GenelYazarlardanYazılar

Dikkat! Türkiye Bir “Hukuk” Devletidir

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi Kur’an’la uyarmaktan vaz mı geçelim?(43/ Zuhruf:5)

İslam, bir anlamıyla haddini bilmenin, yani Allah’ın insan için koyduğu sınırları çiğnememenin adıdır. Fert ya da toplum bu sınırları çiğnediği oranda haddini aşmış demektir. Haddini aşanlara, ilahi sınırları ihlal edenlere bu sınırları hatırlatmak mümin olmanın bir gereğidir. Bu yazının sonuna gelindiğinde sadece ve sadece haddi aşanların rahatsız olacağını bilmekteyiz. Ama yine de düşünmeye vesile olur umuduyla, o da olmadı Allah katında bir delilimiz olsun diye söylüyor, yazıyoruz.

İçinde bulunduğumuz toplum hem İslam’a ait bir takım düşünce ve davranışları, hem de İslam dışı düşünce ve davranışları aynı anda üzerinde taşıyarak bir kişilik bozukluğu örneği sergilemektedir.

Bozulan kişilikler sağlıklı bir düşünce üretmekten yoksun, üreten olsa da onu kabul etmekten uzak bir halde yaşamaktadır. Ağzı yansa da acı biberi elinden bırakmayan çocuk gibi adeta hem yiyor, hem ağlıyor. Biber biter bitmez eline yeni koparılmış bir tane daha veriliyor. Böylece “acımız hep taze” kalıyor(!)

Ülkemizde ve dünyada yaşanan bunca musibetin sebebini çoğu insan hiç düşünmezken, birçoğu ise adresi yanlış tayin ettiğinden çözümü de yanlış yerlerde aramaktadır. Gidişattan memnun olanları bir kenara bırakırsak,  bu gidişattan hem muzdarip olup, hem de kendisine bunu reva görenleri omzunda taşıyanlara ne demeli? Başına bir bela geldiğinde kendine hiç toz kondurmayan millet hemen suçlayacak birilerini bulmakta, böylece gerçeği sürekli ıskalamaktadır.

Yürek sızlatan acılar, insanı kahreden nice olaylar “Milletin Egemen” olduğu bir ortamda yaşanıyorsa millet masum olabilir mi? Eğer gerçekten millet “egemen” ise o halde masum değildir. Yok eğer millet masum ise bu durumda “egemen” değildir. Çünkü milletin tasdik etmediği nice işler sıradanlaşıp hayatın parçası haline gelmiş durumdadır.

Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder. (Şura-30) diyor Rabbimiz.

-Allah diyorsa amenna, lakin bizim ne suçumuz var?  diyenlere izah etmeye çalışalım;

Yaşadığımız toplumda her vicdan sahibi insanı kahreden olaylar artarak devam ediyor. Haber bültenleri ülkenin dört bir yanından gelen suçlar bültenine dönüşmüş halde. İnsanlık adına kan donduran, yüz kızartan nice zulüm ve haksızlıklarla dolu olan sözde haber bültenleri, hayvanlar aleminden gelen komik ya da ibretlik bir haberle bitiyor. “Hayvanlardan insanlık dersi” diye sunulan bu tür haberler, aslında toplumun içinde bulunduğu zilleti, insanlığın hangi seviyeye yükseldiğini(!)  gösteriyor.

Örneğin bir haber programı açtığınızda önce ülkeyi yönetenlerin, sonra yönetime muhalif olanların sözde insanlık için, adalet için, daha iyi daha güçlü bir ülke olabilmek için ürettikleri politik polemikler, karşılıklı atışmalar, seviyesiz ve çığırtkan söylemler karşınıza çıkıyor. Ardından vahşetin, dehşetin, insanın insana ettiği tarifsiz zulümlerin o günkü listesine geçiliyor.

Halk,  bu insanlık dışı olayları evlerinde yemeklerini yiyip çayını yudumlarken izliyor. “Nasıl olur da her gün bu kadar suç işlenebiliyor! Hayret doğrusu” diyor, bir anlam veremiyor olup bitene.

Sızlanıyor, yakınıyor, bazen ekranda gördüklerine lanet ediyor, bazen sövüyor!  Bazen de:

-Ülke bitmiş yahu, ne günlere kaldık! Böylelerini asıp meydanda sallandıracaksın! Bak o zaman nasıl düzeliyor ortalık – diye önce tepkisini koyuyor. Sonra da bir çay koyuyor ve kendine göre eğlenceli bir program bulup televizyonun karşısında günü kapatıyor…

Bir toplumda suç normalleşmiş ve artarak işlenmeye başlamışsa, yasalar suçlunun lehine, mağdurun aleyhine dönmüş demektir. Suça uygun ceza olmazsa, bu sorunlar asla bitmeyecektir. Çünkü insan nefsi ancak suça uygun cezalarla dizginlenebilir. Bu ise insanı yaratan Allah’ın kanun ve nizamına teslim olmakla gerçekleşir. Başka formüllerle de aynı sonuca varabileceğini iddia edenler Allah’tan daha iyi çözümler ortaya koyacağını söylemiş olur ki, yaratılanın yaratandan daha iyi bilmesi mümkün değildir.

Mevcut hukukumuzun kalitesi hakkında ciddi ipuçları veren, memleketin hali hakkında ise ciddi kaygılar veren ve Ceza infaz Kurumu istatistiklerinden detaylarına ulaşabileceğiniz şu verileri inceleyerek devam edelim;

Tıpkı ekonomide olduğu gibi(!) suç işlemekte de istikrarlı büyümesini sürdüren ‘cennet’ yurdumuzda 2015 yılında cezaevine giren hükümlülerin %17.8’inin hırsızlık,  %14.1’inin yaralama, %7.7’sinin İcra İflas Kanunu’na muhalefet ve %4.9’unun ise cinayet suçu işlediği kayıtlara geçilmiş.

 

Bir başka araştırma sonuçlarının ortaya koyduğu bazı veriler ise şöyle;

Türkiye 2015 yılı dünya suç endeksinde 147 ülke içinde 100. sırada yer aldı.

Türkiye’de 2011-2014 yılları arasında suç oranları %58 arttı.

Cinayet sıralamasında Türkiye 41 ülke arasında 13. sırada.

2004-2014 yılları arasında şiddet, taciz ve tecavüz suçları 14 kat arttı.

2005-2010 yılları arasında, 100 binin üzerinde kadın cinsel saldırıya uğradı.

Ezanların susmadığı(!) camilerin kapanmadığı(!) namazlı abdestli idarecilerin yönettiği bir hukuk(!) devletinde bütün bunların sebebi ne olabilir, hiç düşündünüz mü?

Neden bu kadar hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık ve bir o kadar da şiddet toplumu sarmış durumda?

-ADALET yok diyeceksiniz.

Madem öyle adaleti sağlaması için yönetime gelen, yani halk tarafından getirilen tüm liderlerin dünden bugüne söylediği şu söz ne anlama geliyor?

-Türkiye Cumhuriyeti Bir Hukuk Devletidir!

Evet öyledir! Ama sormaz mısınız bu kimin hukukudur? Bu hukuk nasıl bir hukuktur ki, suçları azaltmadığı gibi daha arttırıyor. Suçluya cesaret mağdura korku veriyor!

Bu hukuk nasıl bir hukuktur ki, yönetim kimlerin elindeyse onların ve çevresinin ihya edilmesine fırsat veriyor? Onları ayrıcalıklı kılıyor?

Yoksa ADALET sadece bir parti ismi midir…?

Örneğin hamile kadını ve yanındaki evladını öldüren, ona tecavüz eden vahşiler yine bu hukuk tarafından sözde insan hakları adına polis koruması eşliğinde mahkemeye çıkarılıyor.

Neden?

Olur ya artık yeter! diyen öfkeli bir grup tarafından öldürülmesin diye! Öyle ya sonra ne deriz Avrupa Birliği İnsan Hakları Komisyonuna… Elbette böyle bir davranış çözüm olmayacak ama demek istediğimiz, olsa bile ‘hukuk’ müsaade etmiyor.

Eğer işlenen suç kamu vicdanında yara açmış ve tepkiler çoğalmışsa, o zaman bilmem kaç kere ağırlaştırılmış müebbet cezası verilerek toplum sakinleştirilmeye çalışılıyor. Çok çabuk unutan ve pek az düşünen toplum sonunda bunu da sineye çekiyor. Aslında bu insan aklı ve onuruyla alay etmektir. Mesela “filan sanığa işlediği suç veya suçlardan dolayı 6 kez ağırlaştırılmış müebbetin yanısıra 619 yıl, 6 ay hapis cezası verildi” türünden haberleri gazete ve televizyonlardan öğreniyorsunuz? Ortalama ömrü 60-70 yıl olan bir insana böyle bir ceza uygulanabilir mi?

Uygulanması mümkün olmayan cezanın verilmesinin amacı ne olabilir?

Öte yandan ülkede ceza evlerinin doluluk oranı, kapasitesini aşmış durumda. Pekiyi içerdeki bu hırsızı, arsızı, dolandırıcıyı, tecavüzcüyü, teröristi kimin parası ile besliyorlar dersiniz? Buralara yapılan harcamalar yine bu alçakların mağdur ettiği halkın vergileri ile karşılanmıyor mu?

Çete kurup milleti soyanlar, canına, ırzına kastedenler, dağlarda ve sokaklarda terör estirenler ve daha niceleri içeri alınıp sağlık ve güvenlik tedbirleri de sağlanarak içerde yaşatılıp sonra yine çıkarılmak üzere adeta beslenmiyor mu?

Bu durumda “egemenlik milletindir” diyenlerin milleti iki defa mağdur ettiği ortaya çıkıyor.

İnsanlar -Hayır egemenlik milletin değil, sizin de değil, Allah’ındır! Siz bizleri kandırıyorsunuz- diyebilme şuur ve inancından çok uzakta yaşıyor.

Millet kendinin egemen olduğu yalanına öyle inanmış ki,  can yakan ve hazmedilemeyen bir olay karşısında doğal olarak  “idam isteriz” diyor. Ama ne dediğini bilmediğinden bir sonuç alamadan hayatına devam ediyor…

Toplumsal taleplerin nabzını iyi tutan siyasiler de zaman zaman halka bu konuda gönderme yapmakta, “ben de sizin gibi düşünmekteyim” diye kendisine bağlanan umutları çoğaltmaktadır.

Oysa bütün zulmün ve adaletsizliğin kaynağı bu bozuk hukuku içinde barındıran sistemdir. Sistemleri ayakta tutan yöneten veya destekleyen de halkın kendisidir. Hak ya da batıl, tüm sistemler gücünü halktan veya halka saldığı korkudan almıyor mu?

Halkın desteğini almanın önemini çok iyi bilen batıl düzenler “Dinim İslam” diyen halkı öncelikle kendi ilkeleriyle barıştırmış, din işini devlet işinden ayrı görmeyi halka benimseterek sevdirmiştir. Halk bu durumdan hoşnut olduğu gün Allah’ın hoşnutluğundan uzaklaşmıştır.

Zamanla halkın mevcut hukuki yapıya şeklini veren düzenle bir problemi de kalmamıştır. Bu durum ülkeyi idare edenlerce de açıkça beyan edilmiş, millet tarafından da kabul görmüştür. Zira Türkiye’nin rejim sorunu yoktur demek bu anlama gelmektedir.

Madem rejim problemi yok o halde geriye tek problem kalmaktadır: “İyi bir lider bulmak.”

Çözümün bu olduğuna inanan ve kendine uygun olan liderin arkasında, olmayanın karşısında ömrünü harcayıp dünya sahnesinden çekilen kuşaklar yerini yeni nesillere bıraktığından sonuç hiç değişmemektedir.

Eğer başımıza iyi bir lider, iyi bir kadro geçerse “memleket iyiye gider” mantığı her grubun temel yanılgısı haline gelmiş durumdadır. Ve bu aslında insanlığın en eski yanılgılarındandır.

Tabi buradaki iyiye gitme her grubun kendi ideolojisi doğrultusunda belirlenmektedir. Kimine göre camilerin sayısının artması bir iyilikken, kimine göre kişi başına düşen gelirin artması bir iyiye gitme sayılmaktadır.

Oysa gerçek böyle değildir. Kitabımız Kuran’a bu açıdan baktığımızda olan ile olması gereken arasındaki farkı net olarak görmekteyiz.  Şimdi sözün başında yer verdiğimiz ayetin gereğince Kuran ile uyarma bilinciyle meseleye tekrar bakalım;

Semud kavmi kendisine Peygamber gönderilmeden evvel Allah’ın razı olmadığı bir düzen ile yaşamlarını sürdürürken içlerinden Salih(as)a elçilik görevi verilmişti. Rabbimiz onların mevcut bozuk/batıl düzeni terk edip vahye teslim olarak kendilerini düzeltmelerini isterken onlar;                 -iyi bir lider çıkarsa halimizi düzeltir-  inancını taşıyordu. Ve toplumun karakteri/kişiliği en temiz ferdi olan Salih (as)’a bu konuda umut bağlıyordu.

Oysa Allah Salih (as)’ı görevlendirilmiş ve sorunun lider sorunu olmayıp tabiri caizse -düzen-  sorunu olduğunu ortaya koymuştu. Allah’a göre tüm sorunların sebebi o günün bozuk inanç sistemi ve bu bozukluk üstüne bina edilen yaşam biçimi, kısaca rejim sorunuydu. Semud kavmine göre ise sorun iyi, dürüst, adil, (vs) bir liderin olmayışıydı. Söz konusu ayeti okuyarak devam edelim.

Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi)  babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine  çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz. (11 Hud-62)

Yani “bu senin getirdiğin, bizi davet ettiğin yeni din/düzen sorunlarımızı çözer mi? yoksa daha beter hale mi getirir pek emin değiliz” kuşkusunu taşıyorlardı. “Biz seni devletin başına geçer de ülkeyi düzeltir diye umarken sen çıkmışsın bu düzenin temelden değişmesi gerektiğini mi söylüyorsun. Oldu mu şimdi Salih kardeş? Senin gibi akıllı birine yakışıyor mu böyle sözler…” tarzında bir tavır takınıyorlar.

Bu gün 2000’li yıllardayız ama dünyanın her yerinde toplumlar, kendilerinden binlerce yıl önce gelip geçmiş olanların izinden gitmeye devam ediyor. Oysa şeytan o günkü insanları nasıl ayarttıysa bugünün insanlarını da aynı oyuna getirmiştir. Allah da o günün insanını nasıl uyarmışsa, onlardan misaller verdiği kitabıyla bu günün insanını da uyarmaktadır.

Gel gelelim uyarandan ve uyarılmaktan hoşlanmayan büyük kitleler kendilerini uyutanların sözlerini dikkate alıp onları baş tacı etmektedir. Akıl tutulması dedikleri böyle bir şey olsa gerek…

Öte yandan toplumsal bir skandal,  bir vahşet yaşandığında bunu hazmedemeyip sokağa çıkan ve

-İdam isteriz!

diye bağırıp çağıran halk olayın sıcaklığını yitirmesiyle sakinleşiyor. Her gün baş döndüren hızla değişen gündemde üç günde eskimiş bir habere dönüşen en acı olaylar bile yerini yenisine bırakıyor. Ya hepten unutuluyor ya da olayın yıldönümüne kadar arşivde bekliyor.

Evet! Tüm bunların yaşanması ayrı bir acı olmakla birlikte bunların yaşanmasına sebep olan hukuk ve onun bağlı olduğu sistemin halkın omuzlarında taşınıyor olması daha büyük bir acıdır.

İnsanlığın huzur bulması, adaletin hakim olması ancak insanların sahibi olan Allah’ın düzenin tesis edilmesi ile mümkündür. Allah’ın razı olmadığı bir düzende yaşanan bütün haksızlıklardan o düzeni işletenler de, destekleyenler de sorumludur. Bizim ne suçumuz var deme hakkına da sahip değillerdir.

Suçlular işlediği suçtan, onları yargılayanlar verdikleri hükümden, bu hükümleri veren düzeni destekleyenler de verdikleri destekten hesaba çekilecektir. Bu hesabın -verilemeyeceği- korkusu ahirete iman ettim diyen herkesin ciddiye alması ve hissetmesi gereken bir korku olmalıdır.

Çözüm ‘doğru lider’  aramak değil, lider eğrilse bile onu doğrultabilecek sistemi aramaktır. Bu da Allah’ın hukuku/düzeni demektir. Ve Allah’ın hukuku ancak onu gönülden benimsemiş, kendisini sadece ona teslim etmiş olan toplumlarda yükselir ve böylece mensuplarını da yükseltir.

İnsanlığın içinde bulunduğu bu ‘alçalmışlık’, bu musibet ve şerler insanın Rabbinden yüz çevirişinin dünyalık karşılığıdır. Umudunu Allah’a ve O’ndan gelen vahye değil,  kendisi gibi bir ölümlü olan insana ve o insanın liderliğine bağlayan bir toplumun dünyada iki yakası bir araya gelmeyecektir. Elbette bir de bunun ahireti olacaktır…

Buraya kadar yazılanlardan “Allah’ı dikkate alan bir hukuk ne de güzel sonuçlar verir, elimizden geldiğince buna uymaya özen göstermeliyiz” gibi ıslahatçı bir çıkarım yapılmaması için şunları da açıklamakta fayda var.

Eğer insanlık Rabbi’nin razı olmadığı bir düzenden razı olmuşsa, onun yanında yer almışsa, bugün olduğu gibi bunalım ve sorunların muhatabı olmakla birlikte, asıl felaket olan cehennemle de yüzleşmek zorunda kalacaktır. Dünyada başına açtığı tüm dertlerin toplamından daha büyük bir derdin içine düşecektir. Yani iki kere ve kesin hüsrana uğrayacaktır. Sadece Rabbini yüceltir, O’nun emrini, O’nun rızasını gözetirse cennete ulaşacaktır. Hayatını Allah’ın rızasını ve ahireti kazanma hedefi doğrultusunda yaşamaya başlayan toplumun dünyası da zaten düzelmeye başlayacaktır.

Yani insanlığın dünyadaki emniyeti, selameti ahireti dikkate alışının bir sonucudur. Aynı zamanda insanlığın bu günkü zilleti de ahireti dikkate almamanın doğal bir sonucu, sadece geçici bir cezasıdır.

Söylediğimiz gibi cezalar ancak insan fıtratı dikkate alındığında caydırıcı olur ve olumlu sonuçlar verir. Bu ise fıtrat dini olan İslam’dan başka bir sistemle elde edilemez.

Diyelim ki,

-Ben öyle önlemler alırım ki kötüleri mum gibi yaparım, insanları da iyi bir eğitimden geçirir, huzur ve güven dolu bir toplum oluştururum. Bu o kadar da zor değil. Dediniz.

Pekiyi ahiret ne olacak?

Maksadımız, Allah’a dayalı bir hukuk sistemi, bir yaşam biçimi benimsenirse dünya daha hoş olur demek değil, bunu yapmayanların ebedi cehennemle karşı karşıya kalacaklarını anlaşılır hale getirmektir.

Demek istediğimiz öncelenmesi gereken yaratan ve yaşatan Allah’ın rızası ve buna bağlı olarak ahiretin kazanılması olmalıdır.

Ama kendi hak ve hukukuna müdahale edilince adalet naraları atan insanoğlu Allah’ın hukukunun hiçe sayılmasına seyirci kalmakta, hatta bu zulme bizzat kendisi ortak olmaktadır.

Her ne kaygı ve her ne maslahatla olursa olsun İslam dışı düzenlerin alkışçısı, destekçisi, yöneticisi olmak zulme/şirke ortak olmak değildir de nedir?

Şimdi bu hakikate duyarsız kalmayı tercih edenler evleri soyulduğunda, dolandırıldığında, bir haksızlığa uğradığında, gasp edildiğinde, bir teröristin veya magandanın kurşunuyla sakat kaldığında, ya da bir yakınını kaybettiğinde hiç korkmasın endişe etmesin! Çünkü arkasında dağ gibi bir Hukuk Devleti(!) onu bekliyor olacak, haksızlığa gereken en uygun cezayı verecektir(!)

Kendini Allah’ın yarattığına inanan herkesin bu muhasebeyi yapmasını umuyor son söz olarak Rabbimizin bir ayetini tefekkürlerinize sunuyoruz.

Allah’tan geri çevrilmesi (mümkün) olmayan bir gün gelmeden önce Rabbinize icabet edin. O gün (geldiğinde) sizin için ne sığınılacak bir yer vardır, ne de (yaptıklarınızı) inkar edebilirsiniz. (Şura/47)

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bu yazıda 1 yorum bulunmaktadır

  1. ” Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler, kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendisidir…..”
    Kafirdir ,çünkü hakkın üzerini örterek kendi nefislerini ilahlaştırmışlardır.
    Zalimdir’ çünkü hükmetme hakkı(hukuk belirlem e) yalnız Allah’ın olduğu halde adeta gasp ederek ,Allah’a,topluma,nefsine zulmetmiştir.Böyle bir düzen fıtrata terstir.Karada ve denizde …herşey fesada uğrar.
    Fasıktır,Bu düzen,bu toplum sürekli olarak fısk işler günah üretir ve iki yakası bir araya gelmez.
    Eyvallah Sinan kardeşim,Allah ecrini versin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close