GenelYazarlardanYazılar

Demokrasiyi İslam’a Kucaklatanlar

İslam demokrasiyi kucaklar mı? Böyle bir soruya evirmeden, çevirmeden, kıvırtmadan verilecek en doğru ve kestirme cevap kesinlikle hayır olacaktır. Bunun böyle olması İslam’ın ve demokrasinin farklı farklı şeyler olmasından kaynaklanmaktadır. Zira İslam vahiy patentli ve Allah merkezli bir yaşam ve inanç sistemidir. Demokrasi ise tamamen yaratılmış bir varlık olan ve her konuda gücü ve kapasitesi sınırlı olan bir olan insan aklının ürünüdür. Biri Allah patentli diğeri ise insan imalatı ve insan ürünü bir düşüncedir. Böyle olmasına rağmen demokraside hayat için kurallar koyan ve yaşam biçimi belirleyen bir özelliğe sahiptir. Allah katın da dinler ikiye ayrılır İslam ve diğerleri. İslam bir tanedir. Diğerleri ise belki de binler ile ifade edilecek kadar fazladır.  Bir tane olan aziz İslam’ı parçalara, hiziplere, guruplara, mezheplere tarikat ve tasavvufa göre ayırmak bölüp parçalamak ise İslam’a yapılacak en büyük ihanettir.

Günümüz insanının bilmekte ve inanmakta zorlandığı konuların başında kendisi için yaşam kuralları belirleyen, helalı ve haramı olan ayrıca kendine has bir dünya görüşü olan sistem, ideoloji ve yönetim biçimlerini din olarak görmemesi. O din deyince sadece Allah tarafından gönderilen ilahi din olan İslam’ı anlamakta. İslam ile olan irtibatı ise sadece söz ve kimlik Müslümanlığından öteye de gitmemektedir. Israrla başka sistem ve ideolojilerin kendisine sunduğu hayatı yaşamasına rağmen yine de Müslüman kalabileceğini ve Allah’ı razı edebileceğini düşünmektedir.  Bu ise iki efendiye hizmet etmek zorunda kalan bir kölenin durumu gibidir ki asla ikisini de memnun edemeyecektir.

Müslüman coğrafya halkının kendi bünyesine bir virüs gibi girip onları içten içe kemirip yok eden ve insan aklının ürünü olan sistem ve yönetim biçimleriyle tanışmasının tarihi yaklaşık olarak iki yüz yıllık bir geçmişe dayanmaktadır. Batı ve batılın temsilcileri sahip oldukları ilahi olan dinlerini terk edip hemen peşinden Pavlos’laşan ve dört duvar arasına mahkûm ettikleri kilise dinini kabulden hemen sonra ilahi ve kutsal olan her şeye savaş açarak hayatlarına devam kararı aldılar. Bu anlayış gökten indirildiğine inanılan ve kutsal olan her şeyi inkâr etti. İnkâr ile de yetinmeyip kutsal olanı andıran en küçük sembol ve işaretleri de yok etti. Endülüs İslam devletinin yıkılmasından hemen sonra orada bulunan İslam’a ve Müslümanlara ait her şeyin yok edilmesi en son örnek olması açısından ABD. ve yandaşlarının Irak, Suriye, Yemen ve diğer Müslüman ülkelerdeki yaptıkları ve yıktıkları kutsal mabetleri ve diğer yıkıntıları şöyle bir gözünüzün önüne getiriniz.

Batı ve batılın temsilcileri kutsal olandan kurtulunca kendisine yeni bir din veya dinler edindiler: Bu dinlerin başında adına bilim anlamına gelen pozitivizm ilk sırayı aldı. Artık bu dinin mensupları denenmeyen, tecrübe edilmeyen ve gözü ile görmediği hiçbir şeyi ne kabul ediyor ne de inanıyordu.  Yeni dininin esasları artık bilim ve bilimi din edinen insan veya insanlar tarafından belirlenmektedir. Zira günümüz insanı gözüyle görmediği ve bilmin konusu olmayan hiçbir şeyi kabul etmemektedir. Oysa hayatın gerçekleri hiç de böyle değildir. Kafası karışık ve karmaşık olan bu insan tipi görmediği ve bilmediği o kadar fazla şeye inanıp kabul etmektedir ki; tek kabul etmediği şey ilahi, kutsal ve vahyi olandır. Kısaca İslam’dır. Çünkü yeni itikadını ve düşünce esaslarını İslam değil demokratik kurallar belirlemektedir. O artık Müslüman olmanın ötesin de her şeydir. Demokrasi söz konusu olunca tolumun huzuruna çıkıp laf eden kelli felli insanlar bu konuyu mayınlı tarla olarak görüp hiç girmemektedirler. Girenler ise söze şöyle başlamaktadırlar:  Halk yönetimi anlamındaki bu Yunanca kelime, Milat öncesi Yunan’da site devletlerinden Atina ve Sparta’da uygulama alanı bulmuş diyerek demokrasinin tarihini ve nimetlerini anlatmaya devam etmektedirler.

Beyler bırakın bu terane okumalarını aslı ve uygulandığı toplum ister eski Yunan olsun ister başka toplum siz bugün kimler tarafından nasıl ve kimler üzerin de uygulandığına bakınız. Bir zamanlar eski Yunan malı olan demokrasi bu günlerde madde in Turkey yani hakiki Türk malı oluverdi çıktı. Kavramlar üzerinden oynanan oyunlar esas görülmesi gereken gerçeklerin ortaya çıkmasına mani olmaktadır. Ellete ki bir insan topluluğunu yine bir insan grubu yönetip idare edecektir bunun aksini söylemek akla muhaldir. Ancak ne ile idare edip yönetecekler? Cevabımız elbette Allah’ın indirdikleriyle olacaktır. Allah’ın hükümleriyle hükmedilen dönemler olmuştur. Bu gün uygulanmıyor olması bunun bir ütopya veya hayal olduğu anlamına kesinlikle gelmemektedir.

Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek iman edenler için bir keyfiyet veya etsem de olur etmesem de olur cinsinden bir uygulama olmayıp bir zorunluluk ve farzdır. Buyurun bu konuda ki bir ayet mealini birlikte okuyalım: “ Bizde sana, kendisinden önce gelen vahiylerden arda kalan hakikatleri tasdik edici ve onlardaki doğruları yanlışlardan ayırt edici olarak, bu Kuran’ı hak ve gerçek olarak sana indirdik. O halde aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet, hakikat sana geldikten sonra onların arzularına uyma, sizin her biriniz için bir şeriat ve yöntem belirledik. Eğer Allah dileseydi, sizin hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek için böyle yaptı. Öyleyse hayırlarda yarışın, dönüşünüz Allah’adır. Allah’ta hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri bir bir haber verecek.(Maide -48) Yüce Kuran’ın ortaya koyduğu ve uygulaması iman edenler için farz hükmünde olan bu ayeti birileri Kuran bütünlüğünden uzak ve aşırı yorumlar ile mana ve maksadından uzaklaştırarak evirip çevirerek bu ayetin peygamberin nevi şahsına münhasır olduğunu iddia edecek kadar şuursuzca laflar edebilmektedirler. İslam hakkında ne söylenirse söylensin yeter ki demokrasiye toz kondurulmasın.

Osmanlının gerileme ve yıkılmasından önceki döneme rast gelen zaman dilimin de batı ve batıla ilgi duyanların sayısında süratle ve gözle görünür bir artış yaşanmıştır. O güne kadar kıblesi doğu olan koskoca bir imparatorluk ciddi anlam da bir eksen kayması yaşayarak süratle batıya kaymaya başladı. Zira batı dört duvar arasına yani kiliseye hapsettiği dini ile bütün ilahi ve vahyi olan ve kutsal olan ne var ise hepsinden kurtulmuştu.

Artık onun ilkelerini ahlaki kurallar değil yeni din edindiği ve adına da bilim dediği dini belirlemekte idi. Bunun için insanları öldürmek onların ülkelerini işgal etmek kutsallarına saldırmak, ekini ve nesli bozmak, başkalarının hakkını yemek çoluk çocuk kadın demeden milyonlarca masumu katletmek normal bir şey gibi algılanıp uygulanmakta idi. Ne yazık ki bütün bunlar kutsal demokrasi adına yapılmakta idi. Ancak demokrasi bahane işgal ve sömürü şahane idi.

Demokrasi savunucularının bu uygulamaları an itibariyle de Müslüman coğrafyada uygulanmaktadır. 1948 den önce kutsal topraklarda Kudüs’te varlığının emaresi bile olmayan Siyonist İsrail’in bu gün Filistinli kardeşlerimizin topraklarının neredeyse tamamına sahip olduklarını ne yazık ki yaşayarak tecrübe etmekteyiz.  Böyle vahşi ve insana huzur ve mutluluk vermekten uzak Allah’ın dini İslam’a alternatif bir anlayışı Müslüman halkın kurtuluşuna çare gibi sunmak gaflet değil ise İslam’a ve onun mensuplarına bir ihanettir.

Müslüman coğrafya halkını yöneten kişilerin halen bizler geleceğimizi batıda görüyoruz demek suretiyle bu niyetlerini aleni olarak itiraf etmeleri ve halen de taraftar buluyor olmaları ilginç değil mi? Bütün bir insanlığın kurtuluşu için tek çare olarak sunulan insan aklının ürünü olan yönetim biçimleri insanlığa zulüm ve ölümden başka ne getire bildi ki? Dünyaya niza mat vermeye çalışan ABD. ve yandaşları son otuz yılda bildiğimiz kadarıyla yaklaşık on üç milyon Müslümanı katlettiler. Bir bu kadarı veya daha fazlası yerinden ve yurdundan edildiler. Ne garip ki Müslüman halk kendilerine bu zulmü reva gören ülkelere gitmek için açık denizlerde boğularak can vermektedir.

Peki, Bütün bunlar bu insanların başına neden ve niçin geldi? Kuran’ın kendisine indirildiği peygamber ve arkadaşları kısa sayılacak bir zaman diliminde başarıdan başarıya koşup devletlerini kurup Irak’ı, Şam’ı, Kudüs’ü fethedecek güce nasıl ulaştılar?  Onlara bu dinamizmi ve bu ruhu veren ne idi?

Öyle ki, oturanı kaldırıyor kalkanı koşturuyor örtüsüne bürüneni o örtüyü terk ederek mücadeleye davet eden ne idi? Cevabımız elbette Kuran olacak. Başka cevaplar bu sorunun doğru cevabı değildir.  Bu cevabı beğenmeyerek dudak büken ve siz de her şeyi Kuran’a bağlıyorsunuz diyen zihniyet sahiplerine ne yapalım? Meselenin çözümünü, şeyhinize, cemaat liderinize, mezhebinize, siyasi görüşünüze mi arz edelim demekte bizlerin hakkı olsa gerek. Bütün bir insanlığın problemlerini çözecek kapasite ve güçte olan Kuran’ı bu konuda yetersiz görerek onun etkin ve yetkinliğini küçümsemek hem Allah’a hem de Kuran’a yapıla bilinecek büyük bir iftiradır. Kuran’ı mehcur edip bütün uygulamalarını hayattan bir bir kaldıranların yeniden diriltilme gününde şu ayetlerin muhatapları olacaklardır: “Yemin olsun ki o, bana gelen Kuran’dan beni uzaklaştırdı. Demek ki şeytan, insanı böylece yüzüstü bırakıp, rezil ediyor. İşte o gün peygamber şöyle şikâyet edecek: “ Ya Rabbi, benim şu kavmim şu Kuran’a hep sırt çevirdi.” (Furkan-28)

Evet,

Kuran’ın hükümlerini uygulana bilir bulmayıp ayrıca bütün bunlara rağmen Müslüman olarak kalabileceklerine inananların kendilerini yeniden değerlendirmeleri gerekmiyor mu? Diğer bir ifadeyle Allah‘ın indirdiği Kuran ile iman edenlerin kalplerinin titreme vakti gelmedi mi sorusuna verecek cevabımız ne olacak? Müslüman beldelerinde batı ve batılın temsilcileri ne zamana kadar salyangoz pazarlamaya devam edecekler. Kendilerini bile mutlu etmekten uzak ideolojileri bırakın onların olsun. Unutmayalım ki: Kalpler ancak tam anlamıyla Allah’ı anmakla huzura kavuşur. Başka bir yazıda buluşmak ümidiyle Allah’a emanet olunuz

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı