GenelYazarlardanYazılar

Dinine İktidar İstemeyen Bir İlah, İlah Olur mu?  

(“Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur.” (Saf 61/9)

“Dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.”  (Fetih 48/28)

Bir düşüncenin kabulü o düşünce üzerindeki eylemden önce gelir. Bu nedenle mümin ve Müslim olmaya karar verin bir insan önce kelime’i tevhid dediğimiz “La ilahe illallah” Allah’tan başka ilah yoktur diyerek düşünce sahasında ilk adımını atmış olması gerekmektedir.

Böylece bütün ilahlar reddedilerek, Allah’ın tek bir ilah olduğu ilan edilir. Bunun anlamı, yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlık iddiasında bulunanlara hayatı düzenleme, otorite olma yetkisi tanımadığını ilan etmektir. Allah Teâlâ, bu yetkinin sadece kendisinde olduğunu inananlarına telkin ederek hayatı düzenlemek, davranışlara hüküm koymak, sorumluluklar vermek, sorumlu tutmak ve hesaba çekmek benim hakkımdır” demektedir. “La ilahe illallah” cümlesinde bunca anlamı mündemiç kılan Allah, Kur’an’ın her ayetine aynı anlamı nakış nakış dokumuştur.

Mülkünde ortağı bulunmadığını, itaatin sadece kendisine yapılacağını, hükümranlığının yeri ve göğü kapsadığını, sadece kendisine ibadet edileceğini, sadece kendisinden yardım isteneceğini, sadece kendisinin hesap sorucu olduğunu, yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, var eden, yok eden, şekil verenin kendisi olduğunu, dilediğini dilediği gibi yarattığını, yaratmada ortağı olmadığını, yarattıklarını gözetmede acze düşmediğini, onların üzerinde her an gözetici ve gözetleyici olduğunu, yarattıklarının neler yapıp-yapmadıklarından bir an bile gaflette olmadığını ve sadece kulluğun kendisine yapılması gerektiğini, kulların hayatını düzenleme ve hüküm koyma işinin Allah’ın hakkı olduğunu, kendisinden başkasına itaatin şirk olduğunu ve bunu da asla affetmeyeceğini tekrar -tekrar vurgulamaktadır.(Lokman 31/13) Bu vurgu, yerde ve gökte, dünyada ve ahirette, fert ve toplum hayatında, zahirde ve batında, ezelden ebede kadar tüm zamanlarda ilahlığın ve Rabliğin sadece Allah’a mahsus olduğunu da göstermektedir.

İnsanlar içerisinden ilahlık iddiasında bulunanları reddeden bir düşüncenin elbette bu makamı kendisi dolduracaktır. Toplumların içlerinden birilerini ilah edinmelerine asla razı olamadığını ve buna haklarının olmadığını şöyle dile getirmektedir:

“Onlar(ehli kitap) Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlara da ancak bir olan Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O müşriklerin ortak koştukları şeylerden uzaktır.”(Tövbe 9/31)

Burada insanların hahamlarını ve rahiplerini nasıl Rab edindikleri noktasında Peygamberimizin şöyle bir açıklaması vardır:

“Onlar, Allah’ın emrettiklerini halka yasaklıyorlar, yasakladıklarını da emrediyorlardı. Halk da buna itaat ediyordu. Böylece onlara tapmış, onları ilah edinmiş oluyorlardı.”

İlah edinmenin doğru anlaşılması, insanımızın birçok hayati problemlerini çözecektir. İlah denince insanların anladığı yaratıcı, yaşatıcı, rızık verici, öldüren, dirilten ve benzeri yüce kudrete sahip bir varlık geliyor akla. Bu anlayış gerçek ilah olan Allah için doğrudur. Ancak Allah’ın bu sıfatına öykünen sahte ilahlar için durum böyle değildir. Böyle olmadığını Tevbe 31. ayetinin açıklamasını okuduktan sonra görüyoruz. Allah’a rağmen ister kendisi için isterse toplum için kurallar koymaya, toplum hayatına hükmetmeye kalkan kimsenin yaptığı şey, ilahlık olarak nitelendirilmektedir.

İslam’ın fert ve toplum hayatını düzenleyen boyutlarına baktığımızda; günlük hayatın her konusuyla alakalı düzenlemeler yaptığını görüyoruz. Yapılan bu düzenlemeler ile kendisini bu makamda görenlerin yaptığı düzenlemeler ile Allah Teâlâ’nın koyduğu kurallar aynı hayatta aynı insan ile buluşuyor. İnsan iki otorite arasında kalıyor. İşte yeryüzünde Allah’a ilahlık hakkı vermeyenler kendilerine ve fikirlerine yer açmak için yeni bir garabet uydurarak “İslam’ın devlet talebi yoktur” iddiasını ortaya attılar. Medyanın ve medyatik işbirlikçilerinin yardımıyla halka bu garip anlayışı sunarak kabulünü istiyorlar. Sağır sultan da biliyor ki, bu iş, dün İngiliz bugün de Amerika destekli olarak yürütülmektedir. ABD’nin bir dışişleri yetkilisinin İslam’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok manidar görünmektedir:

“İslam’da reform mu yapacaksınız; yoksa Kur’an’ı mı değiştireceksiniz sorusuna verdiği cevap; Kur’an’ı değiştirmeyeceğiz; ancak insanların İslam dininden / Kur’an’dan anladıkları değişecek”. Bu açıklama bu konuda alınan bir dizi kararlardan sadece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı İslam tezleriyle gelinmek istenen adres işte burası idi.

Dün, İslam’ın devlet önerisinin olduğunu, devlet olmak için her türlü hükmün Kur’an’da mevcut olduğunu ve bin yılı aşkın bir zaman da devlet olarak yaşadığını, bu halkın da bunu bildiğini, halkı Müslüman olan ülkelerdeki din hizmetlerinin laik devletler tarafından yürütülmesinin ve din hizmeti için yapılan harcamaların bir sus payı olduğunu, bunları kendi haline bırakmanın tehlikeli sonuçlarını Prof. Ahmet Mumcu “Türk devriminin Temelleri ve Değişimi” isimli kitabında açıklıyordu: “Ama şimdi durum değişti!.. Biz yeterince güçlendik sizi de eğitip donattığımız fikir insanlarımızla yeterince değiştirdik. Yeni kararımızı açıklıyoruz: İslam’da devlet diye bir şey yoktur!..

Peygamberin yaptığına da devlet denmez, kabile asabiyetinin sonucuydu. Peygamber bunu hazır bulmuştu itiraz da etmedi!..” sözleri inandığını söylen akademisyenler tarafından dillendirilmektedir. Ancak bunlar asla gerçeği yansıtmamaktadır. Bizim için gerçek olan Allah’ın kitabındadır. Bu kitap kıyamete kadar kendisinin ne olduğunu insanlığa anlatacak niteliktedir.

“Bir vacibin vücubu için gerekenler de vaciptir” kuralı gereğince Kur’an’a baktığımızda devlet için gereken şartların eksiksiz olarak verildiğini görüyoruz. Kur’an’ı hayata geçiren Peygamber (a.s) için Allah’ın bu hükümlerini göz ardı etmesi düşünülemezdi. Bu nedenle Peygamberimiz (as) bu devleti Kur’an’a dayanarak kurmuştu. Bunun Arap asabiyeti ile ilgisi yoktur.

Devleti oluşturan ana unsurlar şunlardır: Vatan Medine, Millet Ensar ve Muhacirun, İdeoloji Allah’tan gelen vahiylerle oluşturulan hayat anlayışı, Lider Allah’ın elçisi olan Muhammed (as). Bunların tamamı bir araya geldiğinde (Vatan, Millet, ideoloji ve Lider) ortaya çıkan kurumun adı devlettir. Hz. Muhammed (as) ve arkadaşları bunu başararak devleti kurmuşlardı. Bunu kimse görmezden gelemez. Bir Elçinin  Rabbinin istemediği bir işi yapması asla düşünülemez. Ordular kurup, fetihler yapmak bir peygamber için Allah’tan izinsiz yapılacak işler değildir. O, Allah izin verinceye kadar bulunduğu yeri dahi değiştirmemiştir.

Kur’an’ın, toplum hayatını düzenlemek için koyduğu Hükümlerin niteliklerine baktığımızda; ferdin uygulama sınırlarını aşan hükümler bulunmaktadır. Bunlar adaletle hükmetmek (4/58), had ve cezaların uygulanması (24/2, 4; 2/178-179), iyiliğin emredilip kötülüğün yasaklanması (3/104), Allah yolunda topluca savaşmak (9/14), yeryüzünde fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar cihada devam etmek (2/193) Müminlerden olan emir sahiplerine itaat etmek (4/59), kâfirleri veli (emir ve yönetici) edinmemek (4/144), Allah’ın indirdiği yasalarla hükmetmek (5/44-48) ve benzeri hükümlerin uygulanması bireysel inisiyatiflerle yapılması mümkün değildir. Bu hükümlerin yerine getirilmesi için gerekli organizasyonun adı devlettir. Ümmet, içinden çıkartacağı işinin ehli insanlara gereken desteği vererek halkın umurunu yürütmek, hukukun işlerliğini sağlamak, insanlar üzerine adaleti hâkim kılmak için çalışmalarını sağlamakla mümkündür.

Bunlar, vahyi okuyan herkesin malumu olmakla birlikte yeniden düşünülsün istedik. Kafirun suresini okuyanlar bilirler ki, İslam ile küfür arasında hiçbir ortak nokta yoktur. Allah kullarını firavunların, nemrutların, ne idüğü belirsiz sosyalistlerin, Faşistlerin, ateistlerin, laiklerin ve demokratların insafına merhametine de bırakmamıştır. Her Firavun’a bir Musa göndererek müstezafları ilahi adaletin gölgesine sığındırmıştır.

İnsanoğlu bu mücadeleleri insanlık tarihi boyunca hep göre gelmesine rağmen zamanında yapılanlara gözünü kapatıyorsa, onlara kimse gerçeği gösteremez. Nuh’un (a.s) kavmi gibi kulaklarını parmaklarıyla tıkayanlara da kimse duyuramaz. Onların duyacağı ancak tek bir Sayhadır!..

Akleden herkesin malumudur ki, her fikir kendisine iktidar ister. Hak batıl, doğru yanlış olmasının farkı yoktur. Bu gerçek Muhammed (a.s)’ın vahiy kaynaklı tebliğ etmiş olduğu İslam düşüncesi için de böyle, Marks’ın kendinden menkul fikri için de böyle, Rousseau’nun fikri için de böyledir. Vakıa da bu değil midir? Fikrin insan ile, hayat ile olan bağı bunu gerektirmektedir. Hayatla ilgisi olmayan bir fikrin ise anmaya değer bir kıymeti de yoktur.

Fikir insanın kafasına girdiği andan itibaren kemale doğru yani nihai hedefine doğru serüvenine başlar. İnsan bulunduğu konumda fikrin kendisine yüklediği günlük ve kişisel sorumluluklarını yerine getirmekle mükelleftir. Bunları asla tehir ve tebdil edemez. Günlük sorumluluklarını yerine getirirken nihai hedefe doğru yolculuğun gereklerini de gözetmek zorundadır. Peygamberimizin bu konuyla alakalı şöyle bir ikazından bahsedilir:

“Allah’ın dinini yüceltmek için cihad etmeyi düşünmeden akşamlayan veya sabahlayan kimse, bu hal üzere ölüm ona gelirse cahiliye ölümü ile ölür”.

Bu nedenle ferdi sorumlulukları yaşarken toplumsal görev ve sorumlulukları da göz ardı etmeden hepsini birden göğüslemeye çalışacağız. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde Ali İmran suresinin 104. ayetinin altına ; “içinizden insanları hayra çağıran iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bir topluluk bulunsun “ dedikten sonra; “men raa münkeren… -kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin…- hadisini yazarak “Bu ayet ve bu hadisi şerife göre bir Müslüman’a imandan hemen sonra inancının devletini kurmak için çalışmak üzerine farz olur” ibaresini eklemiştir. Bunun için müminler ömürleri boyunca bunu bir görev bilip gerçekleştirmek için çalışmak zorundadırlar. Bu işimiz başka işlerimizin tehir ve tebdilini asla gerektirmemeli. Bu günü doğru yaşamaya çalışmalıyız. Yarın henüz gelmemiştir, belki de bizim için yarın hiç olmayacaktır. Gelmedik yarın için, bugünden yapılan hataların izahı mümkün değildir. Bu görevin, hayatımız için sıralaması; çekirdekte ki gizlenen fidanın durumu gibidir. Kuru bir çekirdeği toprakla buluşturduğunuzda, canlanır filiz verir, fidan olur, olgunlaşıp meyveye döner. İşte insanla iman, insanla İslam da böyledir. İslam’la insan buluştuktan sonra aynı serüveni bir ömür boyu birlikte merhale -merhale yaşarız. Her merhalenin hakkını verdikçe gürleşir dal budak salar. Onunla da kalmayıp ormanlaşır. İşte İslam tüm insanlığı ilahi adaletin gölgesinde barınmaya, korunmaya ve Allah’a kul olarak insan kalmaya çağırır!..

Bu çağrıya icabet edenlere selam olsun diyoruz!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir