen eskinin kalıplarına mahkûm olmak da o kadar yanlıştır. Bugünü anlamak için dünden yola çıkmalı, mazi-Hal ve istikbali birlikte kucaklamalıdır.
  3. Dinlemeye dayalı olmalıdır. Kulağı en az göz kadar kullanan, sözü ait olduğu müstesna yere koyan bir model olmalıdır.
  4. Öğrenenöğretenilişkisine dayalı olmalıdır. Kitabı bile hocadan okumalıdır. Öğreten yılların birikimi olan bilgi ve tecrübe evreni içerisinde öğrenciyi eğitir. Bakış, duyuş ve algı biçimini/yöntemini öğrenciye yaşatarak öğretir.
  5. Özgürlükçü ve hür düşünceye dayanmalıdır. Özgürlüğün olmadığı yerde ilim ve fikir hareketi olmaz. Özgür irade kullanılamaz ise şahsiyet de gelişmez. Dolayısıyla her ilim talibi için ahlak ve saygı zemininde sınırlama olmadan irade beyanı kaçınılmazdır. Aksi durumda, düşünemeyen ve üretemeyen insan tipine mahkûm olunur.
  6. Süreklilik esas olmalıdır. Her disiplin zamanla tekâmül ederek gelişir. Usule bağlı kalınarak zamanın ruhuna ve yeni ihtiyaçlara göre eğitimin, ilmi ve fikri üretimi sürgit devam eder. Yeni imkân ve sorunları dikkate alarak kendisini yeniler.
  7. Zamanın meşru olan tüm yöntemlerini kullanmalıdır. Gelişmeler karşısında savunmacı ve içe kapanarak geri çekilme yerine, aktif ve aksiyoner bir tutumu esas almalıdır. Yeni icat edilen iletişim araçlarından da gerekli ölçüde yararlanmayı bilmelidir.

Eğitim sistemimizin adı eğitim sistemi oysa yapılan –oda tam anlamıyla gerçekleştiriliyor mu tartışılır- öğretimdir. Eğitim yapılmayınca bilgi değere evirilmez. Bilginin değere evirilmeyişinin sonuçları da maalesef ortada! Eleştiri bizlere kör noktalarımızı gösterir. Eleştiri yaptırmayanlar. Neslin geleceğini öncelemeyenlerdir. Mevcudun doğrularını savunmak erdemdir. Yanlışlarda uyarmak ise adalet, dostluk ve kardeşliktir. Mevcudu savunanlar ve eleştirilmesine müsaade etmeyenler ise mevcuttan çıkar elde edenlerdir.

 

[1] Mustafa Aydın, “Gençliğin Dini ve Ahlaki Değerleri”, Gençlik Dönemi ve Eğitimi Sempozyumu,, Ensar Yayınları, Bursa 18-20 Nisan 2003, s. 243.

[2] Mustafa Aydın, “Gençliğin Dini ve Ahlaki Değerleri”, Gençlik Dönemi ve Eğitimi Sempozyumu,, Ensar Yayınları, Bursa 18-20 Nisan 2003, s. 244.

[3] Nermin Uyguç, “Cinsiyet, Bireysel Değerler ve Meslek Seçimi”, Dokuz Eylül Üniversitesi İİBF Dergisi, İzmir 2003, Cilt 18, Sayı 1, s.93.

[4] Mustafa Aydın, Kurumlar Sosyolojisi 2. Basım, Vadi Yayınları, Ankara 2000, s. 112-113.

[5] Öznur Özdoğan, “Dindarlıkla İlgili Bazı Faktörlerin Kendini Gerçekleştirme Düzeyine Etkisi”, Araştırma Dergisi, Ankara 1997, Sayı 2, s.113.

[6] Mustafa İSLAMOĞLU, Kur’anî Hayat Dergisi, Ocak-Şubat Sayısı Baş Makale

Daha Fazla

Related Articles

Bu yazıda 1 yorum bulunmaktadır

  1. Devletin imanı adalettir. Adaletli devlet Mü’min devlet olur. Kim yönetirse yönetsin. İster gayri Müslim, ister Müslim yönetsin… Allah adaleti emreder. Dolayısıyla kim olursa olsun, yöneten ne ile yönetiyor olursa olsun. Yönetenin ideolojisi, dini, inancı ne olursa olsun. O tali bir hadisedir. Bir numaralı emir, yöneticinin adil olmasıdır.” (m.islamoğlu)Kendisine sorulan bir soruda siyasiler tarafından anıtkabirdeki tazimin islamdaki karşılığı nedir dendi el cevap ;”Allah Rasulü namaz için Kudüs’e dönerken gönlü Kabe’deydi. Önemli olan gönlünüz dönmesin. Gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele değil” cevabını verdi.

    Böyle bir zihin elbette islamın hakim olmadığı bir rejimde sistemiçi bir duruş sergiliyerek rejimi değiştirmeden yani islamı hakim kılmadan mevcut bozuklukları güya ıslah etmeye çalışır!
    Halbuki Allah’ın hükümleri ile hükmedilmeyen tağuti bir rejimde yapılması gereken ıslah,Allah rasulünün yaptığı gibi rejimi kökten red edip islamı hakim kılmaktır. Yoksa parçacı iyileştirmelerle islamın geleceğini düşünmek safdillikten başka birşey değildir.
    Mü’mine düşen cahili düzenleri işletip iyileştirmek,meşru hale getirmek değil, yıkılmakta olan ,yar kenarındaki yapıyı yıkıp sağlam muhkem biryerde islam binasını yapmaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close