GenelMektuplara Cevap

Doğru Anlamanın Yolu Biraz Empati Biraz Sempati

Namaz bütün ümmetlerde var olan bir ibadettir. Bu nedenle kılınış biçimini peygamberimiz gerek ehli kitabın uygulamalarından gerekse muvahhitlerin uygulamalarından görmüştü ve aynısını uyguladı. Kuranın beyan mantığında bir usul vardır: Bilinene sadece işaret ederken, bilinmeyeni ise bütün ayrıntısı ile açıklar. “Namazı kılın zekâtı verin” buyururken; abdest ayetinde abdesti bütün ayrıntısı ile açıklamıştır. Bu nedenle namaz bu toplumda biliniyordu tezini güçlendirmektedir.

Muharrem Şener/ Eskişehir

Soru 1: Taha suresinin 44. Ayetinde geçen “Kavli leyyin” ne anlama gelmektedir?

Cevap: Olayın geçtiği bağlam, Musa ve Harun (as)’ın Firavuna İslam’ı tebliğ etmek için gönderilme ortamıdır. Bu nedenle bir tebliğcinin dönemin Kralına yapacağı tebliği nasıl bir üslupla sunacağını gösteren bir ifadedir. Makam ve mevki sahibi insanlar sözün söyleniş biçimine, söyleyen kişiye, söylendiği yere ve söyleyenin maksadına bakarak gerekli tepkide bulunurlar. Güç ve iktidarın vermiş olduğu havayla bu insanlar, sözüne rağmen söz, hükmünün üstünde hüküm, otoritesini zaafa uğratacak hareketi asla kabul etmezler. “Kavli leyyin” bu manada bir hakaret unsurunu içermeden dosdoğru bir düşünceyi ifade etme biçimidir. Ezilip büzülmeden, meydan okumadan, vakarla davetini ifade etme biçimidir. Her ne kadar meal ve tefsirlerimizde “yumuşak söz” olarak tercüme edilmiş olsa da olayın ruhuna pek uygun düşmemektedir. Bu olayı bir devletin bir devlete göndermiş olduğu elçi, getirmiş olduğu teklifini devlet ciddiyetine yakışır bir ciddiyet içerisinde sunarsa; Hz. Musa ve Harun (as)’ın da aynı ciddiyetle davetini sunması istenmektedir. Ayetin devamında bu vurguyu destekleyen şu cümle gelmektedir: “Belki o, öğüt alır veya korkar.” İnsan kendisini küçük gören veya hakaret içeren bir teklifi düşünmeden reddeder ve anında tepkisini ortaya koyar. Ne dinler ne öğüt alır ne de korkar. Onu düşündürecek ciddiyette bir teklif olması daha doğru gözükmektedir. Bu açıdan bakıldığında yapılan bu teklifin onu etkileyici, düşündürücü ve korkutucu bir mahiyet arz etmesi gerekmektedir. İşte dilimizin kısırlığı nedeniyle “kavli leyyin’i” yumuşak söz” olarak çevirmişiz. Bizdeki anlaşılması ile, o dilde ifade ettiği manayı karşılamadığından garip bir durum arzetmektedir. Hâlbuki dünya görüşünüzü reddeden bir teklif, ilk etapta kimseye sevimli gelmez. Ancak karşınızdaki insanın tavrı, cesaret ve ciddiyeti sizi düşündürecektir. İşte olması istenen de bu olsa gerek.

Olayın başında dile getirilen konu şudur:

“Firavun’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.” “Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından endişe ediyoruz.” “Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.” “Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarını hemen bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme! Biz, senin Rabbinden bir ayet getirdik. Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.” (Taha 20 /44-47)

İşte firavuna giderken içinde bulundukları haleti ruhiye ye karşı Rabbinin telkini şudur: Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm.”  Bu sözün garantörlüğünde gidiyorlar ve bu güvence ile konuşuyorlar. Durumun ciddiyetini düşünce dünyamızda kısa bir empati ile canlandırdığımızda “kavli leyyin” ile kastedilen durum anlaşılacaktır. Asla ezilerek, büzülerek, el ayak ovuşturarak, müdara ederek değil. Allah’ın desteğinde onun elçiliğine yakışır bir tavır ve üslupla tebliğini gerçekleştirmesi istenmektedir. Nitekim olayın devamında gelişen durum da bunu göstermektedir. Firavun’un her hareketi kendisini biraz daha açık düşürmeye ve yenilgiye götürmektedir.

Soru 2: İslam’daki namazın tarihçesi nedir? Ne zamandan beri bu ibadet icra edilmektedir? Rekât sayısı ve kılınış şekliyle alakalı bilginin kaynağı nedir?

Cevap: Namazın tarihi insanlık tarihi ile başlamış olduğunu düşünüyoruz. Bize bu düşünceyi veren, Ankebut suresinin 45. ayetidir.

“(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 29/45)

Aşırılıktan ve kötülükten alı koyan namaz, sadece Muhammed (as)’ın ümmeti için gerekli değildir. İnsanlık tarihi boyunca gelip geçen tüm ümmetler için bu ibadetler gereklidir. Çünkü tüm kulların buna ihtiyacı vardır. Allah adalet sahibidir. Kimseye özel muamele yapmaz. Benzeri durum Oruç için de söz konusudur:

“ Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi korunasınız diye size de farz kılındı.” (Bakara 2/183)

Korunmaya sadece Muhammed (as)’ın ümmetinin ihtiyacı olmayacağına göre tüm ümmetlerin günah ve kusurlardan arınmak için namaz kılmaya, oruç tutmaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle tüm ümmetlerde namaz, oruç gibi temel ibadetler ve inanç konuları ortaktır. Bazı özel sebeplerle şart koşulan konulardaki farklılıklar, ümmete özel hükümlerdir.

Rekat sayısı ve kılınış biçimiyle alakalı bilgilere gelince, kılınış biçimini ilgilendiren ayetlerde; kıyam, kıraat, rüku ve secde gibi konular bizatihi Kur’an’da ifade edilmektedir. Bunların arasını birleştirdiğimiz zaman namazın şekli ortaya çıkmaktadır. Rekât olayı Nisa 101-102. ayetlerinde bahsedilmekle birlikte esas bizi bağlayan Resulullah’ın ameli sünnetidir. Burada şu soru sorulabilir: Resulullah efendimiz bu uygulamayı nereden aldı? Bunun için şu ihtimalleri göz önünde bulundurabiliriz:

1:Namaz bütün ümmetlerde var olan bir ibadettir. Bu nedenle kılınış biçimini peygamberimiz gerek ehli kitabın uygulamalarından gerekse muvahhitlerin uygulamalarından görmüştü ve aynısını uyguladı. Kuranın beyan mantığında bir usul vardır: Bilinene sadece işaret ederken, bilinmeyeni ise bütün ayrıntısı ile açıklar. “Namazı kılın zekâtı verin” buyururken; abdest ayetinde abdesti bütün ayrıntısı ile açıklamıştır. Bu nedenle namaz bu toplumda biliniyordu tezini güçlendirmektedir.

2: Namazla ilgili ayetlerin vermiş olduğu mesajdan anladığını uyguladı ve vahy devam ettiği sürece herhangi bir düzeltme de yapılmadı. Bu demektir ki Allah Teala yapılanı aynen onayladı.

3: Namaz emrini getiren Melek nasıl yapılacağını uygulamalı olarak gösterdi. Peygamberimiz de Cebrail’den gördüğünü vakitlere göre yerine getirdi.                                                                                                    Bu üç halden hangisi ile vuku bulmuş olursa olsun yapılanın yanlışlığı ile ilgili herhangi bir ayet gönderilmemiştir. Bunun anlamı ise gerek vakitleri, gerek kılınış biçimi, gerekse rekat sayıları olarak ilahi onaydan geçmiştir. Ayrıca Peygamberimiz: “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın” buyurmuştur. Şimdi bizim için yapılacak şey aynı yolu takip etmektir. Çünkü bu uygulamayı yapan peygamber (as)dan ve müminlerden Allah razı olmuştur.(Beyyine 98/8)  Bu nedenle bizler de Allah’ı razı etmek istiyorsak Peygamberimizin kıldığı vakitlerde, kıldığı rekat sayısı kadar, kıldığı şekilde kılmak zorundayız. Din Allah’ındır onun kuralını ibadetini belirlemekte onun işidir. Bize düşen inanmak ve yaşamaktır.

Soru 3: Hz. Ademin eşinin “Havva” annemizin Ademin kaburga kemiğinden yaratılmasının kaynağı nedir ve bu kanaat doğrumudur?

Cevap: Bu haberin kaynağı Yahudi mişnalarıdır. Yahudiler başından beri kadınları aşağıladıkları için böyle bir yalanı uydurmuşlardır. Allah yaratılışla ilgili bilgiyi Kur’an da şöyle vermektedir:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten/nesneden yaratan ve ondan eşini de yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa 4/1)

Bir başka ifade biçimiyle aynı gerçeğe yine işaret ederek bu çiftin yaratıldıktan sonra yapmış oldukları şeylerle ilgili bir adım ötesini de vermektedir:

“Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan/ aynı nefisten (yani aynı çamurdan) yaratan Allah’tır. O, eşini kucaklayıp sarılınca (ona yaklaşınca), eşi hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Bir müddet böyle geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden Rableri olan Allah’a şöyle dua ettiler: «Eğer bize salih bir evlat verirsen, muhakkak sana şükredenlerden olacağız.” (Araf 7/189)

Biz bu ayetlerin vermiş olduğu bilgiler dâhilinde olaya baktığımız zaman; İlk İnsanın ve gönlünün huzura kavuşacağı eşinin de aynı nesneden ki, Kur’an’ın diğer ayetlerinin de beyanıyla: Topraktan, balçıktan, süzme çamurdan ve salsaldan yani kurumuş çamurdan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bunlar ise toprağın geçirdiği evreler olarak gösterilmektedir. Ayette geçen “Ondan eşini de yarattık” ifadesindeki o, zamirini yaratılan çamura değil de yaratılan insana atfederek, İnsanın eşinin bizatihi kendi vücudunun bir parçasından yaratıldığını kabul ederek büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. Yahudi kültüründe yer eden bilgi kadının erkeğin sol eğe kemiğinden yaratıldığını söyleyerek; bu kemiğin aslının eğri olduğu için kadınların da yaratılıştan eğri olduğunu ve doğrultmaya kalkmayın kırılır diyerek kadını aşağılamışlardır. İslam bunların hiç birisine itibar etmez. Allah Kur’an’da yaratılışla ilgili ne buyurmuşsa önceki kitaplarda da aynı bilgileri vermiştir. Vahyin vermiş olduğu bilgide farklılık ve yanlışlık olmayacağına göre, yanlışlık ve yanılgı insanın kendisindendir.  Her insan temiz bir fıtratla aynı özden/ aynı çamurdan yaratılmış her ikisinin benliğine hem takva hem de fücur konulmuştur.(Şems 91/8) Bu konuda bir birinden farkı yoktur. Bu nedenle her ikisi de aynı kitaptan sorumlu tutulmuştur. Allah indindeki üstünlüğün ölçüsü ise takva olarak belirlenmiştir.

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’na en çok saygılı olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat 49/13)

“Rableri onlara şu karşılığı verdi: «Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler… Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükâfat Allah katındadır.” (Ali İmran 3/195)

Allah indinde din İslam, insanlar içinde değerli olan da Müslüman olanlardır. İman edip salih amel sahibi kadın erkek ayırımı yapmadan kim bu ölçüye uyarsa Allah, altından ırmakların aktığı cennetine koyacağının müjdesini vermektedir.(Talak 65/11) Bu ne güzel bir müjde ve ne güzel bir sonuç… İnsanlar bunun için yarışmalı değil mi?..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir