GenelYazarlardanYazılar

Dijital Uyum /Soyut İşgal

Dijital Çağ,  Yeni Medya Dönemi ya da Sosyal Medya Çağı olarak da tanımlanan bu yeni dönem için yeni tezler yazıldı.  Hatta internetin nasıl kullanılacağına dair ilmihaller dahi yazıldı. Bizler uzmanı olmadığımız ama konuşmak zorunda olduğumuz bir konu olarak bu konuyu gündem etmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Sosyal medyadan dijital akla, yeni medya çağında sosyal medya dönüşümünden siber güvenliğe, dijital Z kuşağından, propaganda kültürüne, daha birçok konuya da temas etmek durumundayız.

Artık hız ve değişim modern insanın ufkunu belirleyen iki kavram olarak karşımızda. İlk çağlardan beri Yunan filozoflarının değişim konusunda altını çizdikleri bir husus var:  Bir nehirde iki kere yıkanılmaz diye de Descartes’e izafe edilen bir söz var biliyorsunuz.  Bu değişimin bizatihi kutsanması anlamına geliyor.  Ama zamana ve asra yemin ederek insanın ekseriyetinin hüsranda olduğunun altını çizen bir vahiy geleneği ile muhatabız bir müslüman olarak.  Bütün bilgi ve kültür aktarımını cihaz teknolojilerinin hakimiyetine bıraktığımız bir döneme şahitlik ediyoruz.  Artık oturarak insanlarla yüz yüze temas kurarak konuşarak yaptığımız iletişim dahi çok geleneksel bir tarz olarak telakki ediliyor. Halbuki hakikatin insandan insana geçen bir müktesebat olduğunu biliyoruz.

Kadim bir kültür unsuru olarak bilgi aktarımının yöntemini ifade eden bir kavrama sahiptik biz.  Nedir o kavram?  “Meşk.” İlim, düşünce ve sanat (mesela tezhip, tefsir, kelam, belagat, tenkid, hat, ebru, musiki vs.)  erbabının bir araya gelerek meşk etmesiyle aktarılırdı.  Tebliğ dediğimiz eylemin dili de daha ziyade yüz yüze iletişime dayalıdır. Kitaptan ya da ekrandan öğrenilmiyordu din.  Kitap dediğimiz ise bir hoca eşliğinde okutuluyordu.  Buna rahle-i tedris ya da rahle-i tedrisat’tan geçme deniyordu.  Kadim bir hususiyete sahip olan din bu kanallardan süzülerek aktarılırdı.  Bilinir ya da yaşanılır bir hale getirilirdi.  Hakikat bize sadece mübarek bir ağızdan söz olarak değil hal olarak da aktarılmıştı.  İlmiyle amel etmek peygamberlerin en temel sünnetidir biliyorsunuz. Fakat artık iletişim teknolojileri hayatımıza çok yeni parametreler kazandırdı.  Alo fetva hatları, online bağış ve zekat uygulamaları, Youtube vaazları, zikirmatikler, Kabe’den naklen yayınlanan namazlar vs. bu örnekleri çoğaltabiliriz. Konu çok komplike bir konu mümkün mertebe meseleyi teknik ayrıntıya boğmadan devam edelim.

Peki bu teknolojiler dinin neşvenin ya da maneviyatın aktarılmasında kullanıldığında esasında olan nedir?  Ben bu sorunun anlamlı bir soru olduğunu düşünüyorum.  Teknoloji ve kültür arasında çok ciddi bir irtibat olduğunu biliyoruz.  Hepimizin aşina olduğu “Batı’nın teknolojisini alalım ama kültürümüzü de muhafaza edelim” şeklindeki terkip arayışı hala geçerliliğini koruyor.

Dini tebliğ söz konusu olduğunda “işittik ve itaat ettik” şeklinde kulağı yani işitmeyi esas alan bir dini hitap söz konusudur. Heidegger’in dediği gibi kulak en ontolojik organımızdır.  Batılı bir başka yazar Jacques Eliul, Sözün Düşüşü (veya Aşağılanması) başlıklı eserinde gözün hakimiyeti altında şekillenen bir medeniyet eleştirisi yapar.  Hakikatin göze emanet edilemeyeceğini vurgular. Görüntünün merkezde olduğu çağda biliyorsunuz çağın en prestijli mesleği  tasarımdır. Ama dikkat ederseniz işitme unsuru olan ses’in tasarlanamaz ve daha özgür bir bilgi olduğunu görürsünüz. Ama görüntü manipüle edilebilir ve tasarlanabilir. İmaj makerler (imaj yaratıcıları/tasarımcılar) eliyle yapılan grafik tasarımı, yemek tasarımı, çiçek tasarımı, gelin tasarımı, ot tasarımı, çöp tasarımı derken iş sadece fiziki mekanların tasarımını çoktan aşmış bir durumdadır.  Peki bu tasarım kafasıyla basireti ve feraseti nasıl kuşanacağız?  Müslümanlar içinde yaşadığı dijital Kültür ile esaslı hesaplaşmalar yapmak zorundadırlar.

Dönemi için devrim niteliğinde bir yenilik olan matbaanın icadı ile ilgili Soren Kierkegaard diyor ki:  “O müthiş icat daha doğarken ölüme mahkum olan bir sürü zırvanın yayılmasına yol açtı.”  Aynı şeyi dijital sosyal medya evreninin hayatınıza dahil ettiği zemin için söyleyemez miyiz? 2002’den itibaren artık herkes istediği ölçüde yayın yapabiliyor, dijital imkânlarla oluşturulan web sayfaları, sosyal medya hesapları ve bloklar aracılığı ile herkes yayın imkânına kavuştu.  Bilginin kitlesel olarak dağıtımında, dolaşıma sokulmasında artık uzmanlara ve profesyonellere çok da gerek kalmadı.  Mesela Nobel ödüllü bir fizikçi ya da matematikçi ile sıradan bir vatandaş, internet sözlüğü denen Wikipedia gibi, Ekşi Sözlük, Uludağ Sözlük, İnci Sözlük gibi internet ansiklopedilerine madde yazmada eşit imkanlara ve fırsatlara sahipler. Burada bilginin hegemonik bir güç olarak kullanılmasına karşı olumlu bir açıdan bakılabilir.  Ama uzmanlık ve ehliyet, liyakat gibi kavramları da anlamsızlaştıran bir vasat oluşmuş oldu.  Kamuoyu ortalaması diyebileceğimiz bir enformasyon birikimi ortaya çıktı.  Telif hakları, fikir ürünleri gibi düzenlemeler bilgiyi kapitalist sistemin alınıp satılabilen bir metaına dönüştürdü.  Bilginin taşıyıcısı artık üniversiteler, uzmanlar, profesyoneller, aydınlar, internet fenomenleri ya da internet sözlük yazarları oldular.

Oysaki bizim medeniyet telakkimizde ise bilginin ulaştırılmasında Alimler ve Arifler merkezi bir konumdaydılar. Ortaçağın Müslüman alimleri tek meşru bilginin icazet verilmiş bilgi olduğunu düşünüyorlardı ve bu icazet sisteminin bir silsileye bağlı olması gerektiğini savunuyorlardı. Bu konuda da haklıydılar. Çünkü İslam’da Ruhban sınıfı olmadığı için hiçbir zaman kilisedeki gibi bilgi de tekelleşme olmamıştı. Ehliyet ve icazet meşruluğu belirleyen ana unsurlardı. Avrupa halkları ise Martin Luther e kadar İncil’de ne yazdığını bile bilmiyorlardı.

Ama internet ile birlikte bilgi seküler bir serencam yaşayarak malumata dönüştü. Bilgi ile malumat arasında çok ciddi bir mahiyet farkı olduğunu biliyoruz. Wikipedia, Youtube ve Google gibi katılımcı web ağlarının ortaya çıkışı bu süreci daha da hızlandırdı.  Bugün özellikle gençler internetin demokratik bir bilgi kaynağı oluşundan istifade etmenin sarhoşluğunu yaşıyorlar.  “Üstadı internet olanın bilgisi malumat olur.” diyen Nazife Şişman’ın ‘Dijital Çağda Müslüman Olmak’ adlı kitabını da konuyu derinleştirmek isteyen okurlar için tavsiye etmemizde de yarar var.

Richard Rogers: İnternet ile ilgili yapılan araştırma ve tartışmalarda artık sanal-gerçek ayrımının yapılmaması gerektiğini söylüyor. Bu ayrım önceden haklı olarak söz konusu edilebiliyordu.  Bir takım bilgilerin internet ortamına taşınması sürecinde yapılan bir tartışma olarak geçerli bir zemini vardı. Ama artık bu taşınma evresi tamamlandı.  Bu göç süreci bittiği için artık bu ayrım çok gereksiz bir ayrımdır, diyor.  İnternetin biraz taşrasında yaşayanlar olduğumuzu düşünerek bazı şeyleri bizler muhafaza etmeye devam edebilmeliyiz.  Bu değişime ve dönüşüme direnç gösterdiğimiz anlamına gelmez değişimin dinamiklerini doğru anlamamız lazım.

Peki internette aradığınız bilginin meşruluk ölçüsü nedir?  Sadece en çok tıklanan unsurlar ilk önce karşımıza çıkmaktadır. Yani en meşru bilgi aslında en çok tıklanan bilgidir.  Tıpkı en çok beğeni alan dini paylaşımların en takvalı paylaşımlar olduğunu zannetmek gibi.  Unutmayın dindarlığı internette, yani sosyal medyada şekillenen bir jenerasyon var artık. Ne kadar çok beğeni alırsa o kadar çok dindar olduğu vehmine kapılabilen bir jenerasyon.

Dijital Okuma:  Hızda Yitirilen Derinlik

Üniversiteli bir arkadaşım 750 kelimelik bir yazıyı çok uzun olduğu gerekçesiyle okuyamayacağını söylemişti. Bu beni çok şaşırtmıştı.  Woody Allen  (Amerikalı bir Talk showcu)  ben hızlı okuma kursuna devam ettim, çok uğraştım ve Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı eserini 20 dakikada okumayı başardım, diyor.  Gerçekten de Tolstoy’un bu eseri hacimli bir eserdir. Daha sonra anladım ki kitap Rusya ile ilgili diyor.  Burada hızlı okumanın faziletlerinden bahsederek yıllarca bu konuda beyhude yönlendirmeler yapılan gençlerimizin halini düşünün.  Hızlı okuma dediğimiz eylem bütün derinliğini yok eden bir boyut kazanmış durumda. Dijital okuma derin düşünceyi engelliyor artık köşe yazıları bile dikkat ederseniz Twitter cümleleriyle yazılıyor ve gittikçe kısalıyor.  Özellikle kişisel gelişim hırsıyla zihinleri inşa edilmeye çalışılan ve sürekli başarı odaklı motive edilmeye çalışılan gençleri düşünün.  Sürekli okumadıklarından şikayet ettiğimiz gençler aslında pek çok dijital metin okuyor ve hatta dijital ortamlarda yazıyorlar. Peki iş basılı bir matbu metne gelince neden bir isteksizlik ve intibaksızlık oluşuyor?  Çünkü dijital nesil yani Z kuşağı, hızlı intibak kurup dikkati de çok çabuk dağılan bir nesildir.  İnternet ortamında sürekli değişen linklerle oradan oraya savrulmaya alışmış bir zihinsel yapısı var onların. Statik ve durağan olan hiçbir şeye tahammülleri yok. Bu yüzden derinleşmeye de imkan bulamıyorlar. Zihinsel üretime yönelik deruni imkanlara sahip değiller.

Bizim adına “Şerh ve Haşiye” geleneğimizde ise bir metin hiçbir zaman bitmiş bir metin olarak kabul edilmez ve sürekli güncellemeye tabii tutulurdu. Kitapla olan münasebetimizin arka planında bu şekilde geniş bir anlam dünyası vardı. Yazılan bir metinle ilgili itirazı bulananlar o metne reddiyeler yazarlar metni genişletmeyi veya daraltmayı isteyenler şerh ve haşiyeler düşerlerdi.  İsmail Kara’nın “İlim Bilmez, Tarih  Hatırlamaz,  Şerh ve Haşiye Meselesine Dair Birkaç Not” başlıklı bir kitabı var. Bu meselenin daha iyi kavranması adına bu kitabı tavsiye etmemizde fayda var. Yani özetle kitap bizim için iki kapak arasına sıkıştırılmış bir şey değildi. Edebiyata, felsefeye, dini metinlere dijital veri yani data muamelesi yapmak bizi hangi derinliğe, hangi ferasete ulaştıracak bunu sorgulamak ve matbu olanla, neşri olanla ünsiyetimizi devam ettirmek zorundayız.

Dijital Çağda Gören Kim,  Görünen Ne?

Araf Suresi 143’te:  “Musa Ey Rabbim bana kendini göster demişti.  O’na dağa bakmasını emrettik.  Rabbi dağa tecelli edince dağ yerle bir oldu. Musa baygın düştü. Sonra ayılıp kendine gelince: Sen sübhansın, dedi.”

Bu ayet üzerinden şu noktaya gelmek istiyorum. Yani Hak ve Hakikat görüntüler dünyasına, imajlar dünyasına hapsedilemez. Yaratan, kendisi görülmediği halde her şeyi görendir. Bu anlamda gören ile görünen arasında hiyerarşik bir ilişki söz konusudur. Yani gören hiyerarşik olarak üstün olandır. Günümüzde çok yaygın olarak kullanılan kameralar, takip sistemleri, radar cihazları gibi cihaz teknolojileri ile dijital hegemonya kendisini her şeyi gören ve gözetleyen bir pozisyona yerleştirmiştir.

George Orwell’ın 1984 romanındaki Big Brother yani (büyük birader) herkesin her anını ekran kanalıyla izleyen iktidar güç olarak tanımlanmıştı. Roman bu kavramın çerçevesinde döner. Bu anlamda modern/dijital iktidarlar da sahip oldukları teknolojilerle Big Brother rolünü üstlenmiş durumdalar. Bizler artık sürekli çevreye sinyal gönderen hareketli dijital bireylere dönüşmüş durumdayız. Buradan çıkıp herhangi bir görüntü vermeden evimize gidebilme şansımız artık yoktur.  Günlük yaşantımız ciddi oranda kayıt altına alınmaktadır ve dataya dönüştürülmektedir.

Michelle Foucault bu her şeyi cihaz teknolojileri ile kontrol etmeye, kayıt altına almaya çalışan gücü mekanizmayı ya da devleti “panoptikon” kavramı ile anlamaya çalışır.  Panoptikon Jeremy Bentham’ın  1817 de Yeni Delhi’de inşa ettiği hapishanenin mimarisini tanımlayan bir ifadedir.  Her an gözlemleniyor olma hissi mahkumlarda disiplin davranışı olarak kendisini göstermektedir. Ama artık özellikle sosyal medya sayesinde bu ‘gözetleniyorum’ hissi farklı bir boyut kazanmıştır.  Narsist bir şekilde teşhirin söz konusu olduğu bir ‘görülme arzusu’na dönüşmüştür. Yani istihbarat servislerinin ciddi maliyet ve risklerle elde edebildikleri bilgileri artık gönüllü olarak servis etmek gibi bir durum söz konusudur. Artık panoptikon’un ötesine geçmiş durumdayız. Dışarıdan bir göz değil izleyen. Herkes kendi hayatının telif hakkını elinde bulundurarak şeffaflaştırır kendini.  Artık nihai manada gören kim, görünen kim? Bu kadim sorulara isabetli cevaplar verebilmek için tecrübe edilen vasatı doğru anlamlandırmamız gerekiyor.

Kesin olarak bildiğimiz bir husus da şudur.  Sanal dünyada görülmekle var olduğunu hissetmek arasında doğrudan bir bağlantı var. Resimlerini, yediklerini, içtiklerini, giydiklerini anonim bir cemaat için görünüm kılmak.  Yeni nesil kendisine bakılmasından rahatsız olmuyor. kişisel bilgilerinin paylaşılması hakkında herhangi bir kıskançlığa sahip değil. Yani artık teşhir duygusunu sadece ergenlere has bir haslet olarak görmek de doğru değil. Çünkü artık bu yeni eğilim yaşa özgü faktörlerle açıklanamaz.

Modern toplumu çok farklı terkiplerle sürekli tanımlıyoruz.  Yorgunluk toplumu, performans toplumu, teşhir toplumu vs. Toplumun bir başka yüzü olan Facebook dönemini ise artık ‘Şöhret Toplumu’ olarak tanımlayabiliriz. İnsanlar artık başrol oynamak istiyor. Bir hikayenin kahramanı olmak istiyorlar. Facebook/İnstagram artık tercihlerin şekillendiği bir kimlik edinme mekanı olarak da işlev görüyor.

İleri teknoloji toplumları gerçek toplulukların azaldığı ve sanal toplulukların arttığı toplumlardır bir bakıma. Yani sürekli propagandaya açık bir kamuoyu araştırmaları toplumu.  Artık bütün bilgilerimizin ticari ve siyasi olarak kullanıma açık olmasından endişe duymak için paranoyak olmaya ya da komplo teorisyeni olmaya gerek yok.  Çoğunuz artık biliyoruz ki devletler, kurumlar ve hatta şirketler yatak odalarımıza kadar bile girmenin teknik imkanlarına sahipler.

Facebook sitesinin kurucusu Mark Zuckerberg 2010 yılında verdiği bir mülakatta sosyal medyada mahremiyetin geleceği hakkında bir soruya verdiği cevapta şunu söylemişti: “Mahremiyet artık bir norm değil.”  Kendi bağlamında doğru bir tespit.  Mesela 2015 yılı istatistiklerine göre Facebook’a günde 890 milyon kişi giriyor 450 milyon fotoğraf ekleniyor 5 milyar paylaşım yapılıyor ve 4,5 milyar kez beğen butonuna basılıyor.  Tabi bunlar 2015 yılı istatistikleri. Bu rakamlar sürekli güncelleniyor kesin bir rakam vermek mümkün değil.  Yani mahremiyet meselesi üzerinde konuşulması çok zor bir mesele. Çok su götürecek bir hamur. Günümüzde çoğu kişi için özel hayat korunması ve muhafaza edilmesi gereken bir değer olmaktan ziyade, şöhret ve bilinirlik karşılığında verilebilecek toplumsal bir bedel olarak görülüyor.  İzleyen ve izlemenin iç içe geçtiği bir gösteri çağındayız. Sosyal paylaşım siteleri izleyici ile izlenen arasındaki sınırları kaldırıyor, her şey datalaştırılıyor.  Akıllı telefonlar, akıllı evler, akıllı arabalar, akıllı tahtalar vs. Her şey veriye dönüştürülerek finansallaştırılıyor.  Paraya, finans’a dönüştürülemeyen vakitlerimiz dahi boş vakitler olarak telakki ediliyor.

Aslında bu şekilde bir fotoğraf karşısında ‘alan razı satan razı’ şeklinde bir sonuca ulaşmak da mümkün. Mesela bir genç hanımın instagram hesabında artık sürekli gelinlik reklamları yayınlanıyor. Çünkü bu kızımız kısa bir süre önce nişanlandığı için profilindeki ilişki durumunu nişanlı olarak değiştirmişti. Halbuki geleneksel medyada (Tv-Radyo/Basılı Medya) reklamlar kişiye özel değildir. Fast food restoranlarında self servis diye bir şey var değil mi? Kendi servisinizi kendiniz yapıyorsunuz. İnternet ortamında da aslında ürünü kendiniz tüketiciye sunuyorsunuz hem üreten pozisyonundasınız hem de tüketen.

İkea mobilyalarını biliyorsunuz. Kullanıcının emeği olmadan tamamlanmayan mobilyalar. Yani aldığınız ürünün karşılığında şirket size montaj hizmeti sunmuyor. Kontrolün sizde olduğu hissine kapılarak alışveriş konusunda daha arzulu davranıyorsunuz.

Konumuz kapsamında mahrem olandan vs. bahsetmiştik. Mesela ilginç ve bir o kadar da problemli bir örnek daha verelim. Başörtülü hanımların eşarplarını ve şallarını nasıl bağladıklarını, nasıl yaparlarsa daha güzel olur, nasıl bağlarsa şöyle olur böyle olur diye uygulamalı olarak çektikleri videolar Youtube da yüzbinlerce kez izleniyor ve tıklanıyor. Başörtülü hanımların profillerine baktığınızda sürekli eşarp, şal ve kozmetik ürün reklamları boy gösteriyor. Aslında Marx’ın sözü bu anlamda çok doğru. Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı kesiyor.

2010 yılında Nobel Barış ödülüne aday gösterilenler arasında ilginç bir isim vardı.  İnternet. Yanlış okumadınız. Ödülün bir insana değil de bir kuruma verildiğine ilk defa 1965’te şahit olunmuştu. Ödül Unicef’e verilmişti. Fakat bu defa bir kuruma değil de bir teknolojiye verilmek istenmişti. Düşünsenize siber savaşların yapıldığı, siber fuhuş organizasyonlarının düzenlendiği bir zemin, siber kumar baronlarının iş yaptığı, milyonlarca insanın siber bağımlılık denen şeye müptela edildiği bir teknolojiye Nobel Barış ödülü veriyorsunuz. Siber bağımlılık artık literatüre giren bir hastalık çeşidi. ABD ve Çin’de bu bağımlılık çeşidini tedavi etmeye uğraşan rehabilite merkezleri var. Çin’de ise bu tedavi merkezlerinde çok sert tedavi yöntemlerinin uygulandığı biliniyor.

Dijital Uyum

Dijital teknolojilerin içinde doğan Z kuşağı teknolojiye çok hızlı uyum sağlıyor ve bir önceki kuşaktan daha yetkin bir şekilde teknolojiyi kullanıyor. Bu durumu ‘şimdiki çocuklar daha zeki’ şeklinde ebeveyn egosuyla değerlendiren büyükler çok ciddi bir yanılsama yaşıyor. Bu nesille doğru müspet bir iletişim dili yakalamak zorundayız ama bizler facebook kuşağına nasıl hitap edebileceğimizi bilmiyoruz. Meseleyi anlamaya çalışmalıyız dijital kültürü tamamı ile şeytanlaştırma ya da kutsallaştırma çözüm değil.

‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ adında bir film var.  Amerika’nın Normandiya kuşatmasında yaşanan bir askeri bir dramı anlatıyor.  Orada birbiriyle çarpışan iki müfreze birliği var.  Ağır kayıp yaşayan birlikteki askerlerin başındaki komutan askerlerine, gevşemeyin, pes etmeyin, direnin çünkü tanrı bizimle beraber diyor. Askerlerden biri de diyor ki: Tanrı bizimle beraberse onların yanındaki kim? Bunu şunun için anlatıyorum doğru yerde doğru zeminde hareket etmemiz gerekiyor. Doğru sorular sorup doğru tanımlamalar yapmamız gerekiyor. Yani avantaj olarak gördüğümüz yoğun teknoloji kullanımı bizim için doğru bir konumda olduğumuz anlamına gelmiyor.

Anglosakson İngiliz kültüründe bir metafor(mecazi ifade) var. Odanın ortasındaki fili fark edememek diye.  Biz hala odanın ortasındaki fili fark etmemek konusunda ısrarcıyız. Kimimiz ayağını, kimimiz kulağını, kimimiz burnunu tutmuş tanımlamaya çalışıyoruz. Oysa dijital kültür emperyalizmi ürettiği bütün içerik ve tanımlamalar ile her yeri kuşatmaya devam ediyor. Yahu bırakalım şu aletleri, telefonları, bilgisayarları, kapatalım gitsin deme şansımız artık elimizden alınmış durumdadır. Sigarayı bırakır gibi bırakabileceğimiz bir şey değil.  Önceden babalarımız eve televizyon sokmayarak bu küresel emperyalizmin karşında kendilerince bir savunma gerçekleştiriliyordu. Öyle veya böyle bu bir tepkinin göstergesiydi bu. Ama artık böyle bir şansımız yok.  Köprünün altından çok sular aktı ve güftesi Yahya Kemal’e ait olan şarkıdaki gibi ‘dönülmez akşamın ufkunda’ olduğumuzu biliyoruz.

Teorik düzeyde birçok şeyin farkında olduğumuz halde pratikte müthiş bir kuşatılmış altında yaşıyoruz. Mesela artık dijital Kültür ve sosyal medya çağı hakkında üniversitelerimizde yüksek lisans düzeyinde 1200 küsür civarında yüksek lisans çalışması, 250 civarında ise doktora çalışması yapılmış bu işlere kafa yoran onlarca dernek vakıf veya şahıs var ama hep dijital kültürün nimetlerinden ve faziletlerinden bahseden çalışmalar bunlar.

Dr. Ali Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı diye küçük bir risâlesi var. Orada Ali Şeriati insanın dört zindanı olarak bazı tanımlamalar yapıyor.  Hindistanlı bir düşünce adamı Pankaj Mishra, insanın dört zindanı olarak Facebook Whatsapp, Twitter ve Instagram’ı tanımıyor. Bu son derece doğru bir tespit.  Batı dışında yaşayan toplumların dijital kültür emperyalizmi neticesinde sadece pazar muamelesi gördü gerçeğini artık kabul etmek durumundayız. Bu konunun hızlandırılmış medeniyet transferi bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini fark edemiyoruz.  Teknolojinin küresel bir propaganda enstrümanı olarak nasıl kullanıldığını fark edemiyoruz. Küresel kapitalizmin çok nötr ve doğal bir süreç olarak değerlendiriyoruz.  İşin bir de propaganda boyutu var.

Nazi Almanya’sının führeri Adolf Hitler döneminin en güçlü hatiplerinden biri olan meşhur Joseph Goebbels’i  propaganda bakanı olarak atar. Hani şu ‘bir yalanı yeteri kadar tekrar ettiğiniz takdirde kitleleri o yalanın doğruluğuna ikna edebilirsiniz’ diyen meşhur propaganda bakanı. Tarihte ilk Propaganda Bakanlığı’nı Almanlar kurdular.  Gazeteci bir arkadaşım, sosyal medyanın ABD’nin adı konulmamış Propaganda Bakanlığı olduğunu söylemişti. Çok yerinde bir tespit olarak.  Özellikle de dijital dönüşümün bir boyutu olan sosyal medya kullanımı konusunda çok ciddi bir sosyolojik dönüşüm yaşıyoruz. Özetle şunu ifade edebiliriz:  Değişimin dinamiklerini doğru okumalıyız. Değişimin dinamiklerini doğru okumak demek, bu dinamiklere teslim olacağımız anlamına gelmemelidir. Bir sosyal medya (Twetter) fenomeni şöyle bir şey söylemişti. (Amiyane tabirle ifade ediyorum) Yüzümüzü Batı’ya döndük ama bir tarafımız açıkta kalmıştı.

Cemil Meriç’in ‘Bir Dünyanın Eşiğinde’ adlı eseri var orada aktardığı tarihi bir anekdotla konuyu noktalamaya çalışalım. 1987’de vefat eden Cemil Meriç önemli bir isim.  Her ne kadar teknolojik gelişmelerin sosyolojik dönüşümleri belirlediği bir dönemde yaşamasa da 2020’lerin Türkiye’sine önemli sosyolojik mesajlar veriyor Cemil Meriç.

Yahudi krallarından Büyük Herod’un zindana kapattığı Yahya’yı gece yarısı çağırtıp günlerdir zihnini meşgul eden bir soru sormasını konu eden bir kıssa anlatıyor Cemil Meriç.

-Kral Herod, Vaftizci Yahya’yı getirmelerini emrettiğinde, kaşları çatılmış, çenesi sarkmış, yüzü kararmıştı. Zihni bir mesele ile meşgul olduğunda aynen böyle kararırdı çehresi… Gardiyanlar Vaftizci Yahya’yı zindandan alıp huzura çıkardığında, vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

“Uzun zamandır zihnimi karıştıran, uykularımı kaçıran bir mesele var. Bilginlerle de konuştum, kahinlerle de konuştum, tatmin edici bir cevap alamadım hiçbirisinden…” dedi Herod.

“Bilirim, sen peygamber soyundan gelen, aziz bir adamsın.”

Herod burda bir an durdu, bir süre süzdü muhatabını. Vaftizci heykel katılığındaki duruşunu hiç bozmadı. Bunun üzerine Herod, konuşmasına devam etti.

“Firavun’la Musa’nın hikayesini bilirsin. Hani Firavun İsrailoğullarına musallat olmuştu da Allah Musa’ya kavmini alıp da Mısır’ı terk etmesini söylemişti. Ve Musa da kavmini alıp Kızıldeniz’in kenarına gitmişti. Peşlerinde Firavun ve ordusu. Musa çaresizlik içerisinde gözlerini göklere çevirince Rabbi, asasını Kızıldeniz’e vurmasını buyurmuştu. Musa asasını Kızıldeniz’e vurmuş ve Kızıldeniz de ikiye yarılmıştı. Musa da kavmiyle birlikte sağ salim karşıya geçmişti. Peşlerinden gelen Firavun ve ordusu ise Kızıldeniz’in bulanık sularında boğulmuştu. Mesele şu; her şeye kadir olan Rabb, niçin İsrailoğullarını su üstünde yürütmedi de Kızıldeniz’i ikiye yarıp, deniz yatağını kendilerine yol etti?”

Bu soru üzerine, “Hikmet öyle bir lokmadır ki senin gibi aldanmışların kursağından asla geçmez” dedi Vaftizci Yahya. Sonra devam etti. “Ama benim vazifem sorulan her soruya doğru cevap vermektir, soran kim olursa olsun. Senin sualinin hikmetine gelince. Bu Rabbin bir hilesidir. Firavun aldansın diye kurulmuş bir tuzak.”

“Çünkü” dedi Yahya, “İsrailoğulları su üstünden geçip Kızıldeniz’i geçseydi, o zaman Firavun ve ordusu peşlerinden gitmezdi. Herkes bilir ki suyun üstünde yürünmez. Bir mucizedir bu. Halbuki deniz yarılıp da deniz yatağı yani toprak ortaya çıkınca Firavun ve ordusu “Biz toprağın üzerinde yürürüz” dediler. Herkes toprağın üzerine yürüyebilir çünkü. Oysa denizin ikiye yarılması da bir mucizeydi. Ama Firavun ve ordusu toprağı görünce mucizeyi unuttu.”

“Aldandılar. Ve herkes bilir ki, aldanmak, öldürür!”

Biz de yüzünü Batı’ya çevirmiş bir toplum olarak, Batı’nın üretmiş olduğu teknolojileri, o teknolojilerin felsefi ve sosyolojik arka planını hesaba katmadan  büyük bir özgüvenle kullanabiliriz şeklinde bir tercihte  bulunduk.  Bu hususta özellikle de dijital teknolojileri kullanma ve modern kültür enstrümanlarını benimseme konusunda çok derin ‘aldanmışlıklar’ yaşadığımızı itiraf etmek zorundayız.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir