GenelYazarlardanYazılar

Dinin inşasında geleneğin rolü

“Ehli Kitaba dayandırılan bir inanışa göre dünya, düzlük ve hareketsizliğin sağlanması için yerler ve gökler kalınlığında bir yakut taş üzerine konulmuştur. Bu taş kırk bin ayaklı bir öküzün boynuzları arasında yer alır. Öküzün boynuzları yerin etrafında arşa kadar yükselmiş ve bu suretle yerlerle gökler birbirleriyle perçin edilmiştir. Ve dünyayı taşıyan bu kocaman öküzün ayakları yedi kat yer ve yedi kat gök büyüklüğünde kumdan bir tepenin; tepe de o nispette büyük bir balığın arkasındaki kanadın üzerinde bulunur…

Yedi kat göğün ayakta durmasını sağlamak için gökler, yeri her yönden kuşatan yedi sıra Kafdağı üzerine bindirilmiştir…” (Harputi, Tenkihul kelam, s. 314-315).

***

Bilimsel yöntem ve modern araçların olmadığı kadim dönemlerde insanlar her şeyi sadece zahiri ile idrak edebiliyordu. Böyle olunca da dünyanın ayaklar altına serilmiş bir döşek gibi dümdüz; ay, güneş ve yıldızların da onun üzerine kurulmuş mavi bir çadır biçiminde olduğunu düşünmüşlerdi.

Bu ve benzer rivayetler birtakım anlatıcılar tarafından asırlar süren bir zaman dilimi içerisinde kulaktan kulağa nesilden nesile anlatımlarla günümüze dek gelen, ancak gerçeği yansıtmayan hikâyelerdir.

Dünya var olup teknoloji geliştikçe benzeri anlatıların asılsız olduğu ortaya çıksa dahi yine de her dönem bu tür hikâyeleri tevil ederek günümüze aktarmaya çalışan tahripkâr ama samimi dindarlar olacak şüphesiz.

Bizde de Nebiye atfen: “Dünya öküzün üzerindedir” ya da “ Dünya öküz ve balığın üzerindedir…” gibi asılsız bazı rivayetler bolca bulunmakta.

Hadis alanında yapılan çalışmalar benzer rivayetlerin Kab ül Ahbar (551-652) ve Vehb İbn Münebbih (645-741) gibi sonradan Müslüman olmuş Yahudi âlimlerin eski Yahudi kıssalarını İslami bir formatta Nebinin sözleri gibi gösterip anlatmalarıyla başladığını göstermekte.

Tevrat ve İncil’in ilk muhatapları gibi ilk dönem Müslüman nesiller de astronomiye fazlaca vakıf değildi ve onların Kuranı zahiriyle anlamaları normal bir durumdu.

Kitapta yer alan gök, yer, yıldız, bulut ve yağmur gibi tabiatla ilgili hadiselerin zikredildiği Kur’an ayetlerini, zahiri üzere anlayıp, tefsir etmişlerdi.

Sonraki dönem İslam coğrafyasının genişlemesi, farklı kültürlerle temas, yeni bilgi kaynaklarının keşfi ve teknolojik gelişmelerle ayetler yeniden yorumlanmaya başlandı.

Tüm bunlara rağmen yine de çoğu zaman elimizdeki bilgi kaynaklarının kıymetini bilmiyor; zamanın bize dayattığı değişimlere direniyor, geçmiş bilgi formlarında kalabilmek için çabalıyoruz. Ve çoğu kez de bu cehaleti bir erdem sanıyoruz…

***

Tüm bu bilgi ve teknoloji donanımı karşısında, yaşadığımız bu demde Müslümanlar olarak hayatımızı dinsel alana nasıl taşımalı; din ile gelenek arasını nasıl uzlaştırmalıyız gibi sorulara cevap aramak zorundayız.

İlk dönem Müslüman neslin elinde Allah’tan gelen bir vahiy, o vahyi açıklayan bir Nebi vardı. Biz biliyoruz ki Allah resulü o gün Arap toplumunun İslam’a muhalif olmayan birtakım gelenek ve örflerini değiştirmeden uygulamaya devam etti. O hâlihazırdaki örf İslam’a uygun ise çoğu zaman devamını emrediyordu. Ancak sonraki kuşaklarda neyin gelenek, neyin din olduğu karıştı ve geleneğin din gibi kesin çizgilerle sunulması sorunu ortaya çıktı. Bu noktadan sonra problem neyin “din” neyin ” gelenek” olduğunun anlaşılamaz hale gelmesidir. Kıyafetten tuvalet adabına, yatış şeklinden gündelik hayatın her yönüne ait davranışların din kabulü ile mutlaklaştırılması; örfün ilahi olanla karışması sorununu gündeme getirdi. Arap toplumuna ait örflerin vahiy sanılma sorunu başladı…

***

Elçinin bireysel olarak devamlı yaptığı bazı davranış kalıpları geleneksel olsa da o güne ait çözüm önerileri idi. Herhangi bir ihtilaf yoktu ve Hz. Peygamber o toplumun tartışılmaz lideri, mutlak otoritesi idi. Öyle ki,  onun sağlığında geniş ölçüde sünnetin kaydına ihtiyaç ta duyulmadı. O Kur’an’ın yazımına son derece önem vermesine rağmen kendi sünnet ve hadislerinin yazılmasını teşvik etmedi. Kur’ an dışında yazdırdıkları sınırlı sayıda şeylerdi ve irtihalinden sonra ortaya yeni problemler, ihtilaflar çıktı.

Bu problemler sonucu din ve geleneği yorumlayış farklılıkları fırkaları, mezhepleri, kamplaşmaları ortaya çıkaracaktı.

İslam dünyası genişliyor, sahabe sayısı git gide azalıyor, dini önderlik zayıflıyordu ve “hangi yol onun yolunun devamıdır” cümlesi artık tartışmaya açık idi.

***

Burada şu soruyu da sormak gerekir:  Peygamberden sonraki nesillerin din tevilleri ve gelenek öngörüsü bizim için bir referans mıdır?  Peygamber sonrası gelişen ve adına İslam kültür mirası denen geniş hacimli devasa yapıyı ayıklamaya çalışacak mıyız; yoksa tümüyle referans mı alacağız?

Ayıklamayı tercih edeceksek aradaki 14 asrı atlayıp doğrudan asrısaadete gitmek; bu aradaki yaşanmışlıkları ve çözüm önerilerini yok farz etmek bize problem yaşatmaz mı?

Ya da diğer bir ifade ile bulunduğumuz noktada asrısaadet ile aramızdaki boşluğu gelenek köprüsü ile kapatmamızın ne gibi olumsuzlukları olabilir?

***

Biz biliyoruz ki Hz. Peygamber 23 senelik nübüvvet sürecinde değişen ve gelişen bir yol izledi. İçinde yaşadığı toplumun yararlı uygulamalarını muhafaza ederken değişimi de ihmal etmedi.

İrtihali sonrası İslam düşüncesi uzunca bir süre durağanlaşmış olsa da; Allah’ın kitabının sapasağlam duruyor oluşu, her asırda tevhid merkezli okumaların devamını/vukufiyetini sağladı.

Ancak bu noktada toplum geneli belli bir gelenek anlayışında uzlaşamadı; mezhep, tarikat, fırka, parti, okul, cemaat benzerlerinin farklı okuyuş anlayış ve uygulamaları bir kaos iklimi doğurdu.

Şu an İslam dünyasında pratik olarak yaşanan bir ölçüde budur. Bugün artık mezhepler ve ekoller kendi içlerinde bile uzlaşmaz ayrılıklar içerisinde kısır tartışmalarla didişip durmaktalar.

Batılı oryantalistlerin İslam tarihine ve özellikle de hadis tarihine ilişkin aşırı şüpheci açıklamaları tenkitçiliği yaygınlaştırdı. Akıl, adalet, bilim, insan hakları, özgürlük, eşitlik gibi temel referans kavramları, bırakın halkı, Müslüman entelektüeller arasında bile uzlaşı yerine ihtilaf kaynağına dönüştü.

Coğrafyalar arası hayat şartları ve yaşamsal farklılıklar beraberinde bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler, geçmişle aramızda ciddi yaşamsal değişiklerin ortaya çıkışını ve Hz. Peygamberin geleneksel hayat tarzının çoğu şekli pratiklerini sürdürmeyi neredeyse imkânsız hale getirdi.

Bu da sonuçta teorik olarak yapılması gerektiğini düşünmekle beraber Nebevi sünneti hayata aktaramama gibi bir ikileme neden oldu.

O halde din ile geleneği birbirinden ayırmak, din zannı ile 15 asır önceki Arap geleneğini din sanmamak için Hz. Peygamber’in davranışlarını Kurana takdim etmemiz elzemdir.

Müslümanlar geleneklerini kayıtsız şartsız otorite kabul edemezler. Kuran, Arap müşriklerini bununla suçluyordu zaten.

Hz. Peygamber’in uygulamalarını, hangi sıfatla (yani bir nebi olarak mı yoksa bir idareci olarak mı) yaptığını anlarsak ne kadar bağlayıcı olduğunu da anlayabiliriz.

Onun din alanı dışında kalan söz ve uygulamaları şartların ve zamanın farklılaşması ile değişime uğrayan, mutlak olmayan, uygulamalardır.

Defi hacetten sonra temizlik yapılmasını emreden Hz. Peygamber, içme suyunun bile zor bulunabildiği bir coğrafyada, insanları sıkıntıya sokmamak için temizliğin taşlarla yapılmasını önermektedir. Taşla temizlik yapılması adet olan bir toplumda Hz. Peygamber, temizliği sağlayabilecek muhtemel miktarı üç olarak belirtmiş, iki taşla yetindiği olmuştur. İstenilen şey defi hacet sonrası temizliktir; yoksa temizlikte taş kullanılması değildir.

Artık günümüzde kapı önünde durup selamla izin isteme, kapı ziline; taşla taharetlenme tuvalet kağıdı ve suya; eşek, at veya deve üzerinde yapılan seyahat, araba veya uçağa yerini bırakmıştır.

Hz. Peygamber tarafından tavsiye edilen atıcılıktan artık silah kullanma; binicilikten araba kullanma; cihat için hazırlanan “besili atlar”dan da askeri araç ve gereçler dışında başkaca bir şey anlaşılmamalıdır. Yani şekilden çok uygulamaların bugünkü şartlarda ifade ettiği anlam dikkate alınmalıdır.

Bu noktada söz konusu benzer uygulamaları Hz. Peygamber devlet başkanı veya toplumu ıslah eden bir idareci sıfatı ile yapmıştır. Dolayısıyla “tüm zamanlar için bağlayıcı değildir” şeklindeki bir yaklaşımı tercih etmek geleneği dinden ayrıştırmanın ilk adımıdır.

Toplumların yerel formlarda kendi gelenek ve örflerini dinin temel ilkeleriyle çelişmediği sürece azami ölçüde hassasiyet göstererek kabulü de bu alanda atılması gereken ikinci önemli adımdır.

Bu bir anlamda geleneğin yeniden okunmasıdır…

Selam ve dua ile…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı