GenelMektuplara Cevap

Doğruları ancak vahiy belirler 

Mustafa sönmez /İstanbul

Soru: Dinimizi doğru öğrenebilmek için işe doğru kaynaklara yönelmenin gerekli olduğunu öğrendik çok şükür. Ancak Peygamberimizin yirmi üç yıllık Peygamberliği süresince ortaya koyduğu söz, fiil ve takrirlerinden oluşan sünnetinden istifade edebilmek için nasıl bir yol izlemeliyiz? Özellikle Peygamberimiz adına söylenmiş yalanları nasıl tespit edeceğiz?

Cevap: Her şeyden önce Peygamberimize izafe edilen söz, fiil ve sukutun vukuu anında kaydedilmediğini bilmemiz gerekir. Bunun sebebi ise Peygamberimizin “Benden Kur’an’ın dışında herhangi bir şey yazmayın” sözüdür. O gün yazılarak tepit edilen sadece Kur’an’dır.  İnsanların Kur’an’la karıştırmalarından korkulduğu için böyle yapıldığı söylenmekle beraber, bunun dışında da bir takım sebeplerinin olabileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Çünkü aynı yasağı Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.a)dönemlerinde de devam etmiştir.  Sebep sadece Kur’an’la karıştırma konusu olsaydı bu sebep ortadan kalkmıştı. Peygamberin vefatıyla birlikte vahiy noktalanmış, Hz. Ebu Bekir döneminde de Mushaf iki kapak arasına alınarak kitaplaştırılmıştı. Hz. Ömer’in kaygısı “İnsanların bu sözleri Kur’an’ın önüne geçirmeleri korkusu idi. Bu nedenle hadisler yaklaşık yüz yılı aşkın bir zaman ağızdan kulağa nakledilerek taşınmış, sonra da kitaplaştırmalar başlanmıştır.

Bu durumu değerlendirirken bilmeliyiz ki, karşımızda Peygamber (as) konuşuyor biz de bu sözleri ondan dinliyor değiliz. Eğer böyle olsaydı Peygamberimizin her sözünü başımız üstüne işittik ve itaat ettik, işittik ve kabul ettik diyerek karşılamamız gerekirdi. Sahabenin bizden farklı yanı da budur. Onlar sözü sahibinden dinliyorlardı. Bugün bizim muhatap olduğumuz bu rivayetler, yüz yılı aşkın bir zaman ravilerin ağızdan kulağa naklettikten sonra, en son ravinin ifadesiyle kitaplara geçen sözlerdir. Bu nedenle hadisi tanımlarken bunu şöyle ifade ediyoruz:

Hadis, Peygamberimizin söylediği söylenen ve ona izafe edilen söz, fiil ve takrirlerdir.

Her ravi, duyduğunu anladığı gibi kendi kelimeleriyle nakletmiştir. Peygamberimizden, O’nun ifade ettiği kelimelerle/lafızlarla aynen nakledilen lafzi mütevatir olarak rivayet edilen“Men kezebe aleyye” hadisidir. Mütevatir olarak yapılan nakiller de dâhil hepsi peygamberizin söylediği lafızlarla değil dinleyenin anladığını kendi kelimeleri ile nakletmişlerdir. Bunun anlamı şudur, her ravi işittiği hadisi anladığı gibi kendi kelimeleriyle nakletmiştir. Bu nedenledir ki dil bilimciler cahiliye şiirlerini eski Arap dili için örnek alırken hadis metinlerini Arap diline örnek olarak almamışlardır. Durum böyle olunca sözü ilk söyleyenin maksadı çoğu zaman muhafaza edilememiştir. Bunun için ne kadar iyi niyetli olunursa olunsun İşitmede, anlamada ve nakilde meydana gelecek hatalar anlam kaymasına sebep olmuştur.

Hz. Aişe validemizin hadisleri tenkit edişinde bunun ilk örneklerini görüyoruz. Daha birinci kuşak sahabeden olan zevat Peygamber (a.s)’dan duyduklarını anladıkları gibi naklediyorlardı. Bununla ilgili örnekleri birlikte değerlendirelim.

“Ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır” diyen Ömer ve İbni Ömer’e Hz. Aişe (r.anha) :“Sizler yalancı olmaksızın hadis rivayet ediyorsunuz. Ama kulak hata edebilir. Allah’a yemin ederim ki ailesinin ağlamasından dolayı ölüye azap edeceği konusunda Allah bir şey söylememiştir. “Allah’ın kitabı size yeter” demiş; “kimse başkasının suçunu taşımaz “(Necm 53/38) ayetini okuyarak onların hatasını düzeltmiştir.

Yine kendisine ulaşan yanlış bir rivayeti şöyle düzeltir. Resulullah (a.s.) Bedir’de müşriklerin cesetlerinin atıldığı kuyunun başında durarak şöyle dedi: “Onlar benim söylediklerimi duyuyorlar” diye rivayet eden sahabelere “Yine bu sözü de yanlış anlamışınız. Resulullah’ın sözünün aslı şöyledir: “Onlar (müşrikler) şimdi kendilerine söylediğimin hak olduğunu biliyorlar”. Bunun arkasından da Hz. Aişe (r.a) onlara şu ayeti okur: “Dirilerle ölüler de bir değildir. Doğrusu Allah dilediği kimseye işittirir. Ey Muhammed! Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin.“(Fatır 35/22) ayetini okur.

İsra gecesi Peygamberimizin Rabbini gördüğü ile ilgili yapılan nakilleri de şöyle reddeder: “Amir, Hz. Aişe ye “Ey Anacığımız Muhammed (a.s) İsra gecesi Rabbini gördü mü?” diye sorduğunda, ona şöyle cevap verir: “Söylediğin tüylerimi ürpertti. Senin üç meseleden haberin yok mu?

  1. Kim sana Muhammed’in Rabbini gördüğüne dair rivayette bulunursa yalan söylemiştir.

”Gözler onu idrak edemez, fakat o gözleri idrak eder. O latiftir, her şeyden haberdardır.”(Enam 6/103)

Vahiy veya perde arkasından olmadan Allah’ın bir insanla konuşmuşluğu yoktur. (Şura 42/51) ayetini ilave eder.

  1. Kim sana yarın ne olacağını bildiğine dair bir şey söylemişse yalan söylemiştir.

“Hiç bir nefis yarın başına ne geleceğini bilmez.”(Lokman 31/34) ayetini okur.

  1. Kim sana Resulullah’ın bir şey gizlediğine dair bir nakilde bulunursa yalan söylemiştir.

“Ey Resulüm Rabbinden sana indirileni tebliğ et”(Maide 5/67) ayetini okuyarak görüşlerinin doğruluğuna Kur’an’dan delillerini getirmiştir.

Yine Ebu Hureyre’den Peygamberimizin “Şu üç şeyde uğursuzluk vardır; atta, evde ve kadında” dediğini işitince Hz. Aişe (r.a) Ebu Hureyre’ye sitem ederek ”Allah onun hayrını versin lafın başını aklında tutarsa sonunu kaçırır, sonunu tutarsa başını kaçırır. Bu sözünde Peygamber cahiliyenin anlayışından bahsediyordu. Yani onlar bu üç şeyde uğursuzluk olduğuna inanırlardı” diye onların yanlışta olduklarını söylemişti” diyerek düzeltir ve “Bütün işler Allah’a döndürülür“(Bakara 2/210) ayetini de peşine ekler.

Hz. Aişe validemizin olayları çözmedeki bu yöntemi her zaman için genel geçer bir kuraldır. İşte Kur’an’ı merkeze almak demenin anlamı da bu olsa gerek. Her sözü Kur’an’ın hakemliğine götürmektir. Bütün işlerimizin meşruiyetinin delilini Kur’an’dan almalıyız. Kur’an’ın hikmetine sahip olan insan ne güzel bir tespitte bulunuyor “Kulak duymada yanılabilir”. Bu nedenle duyduklarımızı mutlaka Kur’an’la test ederek almamızın doğru olacağını örneklerle ortaya koyuyor.

Kur’an neslinin ilk halkasında meydana gelen bu hadiseden sonra Hz. Ömer (r.a) hilafeti yıllarında hadisleri yazdırmayı düşünüyor. Fakat halktaki hadislere karşı tutumlarını görünce “Bunlar bu sözleri Kur’an’ın önüne geçirirler” diyerek bu işten vazgeçiyor ve bütün valilere genelge göndererek bölgelerinde hadis yazanların yazdıklarını imha etmelerini söylüyor. Bu durum Ömer bin Abdülaziz dönemine kadar devam ediyor.

Ömer bin Abdülaziz hadislerin tedvin edilmesi için Medine kadısı Ebu Bekir İbni Hazm’a emir veriyor. Ancak hadis tedvininde İbni Şihab Ez Zühri ilk tedvine başlayan kişi olmuştur. Kitaplara girme işi ise Hicri 150’den sonraya kalmıştır.

Bu badire de iyi niyetli insanların işitmede ve sözün maksadını kavramada gösterdikleri hataların yanında Ehli Kitap’tan İslam’a girmiş olanların da önceki kültürleriyle alakalı birçok sözü (İsraililyyatı) İslam’a bulaştırmışlardır… Bir de bunlara bu toplumun içinde zuhur eden, dini ve siyasi fırkaların kendilerine Peygamberimizin sözünden destek sağlamak amacıyla yaptıklarını ilave edince milyonlarca söz piyasada milletin diline dolanmıştır. Muhaddislerin bunların yanlışını doğrusundan ayırmak için gösterdikleri gayretler ile ayıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda en çok şu konularda söylenen sözlerin mevzu olduğu kanaatine varılmıştır. Bunları M. Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler isimli eserinde şöyle sıralamaktadır:

Senenin veya haftanın belirli gün ve gecelerinde kılınması tavsiye edilen namazlar hakkındaki hadisler ile, Recep ayının ve bu aydaki tutulacak oruçlar hakkındaki hadisler mevzudur.

  1. Belirli tarihlerde bazı hadiselerin cereyan edeceğini haber veren hadisler.
  2. Kıyamet alametlerinin muayyen aylarda zuhur edeceğini beyan eden hadisler.
  3. Türkleri, Habeşlileri, Sudanlıları zemmeden hadisler.
  4. Ebu Hanife ve İmam Şafi’nin adlarını anarak medh veya zemmeden hadisler.
  5. Hızır ve İlyas (a.s)’ın hayatlarından bahseden hadisler.
  6. Mürcie, Cehmiye, Kaderiye, Eş’ariye mezheplerinden bahseden hadisler.
  7. İskenderiye, Dimyat, Basra, Bağdat, Kazvin, Ürdün, Abadan, Cidde, Askalan, Nusaybin, Antakya, Horasan, Taklan, Şaş, Merv, Buhara, Semerkant, Tus, Cürcan, Herat, Kayrevan, sebte, Fas gibi şehir ve memleketleri medheden veya zemmeden hadisler.
  8. Peygamberin veya diğer büyük zevatın kabirleri hakkında ileri sürülen hadisler sahih değildir.
  9. Aşure gününün faziletinden ve o gün sürmelenmek, süslenmek veya hüzünlenmek, namaz kılmak, infak etmek ve aşure çorbası pişirmekten bahseden hadisler.
  10. Mercimek, pirinç, bakla, patlıcan, portakal, üzüm, pırasa, karpuz, ceviz, peynir ve helva gibi yiyecek maddeleri ve gül, nergis, menekşe gibi çiçek ve bitkiler hakkındaki hadisler.
  11. Sokakta yemek yemeyi ve eti bıçakla kesmeyi yasaklayan ve etin faziletinden bahseden hadisler.
  12. İçinde Hz. Aişe’nin lakabı olan “Humeyra” kelimesi bulunan veya “ya humeyra” diye başlayan hadisler.
  13. Peygamberin “ya Ali falan şeyin üç alameti vardır” diye başlayarak Hz. Ali’ye muhtelif vasiyetlerde bulunduğu iddia edilen hadisler. Bu sözde hadisler “vesaya’n-nebi” adıyla bir kitapta toplanmıştır. Bunların içinde sadece “Ey Ali, Harun’un Musa’ya olan yakınlığı ne ise sen de bana öylesin” hadisi sahihtir. “Vasaya Fatıma” ve “Vasaya Ebi Hureyre” adıyla Hz. Peygamberin Hz. Fatıma ve Ebu Hureyre’ye olan sözde vasiyetlerini ihtiva eden hadisler tamamen uydurmadır.
  14. Kur’an’ı Kerim surelerinin faziletleri hakkındaki hadislerin çoğu uydurmadır. Suyuti’nin beyanına göre hakkında hadis varit olan sureler şunlardır: Fatiha, Bakara, Ali İmran, Nisa, Maide, En’am, A’raf, Tevbe, Kehf, Yasin, Duhan, Mülk, Zelzele, Nasr, Kafirun, İhlas ve Mu’avvizeteyn.
  15. İmanın artıp eksilmesi hakkındaki hadislerin çoğu uydurmadır.
  16. Akıl hakkındaki hadislerin çoğu uydurmadır. Davud İbni’l Muhabir (ölm. 206/821)’in, bu mevzuda uydurduğu hadisleri ihtiva eden bir nüshası vardır.
  17. Çocuğa Muhammed ya da Ahmet adını koymanın faziletine dair sahih hadis yoktur.
  18. Evladı zemmeden hadislerin tamamı uydurmadır.
  19. Bekârlığı öven hadisler.
  20. Beyaz horozu metheden hadisler.
  21. Akik taşından yapılmış yüzükleri takmanın fazileti hakkındaki hadisler
  22. Mescide kandil, lamba takmanın ve hasır sermenin sevabı hakkındaki hadisler.
  23. Ticareti zemmeden ve malın fitne olduğundan bahseden hadisler.
  24. Meşhur muhaddislerin meydana getirdiği bir sened zinciriyle Hz. Peygamberden veya Hızır (a.s)’dan, Hasanül Basri, İmam Cafer Sadık gibi büyük zevattan rivayet edilen haberin akabinde bazen “bundan şüphe eden kimse kâfir olur” şeklinde bir beyan bulunur. Umumiyetle bu nevi nakillerde uydurmadır.

Hadisleri Peygamberimize isnat etmenin en doğru yolu Hâne’i Saadetin hikmetinden nasibini almış olan Hz. Aişe validemizin ortaya koyduğu Kur’an’a dayanarak metin tenkidini yapmaktan geçmektedir.

Metin tenkidi, herhangi bir hadisin metninin ifade ettiği manayı / hükmü masaya yatırarak Kur’an’a uygunluğunun gözden geçirilmesidir. Hadisin ortaya koyduğu şey Kur’an’ın herhangi bir ayetiyle veya Kur’an’ın bütün olarak ifade ettiği genel anlayışa aykırı olmamasına bakılır. Uygunsa alınır değilse bırakılır. Çünkü hiçbir Peygamber kendi kitabıyla çelişkiye düşecek bir söz söylemez. Bunun yolunu Peygamberimizden hemen sonra Hz. Aişe validemiz açmıştır.

Ancak bunu yapmak için Kur’an’ın bilinmesi ve konuyla ilgili ayetler verilerek tezimizin müdellel olması sağlanmalıdır. Bugün ravi zincirini inceleyerek bir yere gelebilmenin imkânı kalmadığı gibi, sağlıklı bir sonuca ulaşmak için tercih edilecek bir yanı da yoktur. İnsanların, insanı değerlendirmesinden ibaret olan bu yöntemde birinin ölçüsüne göre sıka olan bir ravi başkasına göre olmayabiliyor. Bir örnek olması açısından Buhari’nin Ebu Hanife’yi değerlendirmesini verebiliriz. Buhari, Kitab uz Zuafa’sında şöyle diyor:

“Tenzih ederim o Allah’ı ki, toprağın temiz karnını Ebu Hanife’nin pis vücuduyla kirletti. Kendisine üç kere tevbe teklif edilmiştir, ancak tevbe edip etmediği bize ulaşmadı”. Bu insanın günahı nedir? Buhari ye göre bazı hadisleri zayıf ve Kur’an’a aykırı bulduğu için almamış ve kendisi içtihadıyla amel etmiştir. Bunun için yukarıdaki kanaatini kitabına almıştır. Bu nedenle insanların ölçüleri ile değil, Allah’ın kitabıyla değerlendirmenin daha doğru bir yöntem olduğuna inanıyoruz.

Bunun için iki şeyin çok iyi bilinmesi gerekir. Birincisi Kur’an, ikincisi de Kur’an’ın bize takdim ettiği peygamber (as)’ın misyonu. Allah, Kur’an’ı bize şöyle takdim ediyor:

“Kur’an’ın üzerinde düşünmüyorlar mı? Şayet (o) Allah’tan başkası katından olsaydı, onda çok çelişkiler bulurlardı.”(Nisa 4/82)

“Bu kitabın indirilmesi, güçlü ve bilge olan Allah katındandır. Ey Muhammed! Biz sana kitabı hak ile indirdik. Öyle ise dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et.”(Zümer 39/1-2)

“Biz bu kitapta insanlar için her çeşit örneğe yer verdik. Fakat insan tartışmaya en düşkün bir varlıktır.”(Kehf 18/54)

“Biz size açıklayıcı ayetler, sizden önce gelip geçenlerden bir örnek ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için de bir öğüt indirdik.”(Nur 24/34)

“Sana ‘sen okumuşsun’ desinler diye ve bilen bir topluma O’nu açıklamak için ayetleri böyle türlü türlü anlatıyoruz.”(Enam 6/105)

“Suçluların yolu iyice belli olsun diye ayetleri böyle açıklıyoruz.”(Enam 6/55)

“Ey inananlar! Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa, inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir. De ki, bunlar Allah’ın bol nimeti ve acımasıyladır’. Buna sevinsinler. Bu onların topladıklarından daha hayırlıdır.”(Yunus 10/57)

Allah, inananların içerisinden elçi seçtiği kimselerin ve özellikle de son elçi olan Muhammed (a.s)’ın görev ve yetkileriyle ilgili olarak da şu bilgileri vermektedir:

“(Ey Muhammed) De ki, size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum, size ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyuyorum’. De ki, kör ile gören bir midir? Hiç düşünmüyor musunuz?’”(6/50)

“De ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilahınızın tek bir İlah olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan bağışlanma dileyin, ortak koşanların vay haline.”(Fussılet 41/6)

“De ki, “Ben diğer elçilerden farklı türedi biri değilim, ne benim ne de sizin başınıza gelecekleri bilmem, ben ancak bana vahyolunana uymaktayım, ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”(Ahkaf 46/9)

“(Ey Muhammed) Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Sen öleceksin de onlar ebedi mi kalacaklar?”(Enbiya 21/34)

“De ki, Allah dilemedikçe ben kendime bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben ancak inanan insanlar için bir uyarıcı ve müjdeciyim.”(Araf 7/188)

“Sen, sana bu kitabın vahyolunacağını ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse sakın inkarcılara arka çıkma.”(Kasas 28/86)

“De ki, beni Allah’a karşı kimse koruyamaz ve ben de ondan başka bir sığınak bulamam. Benim yaptığım sadece Allah katından geleni duyurmak ve onun mesajını iletmektir.”(Cin 72/22)

“Ey Muhammed! Sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yolda olanları da en iyi O bilir.”(Kasas 28/56)

“Eğer (Muhammed) Bize bazı sözler isnat etmiş olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalar ve onun şah damarını koparırdık. Hiçbiriniz de O’nu koruyamazdınız.” (Hakka 69/44-47)

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Allah inkârcıları doğru yola iletmez.”(Maide 5/67)

“(Ey Muhammed!) De ki, bana dini Allah‘a has kılarak O’na kulluk etmem emredildi. Müslümanların ilki olmam emredildi. De ki, Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım. De ki, ben dinimi Allah’a has kılarak O’na kulluk ederim.”(Zümer 39/11-14)

Zikredilen ayetlerde Peygamberimizin görev ve yetkilerinin sınırları belirlenmekte, yetkilerinin sınırları çizilmektedir. Kur’an’ın bize tanımladığı peygamber portresi budur. Gaybı bilmeyen, gelecekten haber vermeyen, dilediğini değil kendisinden isteneni yapan, dini Allah’a has kılan, Allah’ın vahyinden başkasına tabi olmayan, vahiyle bilgilendirilmediği konuda konuşmayan, Kur’an’la konuşan ve Kur’an’ı konuşan bir elçi.

Böyle bir elçiye inanan insanlar, hadisleri değerlendirirken bunu dikkate alacaklardır. Bileceklerdir ki, Kur’an’da olmayan bir konuda peygamber konuşmaz ve konuşamaz. Allah’ın bildirmediğini bilemez ve bildiremez.

Ancak hakkında vahyi bir malumat olmayan nice konularda peygamber konuşturuluyor ve Allah’ın gaybi bilgileri deşifre ettiriliyor! Kıyamet alametleri, kabir hayatı, cennet ve cehennem, şefaat, ilk yaratılış, peygamberlerin mücadelesi ve kavimlerin helaki gibi konularda Kur’an’î olmayan nice haberler bu tip hadislere dayandırılıyor.

Bilgi kaynağı vahiy olan bir peygamberin, vahyin bilgilendirmediği konularda bilgi sahibi olması düşünülemez. Bunlardan kurtulmanın yolu, gaybi konularla ilgili tüm haberleri Kur’an’ın hakemliğine başvurarak çözmektir. Gaybın dışındaki olayları da tarihi vakıalara uygunluğu, aklın ilkelerine ters olmaması, kevni ayetlere ve eşyanın tabiatıyla çelişmemesi gerekmektedir. Buna göre tercih etmeliyiz. Bunu hep yapmalıyız. Doğrular, üzerinde düşünüldükçe, muhakeme ve mukayese edildikçe doğruluklarından bir şey kaybetmezler. Bilakis daha da sağlamlaşıp mutmain olunurken; yanlışlar, üzerinde düşünülmeye tahammülü yoktur, düşünüldükçe yanlışlığı ortaya çıkar ve yok olur. Bizler de Kur’an’la düşünüp Kur’an’ı düşündüğümüz zaman, yanlışlar yokluğa mahkûm olacaktır.

“Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.”(İsra 17/9)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir