GenelMektuplara Cevap

Fazilet Dil İle Değil Hal İle Tezahür Eder

“Mucize tül Enbiya” ya da benzer isimle yazılmış birçok eser var. Mucizelerle Nebi’leri yarıştırmak birini diğerinin üzerinde addedip Resullah’a da hepsinin mucizeleri O’nda toplanmış ve ilâvesi de var diyerek üstün kılmak doğru mudur?

Muharrem Şener /Eskişehir

Soru 1 – Sadece doğruları söylemekle doğruya ulaşılabilir mi? Mezhep, tarikat ve diğer dinlerin yanlışlarını söylemek gerekmez mi?

Cevap: Elbette doğruya ulaşmak için sadece söylemek yeterli olmayacaktır. Doğruyu söyleyenler, önce kendileri doğru olacak, doğru söylediği gibi doğruyu yaşayacak içselleştirip ahlak edinecek. Ona bakanlar onun elinde dilinde gönlünde ve davranışlarında bunu görecek ve hissedecek. Aynen yaşayan kuran olan Allah Resulü ve arkadaşları gibi olacak ki, söylediklerinin bir kıymeti harbiyesi olsun.

Yöntem olarak Rabbimizin Kur’an’da takip ettiği yöntemi takip ederek önce doğruyu ortaya koyacağız, sonra da yanlışın ne olduğunu göstereceğiz. Fatiha suresinde; önce “sıratı müstakime iletmesini isteyip, sonra gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” ifadesinde olduğu gibi. Burada önce doğru dile getiriliyor ve talep ediliyor, sonra da yanlış olan zikredilerek onu istemediğini belirtiyor.  Bu yöntemle hareket ederek önce doğruyu ortaya koyarak anlatmak, sonra da yanlışı görmesini sağlamalıyız.  Muhatap olduğumuz uzak yakın yerli yabancı fark etmez. İslam’ın muhatabı insandır. Sözü anlayıp dinleyen her insana uygun zaman ve zemini gözeterek anlatmak görevimizdir. Tebliğ etmek bizim işimiz, sonucu halk edecek olan ise Rabbimizdir.

Soru 2 – Kur’an’ın ayetlerinin ekserisi neden olumsuz cümle tarzındadır?

Cevap: Bilindiği gibi Kur’an’ın dili Arapçadır. Allah onu o kavmin dili ile gönderdiğini açıklamaktadır. Gerekçesini ise: “Anlayasınız diye açık bir Arapça ile indirdik “ buyurmaktadır. Şimdi maksadı anlaşılmak olan bir kitabın sözlerinin onu okuyup anlayacak kavmin dilinin özellikleri nasılsa o özelliklere göre ifade edilecektir. Bilirsiniz ki her dilin kendine özgü özellikleri vardır. Arapçanın dil özelliği neler ise, o dil üzere indirilen Kitabın da o özellikleri taşıyor olması gayet tabii değil midir? Rabbimiz:

“Biz, her peygamberi, ancak içinde bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın diye.  Bu itibarla Allah sapıklığı dileyeni sapıklıkta bırakır, hidayeti dileyeni de hidayete erdirir. O azizdir / izzet sahibidir. Hâkimdir / hükmünde hikmet sahibidir.” (İbrahim 14/4)

Not: (İbrahim 14/4) Bu ve benzeri ayetlerdeki “yudillül lahu men yeşau” ifadesini “Allah dilediğini saptırır” şeklinde çevirmek doğru değildir. Ayetin açılımını yaparsak: Allah sapıklıkta bırakır. Kimi? Dileyeni.  Neyi dileyeni? Baştaki yüdillü fiiline atıfla, sapıklığı dileyeni.  Kim diliyor?  Men İnsan. Bunun açılımını yazdığımız zaman “Allah sapıklığı dileyeni sapıklıkta bırakır (onun zorla Müslüman olmasını sağlamaz);   “Ve yehdî men yeşâu” da aynen birincisinde olduğu gibi “hidayeti isteyeni de Allah hidayete ulaştırır (onuda zor kullanarak sapıklıkta bırakmaz.) demektir. Aksi halde normal meallerde verilen mana, “Dinde zorlama yoktur,” “Dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” ayetleriyle çelişir hâlbuki Kur’an’da çelişkinin olmadığını Rabbimiz bizzat bildirmektedir.

Soru 3 – “Mucize tül Enbiya” ya da benzer isimle yazılmış birçok eser var. Mucizelerle Nebi’leri yarıştırmak birini diğerinin üzerinde addedip Resullah’a da hepsinin mucizeleri O’nda toplanmış ve ilâvesi de var diyerek üstün kılmak doğru mudur?

Cevap: Yine burada yanlış bir algı oluşturulmuştur. Hâlbuki Allah Teâlâ Bakara suresinin 253. ayetinde ve İsra suresinin 55. ayetinde: “Peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık” ifadesi geçmektedir. Ayetin devamını okuduğunuzda buradaki üstünlüğün bizim anladığımız anlamda bir üstünlük olmadığını; Allah Teâlâ’nın her birine vermiş olduğu nimetlerin farklılık arz ettiğini vurguladığını görüyoruz.  Ayrıca buradaki “faddalna” kelimesinin ne anlam ifade ettiğini anlamak için “ Ragıb’ ın Müfredatından bu maddeye baktığımızda durumun geleneksel anlayışta olduğu gibi olmadığını göreceksiniz.  Bir de bu ayetleri okuyup düşünelim:

“O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya açık mucizeler verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar.” (Bakara 2/253)

“Rabbiniz, sizi en iyi bilendir. Dilerse size merhamet eder; dilerse sizi cezalandırır. Biz, seni onların üstüne bir vekil olarak göndermedik.” “Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davuda da Zebur’u verdik.” (İsra 17/54-55)

Ayrıca biz Müslümanların işinin, peygamber yarıştırmak olmayıp Ne yapmamız gerektiği yine bakara suresinin 285. Ayetinde şöyle ifade edilmektedir:

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. «Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.” (Bakara 2/285)

Meşhur bu ayeti her yatsı namazından sonra imam cemaatine okur ama asla ne dediğini anlatmaz. Bu nedenle aynı caminin bu ayeti dinleyen cemaati yine peygamberler arasında ayırım yaparak: bizim peygamberimiz hepsinden üstün” anlayışını dillendirmeye devam eder. Bizim halimiz bu kadar acayiplikler ile doludur. Dünyanın hiçbir insanı dilini anlamadığı bir kitabı okumaz. Sadece Müslümanlar hariç. Onlar bir ömür ya kitaba hiç ellerini sürmezler; ya da anlamadan harflerini seslendirirler de; Allah Teala’nın kendilerine ne buyurduğunu merak bile etmeden “sevap kazanmak için” anlamadıkları metni sadece seslendirirler!.. Niçin halimizin düzelmediği, toplum olarak yerinde saydığımız, dinimizle aramızda  “doku uyuşmazlığının “ bulunmasının hikmeti garibesi işte bundandır!.. Sanki Muhammed (as)’ı Allah seçti de diğer elçileri başkası seçti! Ya da onu Allah yarattı da diğer elçileri başkası yarattı! Ya da elçiler mucizelerini kendileri yaptılar!!! Bunlara verilen mucizelerin hepside Allah katından bulundukları döneme uygun olarak Allah tarafından takdir edilmiş bir nimettir. Durum bundan ibaretken olayı hiç alakası olmayan bir zemine taşıyarak peygamber yarıştırmaya kalkışmak cehaletten başka bir şey değildir. Ayrıca peygamberler için bizim sizin diye bir ayırım yapmak asla doğru değildir. Müslümanların hepsine iman edip saygı duyması imani bir sorumluluktur.

Soru 4 – Hat çeşitleri bazı tablolarda esma, sûre veya ayetin bir bölümü veya tamamı yazılırken ay, yıldız, gemi, kuş, tırtıl, leylek, camii, göz, vazo-ibrik, aslan-kaplan, fil ya da semazen figürü şekillerinde yapılmaktadır. Sayamayacağımız kadar şekli vardır.. Bunu mahsurlu mu yoksa hoş bir güzellik olarak mı kabul etmeliyiz?

Cevap: insanların kabul ettikleri dünya görüşlerinden kaynaklanan davranışlara “hadaret” denir. İslam ile ahlâklanan Müslümanlar, inançlarının gereği olarak tezyinat, süsleme dediğimiz göze hitabeden sanat eserlerini yaparken, sadece göze hitabeden bir tablo, resim olmaktan çıkartarak rabbimizin bir ayetini hat denilen sanatla yazarak, insanların gönüllerine, akıllarına da hitap etmeyi istemişlerdir. Bunların çoğunda yazılan metinde ifade edilen şey ne ise şeklen de ona uygun düşmesi için gayret etmişlerdir. Örneğin, içinde kadeh geçen bir ayeti şekil olarak kadeh şeklinde yazmak gibi. Bunda bir abeslik yoktur. Lafızla manayı birleştirmek olarak görmek gerekir diye düşünüyoruz.

Soru 5 – Kur’an’ın orijinal metninde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen siyer ve tabiin dönemlerinde aynı hâdise birbirinden farklı olarak ve sene adedi şehit ve şahitler de muhtelif sayılarla zikredilmektedir. Hz Ayşe’nin yaşı, gazvelerde şehit adedi ya da miracın senesi veya şakk-ul kamere şahid olanların sayısı. Bunlardan doğruya en yakınını nasıl bileceğiz. Bunları mühim olarak kabul etmez isek o vakit de ekseriyetin itibar ettiği vahiy dışı bu kaynakları reddetmek nasıl mümkün olabilir?

Cevap: Bu konunun cevabını Rabbimiz en beliğ bir biçimde vermektedir: Mağara ehlinin sayıları hakkında soru sorup cevap bekleyenlere karşı, “Karanlığa tas atar gibi, «Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir» derler. Yahut «beştir, altıncıları köpekleridir» derler. Yahut yedidir sekizincileri köpekleridir derler. De ki: «Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.» Bunun için, onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar, hakkında kimseden bir şey sorma.”  “Herhangi bir şey için, Allah’ın dilemesi dışında: «Ben yarın onu yapacağım» deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve söyle de: «Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir.» (Kehf 18/22-23)

Gaybi konularla alakalı Rabbimizin bildirdiği ile yetinmek, işin en doğrusudur. Tarihi olaylar ile ilgili olanlara gelince Müslüman olarak önce elimizdeki imkânları kullanarak doğruya ulaşmaya çalışırız. Gelen haberleri Kur’an’ın ölçülerine göre değerlendiririz. Rabbimizin buyurduğu gibi bir şeyi işitince önce kendi nefsimize kıyaslayarak o şeyin imkânını anlamaya çalışırız. Sonra da vardığımız sonuca göre reddeder veya kabul ederiz. Her hali karda hüsnü zanda bulunur gerisini rabbimize havale ederiz. “her şeyin en iyisini Allah bilir” demeyi unutmadan!..

Soru 6 – Kutlu Doğum haftası isminde muhtelif yerlerde düzenlenen toplantıların birinde “İyi ki doğdun.” şablonuyla Kur’an sayfalarını pastanın üzerine resmedip o pastayı da kesmek İslam’ı magazinleştirmek değil midir?

Cevap: Bu tür olayların İslam’la alakasını kurmak doğru değildir. Bu dinin Peygamberi 63 yıllık ömründe bir gün olsun böyle bir kutlama yapmış mıdır? Bizler Müslüman olduğumuzu söylüyorsak, her konuda örnek almamız gereken insanın Allah Resulü olduğu, Rabbimiz tarafından gösterilmişken; ne yaptığımızı düşünmeli değil miyiz? Yapılan yanlışı ayetle süslemek bizi masum yapmayacaktır. O ayetler, doğru bir hayatın inşası için gönderilmiş ilkelerdir.  O ilkeler hayata geçirilip yaşanır olmadan Allah bizden razı olmayacaktır. Dinlerini oyun ve eğlence edinen toplumların başlarına gelenler malumdur. Bu nedenle bu tür aşırılıklardan Allaha sığınmak gerek. İslam’ı yaşanır olmaktan çıkarıp merasimlere mahsus bir din olarak algılamak ona yapılacak en büyük ihanettir. Bu işi yapanların maksadı Allah rızası peygamber sevgisi değil, siyasi rant toplamaktan ibarettir. Allah’ı bizde seviyoruz diyen Kureyş’in müşriklerine Allah Teâlâ, Peygambere tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın buyuruyor. Hevalarına göre şov yapmakla peygamberi sevmiş olamayız. Bu konudaki sevgi onun getirdiği kitaba gönülden bağlanmak, ilkelerini ahlak edinmek, son nefesine kadar onun yüceltilmesi için çalışmaktır…

Soru 7 – Zuhruf Sûresi 23 ve Araf Sûresi 94. Şuara 208 ile Kasas 59. ayetlerde yaklaşık olarak mealen; “Biz hiçbir belde bırakmadık ki oraya uyarıcı göndermiş olmayalım” denilmektedir. Kur’an’a göre bilinen resuller Ortadoğu coğrafyasında vazife yapmışlar. Niye başka yerlerde bilinen resul yok. Mesela Sihizm öğretisinde farklı kısımları olmasına rağmen İslami inanca çok benzemektedir. Buda, Konfiçyus, Tao öğretileri veya benzerleri muharref vahiyler ya da resuller olabilir mi?

Cevap: Ayetleri meal olarak sırayla okuyalım: “Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları: “Babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız, dediler.” (Zuhruf 43/23)

“Biz hangi kasabaya bir peygamber gönderdikse, ora halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, darlık ve sıkıntıya uğratmışızdır.” (Araf 7/94)

“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” (Kasas 28/59)

“Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.” (Şuara 26/208)

Görüldüğü gibi ayetlerin verdiği mesaj, Allah Teâlâ’nın adaleti gereği bir beldeye uyarıcı göndermeden toplu helakin olmadığı yönündedir. Gönderilen elçilerin de “medeniyetlerin merkezine, şehirlerin anasına” gönderildiği bildirilmektedir. Nereye ne zaman elçi gönderileceği şüphesiz Allah’ın takdiri iledir. Elbette gereken beldelere Allah elçi göndermiştir. Kur’an’daki verilen bilgiye göre peygamberler Kur’an da zikredilenlerden ibaret olmadığı anlaşılmaktadır.

“Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu.” (Nisa 4/164)

Anlatılanların hemen hepsinin “Ortadoğu” coğrafyasında gelip geçmiş olmasının ve bunlardan bahsedilmesinin hikmeti ise, görüp anlayabildiğimiz kadarıyla Kur’an’ın ilk hitap ettiği toplumun anlaması ve görüp ibret alabilmesi için bilmedikleri yerlerden değil bilip durdukları beldelerden ve onların akıbetlerinden verilmesi, insanın gördüğü ve bildiği olaylardan daha çok etkileneceği için olsa gerek. Diğer beldelerde ve kıtalarda gelen uyarıcılar da elbette vardır. Bahsetmiş olduklarınızın Allah’ın elçileri olduğuna dair elimizde bir bilgi olmadan böyle bir iddiada olmamız uygun olmaz. Ancak” ihtimal ola da bilir” demekte bir beis yok.  Başta bunlar tevhidi bir düşünce iken zamanla bozularak bu günkü hale gelmiş olması söz konusu olabilir. Nitekim ehli kitabın durumu Kur’an’i bir bilgi olarak önümüzde durmaktadır. Bu vakıa geçmişi değerlendirmede elle tutulur bir tecrübedir. Allah işini kimseye bırakmaz o her işi hikmetle yapar. Şu ayet bizim içimizdeki tüm düğümleri çözmektedir:

“Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir. Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara işittirirdi. Fakat işittirseydi bile yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi.” (Enfal 8/22-23)

Bu nedenle peygamberimizin ve beraberinde tüm peygamberlerin yanında Hem Ebu Bekirler Hem de Ebu Cehiller, Hem Hamzalar hem de Ebu Leheb’ler daima bulunmuştur. Bu işte uzaklık yakınlık fiziki değil, kabul ve anlayıştadır.

Soru 8 – İslam olup kendini Müslüman zannederek sapanların bir kısmı bunu sadece dünya nimeti ve imkânları için mi yapıyor? Bildiği yanlış ona doğru olarak öğretildi ise bildiğinin üzerinde çaba gösterip sebat etmesi ne ile izah edilir? İkaz etmekle sadece düşmanlık veya en azından dargınlık oluyor. İkaz etmekten vazmı geçelim?

Cevap: Burada tahkiki imanın kıymeti daha net görülüyor. Kendi gayretine dayanmayan ezbere dayanan anlayışların insanı nasıl da uçurumun kenarına getiriyor. Bu nedenle Allah Teâlâ onlarca ayette kullarını düşünmeye davet ediyor. Düşünmeyenlerin davarlar gibi olduğunu bildiriyor. Kendi varlığını ve birliğini düşünüp sorgulamalarını dahi istiyor:

“Yeryüzünde edindikleri tanrılar mı, onlar mı ölüleri diriltecekler?

“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı; bunların ikisi de muhakkak bozulup gitmişti. Arş’ın Rabbi olan Allah; onların nitelendirdiklerinden beridir.” (Enbiya 21/21-22)

Bu konuda kendimiz düşünmek zorunda olduğumuz gibi başkalarının düşünmesi için usulüne uygun hikmetle ve güzel öğütle hakka çağırmaya, doğruları anlatmaya, ufuktaki tehlikeyi göstermeye gayret etmemiz gerekmektedir. Dileyen alacak dileyen atacak, dileyen takdir dileyen de tekdir edecektir. Allah rızası için buna katlanmanın hazzına varmak için bunu usanmadan tekrar edeceğiz.  Gayret bizden muvaffakiyet ise Allah’tandır.

Selam, hakka tabi olanların üzerine olsun!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı