GenelYazarlardanYazılar

Dinin bir şiddet unsuru olarak algılanmasına yol açan günümüz etmenleri üzerine

İnsanlığın mutluluğu için barış ve kardeşlik mesajları ile ortaya çıkan dinlerin asırlar boyu bir şekilde şiddetin kaynağı olması ve güç gösterileri ile anılması yaman bir çelişki değil midir?

Allah’ın adını anarak saldıran, masum olan olmayan ayrımı yapmaksızın katleden, farklı inanç gruplarına ve mezheplere ait mabetleri kutsal mekânları yok eden, tarihsel değerlere savaş açan ve beraberinde bu şiddet eylemlerini semavi kitaplara dayandıranlar kutsal savaşçımı sayılmalı yoksa terörist mi?

Bu bir paradoks değil mi?

Adı barış olan bir dinin bağlıları şiddeti nasıl bu derece meşrulaştırabilir?

İyiliği ve kurtuluşu öğretilerinde ön plana çıkaran bir kurum, nasıl olur da tarih boyu süregelen savaşların nedenlerinden biri olabilir?

Merhamet, bağışlama, affedici olma ve haddi aşmama gibi ahlaki ilkelerle katliam düzeyine varan şiddet eylemleri nasıl bağdaştırılır?

***

Tüm dinlerde insan yaşamı kutsaldır ve affetmek, bağışlamak, hiçbir cana zarar vermemek temel düsturdur.

Buna rağmen her ne kadar insan yaşamı kutsal kabul edilse de asırlar boyu dindar topluluklar şiddeti meşrulaştırma ve savaşlara referans üretme yoluna gittiler. Kutsal kitaplarda ölümler büyük günah kabulleri ile yer bulurken gerçek hayatta hakkın ikamesi adı altında meşru olarak görüldü.

Başvurulan şiddet ya mevcut bir iktidarın devamı, bir otoritenin tesisi ya da kurulu düzene aykırı bir duruşun, kişinin ya da grubun tasfiyesi için kullanıldı.

Bu çabalara dinden referans üretmede en başta gelen saiklerden birisi başvurulan şiddetin mutlak gerekliliğine dair toplumsal kanaatin oluşturulması idi.

Dolayısı ile “haklı ve zaruri şiddet” dinin barış, esenlik ve kardeşlik ilkelerine aykırı görülmedi. Haksız yere bir cana kıymayı bütün insanlığın canına kıymak olarak değerlendiren kutsal kitaplar şirk düzenlerine bağlı belamlar eşliğinde beka propagandaları ile manipüle edildi.

Allah yolunda her türlü gayreti ifade eden cihad kavramı putperest düzenlerin batıl davaları için uygun bir kelime olarak kullanılageldi. Terör kutsal savaş kavramın arkasına gizlenerek meşrulaştırıldı.

Cihadın terör eylemlerini meşrulaştıran bir öğe olarak kullanılması dinin en önemli şiarlarından birinin kavramsal olarak sulandırılıp işlevsizleştirilmesi hadisesi idi. Ki bu aslında kitabın ayetlerinin değil anlamının tahrifi, değiştirilmesi, yok edilmesi idi…

***

Siyasal otoriteler ve devlet kendi iktidar alanını genişletmek için kamusal şiddet eylemlerini ve işkenceleri meşru nedenlere dayandırmak zorundadır.

Siyasal iktidarlar çıkar ve menfaatleri doğrultusunda yönettikleri kitlelerden tepki görmemek adına gayrı İslami uygulamalarını ve dinsel tahribatları mutlaka bir meşruiyet zeminine oturtmaya çalışır.

Bu anlamda Kuranı referans gösterme ihtiyacı duyarlar. Savaş ortamında nazil olan ve karşılık ilkesi gereğince saldırgana mukabelede bulunmayı vurgulayan “onları nerede yakalarsanız öldürün…”, “size saldırdığı gibi siz de saldırın…” gibi ayetleri bağlamından kopartarak manipüle eder, şiddet gösterilerine referans yaparlar. Bu amaçla yargılayan, cezalandıran ve intikam alan tanrı tasavvuru esirgeyen, bağışlayan ve seven tanrı tasavvurundan daha ön plana çıkarılır.

Böylesi bir tanrı tasavvuru ile intikam alma ve cezalandırıcı olma dinin asli bir unsuruymuş gibi gösterilir. Beraberinde fetih ayetleri de sos olarak kullanılır.

Oysa İslam’ın en temel unsuru öteki ile birlikte var olma tecrübesine dayalı “bir arada yaşama fıkhı” dır. Referansını Kur’an’dan Sünnetten ve İslamın tarih tecrübesinden alan bu fıkıhta farklılıklar savaş ve çatışma ile yok edilmesi gereken şeyler olarak değil; karşılıklı anlama ve tanıma ile ortak bir medeniyet inşasında yararlanılacak değerler olarak görülmüştür.

İslam insanların yaşam emniyetini, mal-mülk edinme haklarını, düşünce ve akıl özgürlüklerini, nesil hürriyetlerini ve din özgürlüklerini korunması gereken en temel değerler olarak kabul etmiştir.

Bu çerçevede Hz. Peygamberin, Medine de yürürlüğe koyduğu birlikte yaşama modelinde Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve dahi müşrikler bir “ümmet” olarak nitelenmiştir. Sonraki dönemlerde bu birlikte yaşama örneği tarihsel süreçte de sonraki uygarlıklar için farklı inanç ve kültür gruplarıyla bir arada yaşamanın referansı olmuştur.

***

Bugüne geldiğimizde özellikle 11 Eylül sonrası İslam daha çok şiddet, terör ve radikalleşmeyle birlikte anılmaya başladı.

Müslümanlarla ilişkilendirilen şiddet eylemleri küresel sömürü ve diktatör yönetimler göz ardı edilerek kasıtlı olarak yalnızca İslam inancının şiddete meyli bağlamında değerlendirilmeye çalışıldı.

İslam, fanatizmin tahammülsüzlüğün, şiddetin ve ölümlerin normal sayıldığı bir din olarak sunuldu. İslam’ın bir ‘kılıç dini’ olarak tanımlanması, beraberinde İslam medeniyetinin ilkel, gerici ve çağın gerekliliklerine uyum sağlayamayan gerici yakıştırmalar ile karşımıza çıkarıldı.

Tüm dünyada şiddet kavramı İslam’la özdeşleştirildi.

İslam dünyasındaki mezhep ayrılıkları, eğitim düzeyinin düşüklüğü, özgürlüklerin kısıtlılığı, ideolojik kamplaşmalar, yönetimlerin yetersizliği ve art niyette bunu tetikledi.

Beraberinde hükümetlerin kendilerine karşı siyasal muhalefet içinde bulunan gruplara yönelik baskıcı politikaları bunu bir devlet terörüne dönüştürerek bu imajın büyümesinde etken oldu.

Özellikle son yüzyılda İslam toplumlarında yaşanan sıkıntılar, devlet yönetimlerinin kendi halklarının maddi kaynaklarını sömürüye açmaları, halkın doğrudan kendi taleplerini ifade edebilecek siyasi mekanizmaları oluşturmasından mahrum bırakılması bu imajın en önemli nedenlerindendir.

Diğer bir deyişle sömürü ve talana karşı çıkan muhalif unsurları şiddetle tasfiye çabaları, kitlesel anlamda radikalleşme eğrisinin ivme kazanmasına katkı sağlayıcı türde etkileşimde bulundu.

İslam toplumlarında şiddete meyil hızlı bir şekilde işlerlik kazanarak etkili oldu ve karşı şiddet oluşumuna zemin hazırladı.

Nitekim Mısır’da İhvan-ı Müslimin hareketine karşı sert tutum, Arap baharı beraberinde yaşanan olaylar, Suriye iç savaşı, Irak işgali beraberinde Suudi Arabistan, BAE eksenli Yemen kuşatması vb. sayamadığımız yığınlarca olayda bu argümanı destekleyen çabalar oldu. Bu süreçte şiddet yanlısı radikal oluşumlar da hareket alanı bularak uygun bir ortam oluşturdu.

Öte yandan Afrika’nın sömürgeleştirilmesi, İsrail’in yıllar süren Filistin işgali, Bosna ve Çeçenistan savaşları, Afganistan işgali ve tüm İslam ülkelerinde yaşanan toplu ölümler özellikle İslam dünyasında biteviye yaşanan bir terör ortamına zemin hazırladı.

Özellikle işgalcilere karşı savaşarak direniş geliştirme zeminini kullanan DAİŞ gibi yapılanmaların ortaya çıkardığı mezhep gerilimleri de bu fiili durumun pekişmesine yardımcı oldu.

Burada özellikle batıda yaşayan Müslümanların radikalleşme süreçlerini de sayabiliriz. İki kültür arasında sıkışmışlık, yaşadıkları ülkelerde her alanda etnik linçe maruz kalma, dini aidiyetlerinden ötürü dışlanmışlık, iş bulamama beraberinde ekonomik sıkıntılar gibi problemler içinde bulunulan topluma dönük güvensizlik ve öfkeyle örülü bir marjinalleşme sürecini doğurdu.

Dolayısıyla bu da kendilerini toplumun ötekisi olarak hissetmeye başlamaya ve intikam alma motivasyonuna itti.

İçeride de İslam dünyasında da kitleler gerek batıya gerekse başlarında kendilerine tasallut eden krallara duydukları öfkeyi dindirecek alanlar aradılar. Bu alan da adaletsizliğe son verecek “ideal bir İslam devleti” ile bireysel ve toplumsal bir refah arayışı idi aslında.

***

Bu bakış açısından hareketle geldiğimiz, süreçte büyük gençlik topluluklarının DEİST bakış açıları ile cihadist hareketlerden yola çıkarak İslam’a ve dinlere bakış tarzlarını konuştuğumuz zamanları yaşıyoruz.

Ve artık dinlerin inançların teolojilerin barış değil şiddet ürettiği sonucuna genel anlamda dünya halkları ve Müslüman genç kuşaklar kanaat etmiş durumda.

Başka bir deyişle artık dinler genç kuşaklar gözünde şiddet üreten birer oluşum.

Bu duruma gelmede esasen İslam’ın hoşgörü ve tolerans genişliğinden zerrece nasip almamış haricilik düşüncesi benzeri yapılanmaların ortaya koyduğu küfür tanımlaması ve bununla mücadele yolunda serdedilen tekfir çabalarının da birer etken olduğunu görmek zor değil.

Dolayısıyla temel İslami kavramların içlerinin boşaltması, zayıf olarak görülen rivayetler üzerinden şiddete meşruiyet oluşturulması, öteki olanları sapkınlık ve dinden çıkmakla itham etmek türünden yaklaşımların da dinde bir sapma olduğu ve dinin şiddet gösterileri ile anılmasını tetikleyen önemli bir unsur olduğunu belirtmek gerekir.

Çünkü bu bağlamdaki bir din anlayışına tanık olmak özellikle gençlerin zihinsel gelişiminde nefret yüklü bir imajın kurulumuna hizmet etmek demektir.

Diğer taraftan özellikle İslami bilgiyi belirli bir usul ve gelenek içinde almamış, hayatının önemli bir bölümünü seküler bir çizgide sürdürmüş, ancak sonradan dini bir hayat sürmeye karar kılmış yahut farklı bir inanıştan ihtida ederek İslam’ı seçmiş kimselerin görece kesin ve net çizgilerle sınırlarını açık eden böylesi yorumlara iltifat edebildikleri de kayıtlanması gereken bir diğer önemli hususu teşkil etmektedir.

Zira Ortadoğu’da konumlanan terör örgütlerinin insan kaynağının azımsanamayacak bir bölümünün Avrupa’dan bu gruplara yapılan genç katılımcılarla şekillendiği bilinmektedir. Özellikle doğup büyümüş oldukları toplumsal yapı içinde Müslüman gençlerin orta sınıfa ait oldukları gözlemlenen bu gençlerin yaşadıkları toplumlara aidiyet hissetmemesi beraberinde kendilerini dışlanmış /ötekiler olarak hissetmelerine bağlı olarak bu duygu ile hareket ettikleri ve nihayetinde terör örgütlerine dahil oldukları sonucu söylenebilir.

Öte yandan Batı ülkelerinin herhangi birinde cereyan eden bir şiddet eyleminin, tüm Müslümanları kapsayan bir yaklaşımla tenkid edilmesi de söz konusu ülkelerde yaşayan Müslümanlarca çeşitli derecelerde kötü muameleye maruz kalmaları türünden sonuçlar doğurmaktadır. Dolayısıyla bu noktada radikal örgütlere katılımın, doğrudan dini bir saikle ilişkilendirilmesinden çok, toplumsal dışlanma ve sosyal anlamda kendini yaşadığı toplumda değersiz görme nedenine matuf bir katılım olarak görmemizi gerektirmekte.

***

Sonuç olarak dinsel şiddet ve terör, günümüzün aşılması belki de en zor sorunlarından biri olarak önümüzde durmakta. Dünyanın hemen her yerinde Müslümanlar benzeri problemlerle karşı karşıya gelebilmekte. O halde yaygınlaşan radikalleşme ve şiddet, yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil yeni nesillerin dinden uzaklaşması gerçeğinde de temel bir etken olarak ele alınmalıdır. Radikalleşme ve şiddet kısa vadede bir savunma refleksi olarak görülse de daha geniş ve uzun süreçte tahribata neden olmakta ve uzun dönemli olumsuz etkilerin oluşumuna ortam hazırlamaktadır.

Bu noktadan hareketle Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyalar işgal edilip yerli işbirlikçi diktatörler ve krallar tarafından yağmalanıp talan edilirken yerli ve yabancı işgalci güçlere karşı direnebilmek ve onları kovabilmek amacıyla umutsuzca şiddete sarılmalarının geri planındaki yaşanmışlıkları da göz ardı edemeyiz.

Şüphesiz Müslümanların yurtlarında maruz kaldıkları şiddet eylemlerinin geri planında sömürgeci işgalleri, baskılar, köşeye sıkıştırılmışlık, yerel diktatörler ve krallıkların yol açtığı sorunlar gibi nedenler var ve tüm bunlar göz ardı edilemez.

Ancak hangi nedene dayanırsa dayansın mesajları arasında insanın kurtuluşuna ve felahına önemli yer veren dinlerin şiddete malzeme olmaması gerekir.

Yalnızca İslam’da değil tüm dini geleneklerde insan yaşamı kutsaldır ve insan yaşamına kastetmek büyük günahlardandır.

Kur’an’da, bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmekle aynı olduğu vurgulanır.

“Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır…” (Maide, 32).

Selam ve dua ile…

 

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir