GenelYazarlardanYazılar

Geleneğin Dinleş(tiril)mesi

Geleneğe din muamelesi yapmak aklı devre dışı bırakarak hisse teslim olmak ve tahkik yerine taklidi yüceltmektir. Bu sürecin bir sonucu olarak; otoritesi tartışılmayan, peygamberden fazla yetki kullanan, sorgulanamaz binlerce ‘masum’ önder ortaya çıkmıştır!

Geleneğe din muamelesi yapmakla Kuran’ın otoritesi kırılmıştır.  Hz. Peygamberin vefatından itibaren kültür dinleşmeye başlamış gün geçtikçe de zincirin halkaları kalınlaşmış ve uzamıştır. Çünkü yalanların, hurafelerin ‘profesör’leri de yetişti ve yetişiyor. Kuran’dan uzak olan bu kültürün üniversitede yer alması ve din kisvesine bürünmesi artık kolaylaşmış; zihinleri tutsak etmiş, sorgulayanları acımasızca devre dışı bırakma gücüne ulaşmıştır.

Allah’ın indirdiği, Kuran’ın açıkladığı, Hz. Peygamber’in öğrettiği din yerine atalarından devraldıkları kültürel mirasa din muamelesi yapan günümüz Müslümanları bu durumdan çok da rahatsız görünmemektedir.

Kültürel birikime din muamelesi yaparak asılsız rivayetleri iman esası gibi benimseyen bireyler ve yapılar günden güne çoğalıyor.

Bugün İslam âleminde yaşanan din, Kuran’dan kaynaklanan din değildir. Kuran’ın arkada bırakıldığı, devre dışı kaldığı ve dikkate alınmadığı bir din anlayışı ve uygulaması hüküm sürmektedir.

Dinin biricik kaynağı Kuran önceki vahiyler gibi tahrif olmadı. Fakat Müslümanlar yabancı kültürlerin istilasını durduramamış, neticede o anlayışları İslam dini olarak kabullenmişlerdir. Kuran’dan uzak kalan nesiller, bu kültüre din olarak sarılmış ve sarılıyorlar.

Kuran sadece okunmuş (seslendirilmiş), anlamına bakılmamış, böylece Müslümanın hayatından koparılmıştır. Hayattan uzaklaştırılan Kuran’ın yerini yabancı kültürler doldurmuştur. Nesiller boyu sürüp giden bu durum, kültürün dinleşmesine sebep olmuştur. Sözde din alimleri Allah’ın Kuran’da ne dediğine, konuları nasıl çözümlediğine bakma, öğrenme ve öğretme yerine, geçmiş alimlerin görüşlerini din olarak insanlara öğretmişlerdir.

Derin dini bilgisi olduğunu düşünülen insanların söz ve davranışlarını din, akıl, izan ve vicdan süzgecinden geçirerek değerlendirmek gerekir.

Alimlere veya herhangi bir zümreye mutlak itaate dayalı bir tutum içerisine girmek İslam’ın onaylamadığı bir durumdur.

Allah’ın elçisi olduğu halde Peygamberimiz ashabıyla arasında mutlak itaate dayalı bir ilişki oluşmamasına gayret etmiştir.

Taklit insan zihnini kirleten ve körelten oradan toplumu çürümeye götüren cehalet ürünü bir davranıştır.  Hiçbir şey üretmeden, geçmiş nesillerin söylediğini olduğu gibi aktarmak anlamında taklit kötü neticeler doğurur, toplumları yıkıma sürükler. Bir bakıma taklit, insanın zihnine vurulan bir zincirdir. Yüce Allah bu konuyu Kuran’da defalarca gündeme getirmektedir. Ataları körü körüne taklit etmeyi Kuran yermiştir:

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyunuz’ dendiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları akıllarını kullanamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler de mi?” (Bakara 2/170).

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve peygamberine geliniz’ denildiğinde, ‘babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter‘ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” (Mâide 5:104).

Delil yerine atalarının uydukları sisteme göre dini yaşayan ve düşüncelerini şekillendirenlerin Lokman31:21; İbrahim14:10; Hud11:62,109; Maide5:104 ve Araf7:28 ayetlerini okumaları gerekir.

Taklitçiler öylesine sabit fikirlidirler ki, dünyaları değişse bile kendilerini asla değiştirmezler. Geçmiş düşünce ve davranışlarının tutsağı haline gelmişlerdir.

Taklitçi zihinler sürülmemiş tarla gibi yabani otların (hurafe) istilasına uğrar geçmişi sorgulamadan ona teslim olmakta, geçmişin işe yaramayan yığınları içinde kaybolup gitmektedir.

Müslümanların tarihi dinleştirilmiş gelenek örnekleriyle doludur. Bu örneklerin başında asabiyet/kavmiyetçilik yer alır. Atalarının faziletinden yola çıkarak onların her yaptığını doğru bulup gelenek haline getirmişler.  Bu gelenek süreç içerisinde itikada (inanç esasına) dönüştürmüştür.

Müslümanlar, tarih boyunca yapa geldiklerini mutlaklaştırdılar. Onları terk edilmez kılarak nesiller boyu sürüp gelen bir olguya dönüştürdüler. Adına “gelenek” denilen ve kaynağı ‘din’den bağımsız olan söz konusu olgu, bu süreçte, insanın dinin yerine ikame ettiği bir gerçeklik kazandı.

Yaşar Nuri ÖZTÜRK mezhep konusunda üç noktanın çok önemli olduğunu şöyle ifade ediyor:

  1. Mezhep din değildir, kutsal değildir; din bilimleriyle uğraşan bilim adamlarının kişisel yorumlarıdır. Bu yorumlar, onları üretenlerin hayatlarında bile birçok kez değişebilmiştir.2. Bir toplumda bilim ve düşün faaliyeti ne kadar zengin ve canlı ise o toplumda mezhep faaliyeti ve sayısı da o ölçüde zengindir. Çünkü bilen ve düşünen insanların çokluğu, daha çok yorumun doğmasıyla eşanlamlıdır. Daha çok yorum, daha çok mezhep demektir.

    3. Mezhep yorumları içinden herkes istediğini seçebilmelidir. Bu seçim engellenip “sadece bir kişinin yorumunu esas alabilirsiniz” dendiği anda mezhep dinleştirilmiş ve ikinci bir din yaratılmış olur. Bir insan, İslam’ı sadece filan ya da falan mezhebin temsil ettiğini söylerse dinden çıkar. Çünkü böyle bir söylem, Allah’ın dinine karşı yeni bir din ortaya sürmenin ta kendisidir.

    “Mezheplerin dini tamamladığı” yolundaki iddia Maide suresi, 3. ayete açıkça aykırı bir Kuran dışılıktır. Allah’ın: “Bugün mükemmel hale getirdim, tamamladım….” dediği bir din, ancak anlaşılmak için incelenir, eksiklerini tamamlamak için değil.

Bazı mezhepler için “hak mezhep” nitelemesi yapılmasında iki İslam dışılık yan yanadır. Birincisi “hak” sıfatının beşeri bir kurum olan mezhep için kullanılması; ikincisi, belli bir grubun benimsediği yorumların dinin ve gerçeğin tek temsilcisi gibi gösterilmesi.

Kuran’ın açık beyanlarına göre, Hak, Allah’tan gelir; bunda asla kuşkuya düşülmemelidir (bk. Bakara suresi 147. ayet; Al-i İmran suresi 60. ayet) Peygamberler bile hakkın kendisi değil, sadece temsilcisi olabilirler. Hak sıfatı yalnız Allah’a verilebilir (bk. Yunus suresi 32. ayet)

Mezheplerin yorumlarından seçmeler yapılmayacağını iddia etmek de mezhepleri dinleştiren vahim bir şeytancılıktır. Mezheplerin her birinden bazı yorumları alıp yeni bir sentez yapma eğilimi, mezhebi dinleştirenler tarafından bir tür dinsizlik gibi gösterilmiştir.[1]

Mezheplerin kabullerine uymayan ayetleri tevil eden veya mensuh (hükümden düşmüş) sayan ekoller ve fırkalar vardır. Ubeydullah el-Kerhî (Ö. 340/951) denen mezhepperest Hanefi fakih bunun tipik örneklerinden biridir. Sözlerine buram buram şirk tüten bu adama göre, mezhebin kabullerine uymayan ayetler ve hadisler ya tevil edilip yahut da mensuh sayılır. Aynen şöyle diyor: “Mezhebimizin hükümlerine uymayan her ayet ya tevil edilmiştir yahut mensuhtur. Her hadis de böyledir.” (Bk. Kerhî’nin er-Risalesi’nden naklen Hayreddin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, s.251)[2]

Mezhep yorumlarının artık değişmeyeceğini, din hakkında son sözün bu yorumlar olduğunu, içtihat kapısının kapandığını iddia etmek mezhepleri mezhepleri din haline getiren zihniyetin işlediği en büyük suçtur.


Din Algısı Haline Getirilen Mezhep Taassubunun Sosyal Hayata Etkileri

Din İslam’dır, mezhep görüştür, mezhep din değildir.

Din Nedir? Kuran’ı Kerim, dini Allah’ın koyduğu, insanın inanç ve davranışlarına ait kanunların bütünü anlamında kullanıyor.

“Sizin için din olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim.”[3]

Kuran’da anlatılan bu dinin adı İslam olarak tanımlanmaktadır. Tanımlandığı şekliyle İslam’dan başka bir dinin Allah u Teâlâ’nın katında kabul görmeyeceği yine Kuran’ı Hâkimde belirtilmiştir:

”Kim İslam’dan/Allah’a teslim olmaktan gayrı bir din ararsa artık o, ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, ahirette hüsrana düşenlerdendir.”[4]

Kuran bize İslam’a uymamızı emrederken başka dinlere, bozulmuş aslından uzaklaşmış ya da insan eliyle uydurulmuş dinlerden de uzak kalmamızı ders veriyor.

“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.”[5]

Mezhep Nedir? Mezhep, gidilen yol tarzı, tavır, yorum, tutum anlamına gelmektedir.

Mezhep, insanların oluşturduğu bir kurumdur; Yorumu kim getirmişse mezhep onun malıdır ve onu bağlar. Mezhepleri dokunulmaz, tartışılmaz ilan etmek, mezhep önderlerini yanılmaz, aşılmaz kabul etmektir. Tartışılmazlık ve dokunulmazlık niteliklerini Kuran ve Hz. Muhammed dışında kimseye verilemez.

“Mezheplerin dini tamamladığı” yolundaki iddia “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim.”[6] Ayeti kerimesine ters düşmektir, Kuran’a aykırı gitmektir. Mezhepler din’ haline getirildi. Kuran-ı Kerim’i egemen kılarsak, mezhepler dökülecek. Kuran’dan bilgiyi alırsak, hataları ortaya çıkacak.

Beşeri nitelik taşıyan bütün dini oluşumlar tabiatı gereği her türlü tenkit ve tahlile açık olmalıdırlar.  Bu sebeple mezheplerin din gibi algılanması veya geleneğin din haline getirilmesi dinin etki alanının daraltılması anlamına gelmektedir.

Din-mezhep ilişkisi çerçevesinde, hiçbir mezhebin tek başına İslam’la özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslam, akıl sahibi olan insanlara, kendi hür iradeleriyle hayırlara sevk eden ilahi kurallar bütünüdür. İslam Allah tarafından gönderilen vahiy temelli bir din olup Hz. Muhammed’in sağlığında tamamlanmıştır.

Mezhep taassubu ve bilgisizlik sebebiyle söz konusu çatışmaların yol açtığı olumsuzluklar ortaya çıktıkları zaman dilimini de aşarak yüzyıllar boyunca etkisini devam ettirmiş ve hatta devam ettirmektedir.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra vahiy kapısı kapanmıştır ve bundan sonra artık hiç kimse genel geçer nitelikli, doğruluğu tartışılamayacak, özel ilahi bir bilgiye sahip olduğu iddiasında bulunamaz. İman esasları Kuran’la belirlenmiştir.

Hz. Muhammed’in sağlığında her hangi bir mezhep, tarikat, cemaat veya din anlayışını merkeze alan faklı bir zümreleşme söz konusu değildir.

Mezhepler sonradan ortaya çıkan ve dinin anlaşılma biçiminin tezahürleridir. Bu sebeple mezhepler, din değil, dinin anlaşılma biçimleridir, insan ürünüdür. Hiçbir şahıs, mezhep, kurum İslam inanç esaslarını belirleme yetkisine sahip değildir. Bu hususta tek otorite Allah’ın bizzat kendisidir. İslam düşünce tarihinde ortaya çıkan mezheplerin tamamı içinde doğup, geliştikleri toplumun ve dönemin sorunlarına çözüm üretme refleksinin bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mezhepleri dinleştirmenin zararları şu şekilde özetleyebiliriz:

Mezheplerin Hz. Peygamberin vefatından en az 100 sene sonra ortaya çıkmıştır. Mezhepleri anlatan kaynaklara baktığımızda mezheplerin çıkışını “ayet ve hadislerde açık olarak izah edilmeyen meselelerden kesin ve herkesin itirazsız olarak kabul edebileceği bir hüküm verebilecek bir otoritenin olmamasından ortaya çıktı.”  diye anlatıyorlar. Yani, Hz. Peygamberin vefatından önce Kuran’ın indirilmesi tamamlandığı için zamanla dini emirleri ve özellikle ibadetleri uygulama konusunda gereksiz detaylara girilmiş, bunun üzerine de kararsızlıklar olmuş ve farklı yollar ortaya çıkmıştır. Yani farklı mezheplere ayrılınmış. Tam da ayetlerde Allah’ın bizi uyardığı “gruplara ayrılmayın” uyarısı gibi…

Günümüzde Müslümanların en temel sorunlarından birisi, din temelli guruplaşmalar, hizipleşmelerdir. Kuran, “hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” (3/103) derken, Hz. Peygamber, müminlerin kardeş olduklarını belirtirken, Müslümanlar, maalesef din anlayışları yüzünden gittikçe daha da küçük guruplara ayrılmaktadırlar.

  1. Yeni yetişen kuşaklar umumiyetle kendi meselelerine kendileri çözümler bulmak yerine, asırlar boyu tarihe karışmış, güncelliği ve fonksiyonelliği kalmamış olan geçmişin problemleriyle uğraşmaya başlamış ve geçmişten çözüm arama yoluna başvurmuşlardır. Din yerine mezheplerin ilkeleri öğretilmeye başlanmış ve böylece dini anlamada mezhepler birer araç iken amaç haline ge(tiri)lmiştir. Sonuçta Kuran’ın bir bütün olarak anlaşılması kaygısından uzak kalınarak sadece mezheplerin görüşlerine destek bulmak için Kuran’a gidilmeye başlanmıştır.
  2. Zaman içerisinde mezheplerin din gibi algılanmaya başlanması bazı problemlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Başlangıçta fikri üretkenlik ve sorunlara çözüm bulma adına son derece katkı sağlayan mezhepler zaman içerisinde fikri üretkenliğin önündeki engellerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Mezheplerin mutlaklık iddiasında bulunmaya başlaması ve zamanla her mezhebin kendisini dinin tek ve en doğru anlaşılma biçimi olarak sunmaya başlamasıyla birlikte Müslümanlar arasında fikri ve siyasi ayrılıklar baş göstermeye başlamıştır.
  3. Dinle mezhep arasındaki ilişki her zaman masum olmamıştır. Mezheplerin bazıları siyasi çevrelerce dini ve siyasi menfaat temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde mezhepler dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve işlevsel kılınması yerine Müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının birer aracı haline gelebilmiştir.
  4. Mezhep taraftarlarını kendi görüşlerini diğerlerine dayatması ve böylece ötekileri dışlaması Müslümanlar arasında ciddi ayrılıklara sebebiyet vermiştir. İslam düşüncesinde mezhep taassubunun yol açtığı “ötekileştirme” ve “tekfir etme” eğilimi bu ayrılıkları kurumsallaştırmıştır.
  5. Mezhep liderlerinin “otorite” olarak kabul edilmesi ve çözüm için bu otoritelerin eserlerinin dışına çıkılmaması ise söz konusu süreci hızlandırmıştır. Mezhep mensupları kendi mezheplerinin sınırları dışına çıkmamış ve herkes kendi mezhebinin “Fırka-i Naciye/yani hak ve kurtuluşa eren fırka” olduğu iddiasının peşine düşmüştür.
  6. Taklit yoluyla dini öğrenme kronikleşmiş ve bu durum zamanla bilgi açığının büyümesi, mezhep taassubunun artması ve yeni fikirlere tahammülsüzlüğün azalmasıyla sonuçlanmıştır.
  7. Tarih boyunca mezheplerden bazıları, siyasi çevrelerce dini ve siyasi menfaat temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde, mezhepler nadiren de olsa, dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve işlevsel kılınması yerine Müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının birer aracı haline gelebilmiştir.
  8. İslam dünyasında mezhep farklılıklarına dayalı Mezhepleşme süreci zaman zaman mezhep taassubuna yol açmaktadır. Bu da mezhepler arası ilişkilerin bozulmasının yanı sıra, mezheplerin ayrı birer din gibi algılanmasına ve neticede “ötekileştirme” sürecinin hızlanmasına sebebiyet vermektedir. Ötekileştirme gruplar arası düşmanlığın ortaya çıkışının bir aşamasını oluşturmaktadır. Mezhep tassubu fikri üretkenliği sekteye uğratarak düşünce dünyasında bir donuklaşmaya yol açabilmektedir. Mezhep liderlerinin “mutlak” otorite olarak kabul edilmesi ve çözümlerin sadece bu otoritelerin eserlerinde aranmaya başlanması sıkıntıları artırmaktadır. İnsanlar bağlı bulundukları mezhebin dışına çıkamayarak, doğru veya yanlış olabileceğini düşünmeden kendi mezhebinin görüşlerini savunmakta ve mezhep mensuplarıyla aynı doğrultuda tavır geliştirebilmektedir.
  9. Mezhebi hassasiyetler bazen kişisel görüşlerin veya aklın önüne geçebilir, insanlar makul yaklaşımlar yerine duygusal yaklaşımlar sergileyebilirler.
  10. Mezheplerin mevcut din anlayışları doğrultusunda, özellikle kendisini dinle özdeşleştiren mezheplerde yenilenme imkânı ortadan kalkmaktadır. Dini doğru anlama ve yaşama konusundaki yanlışlıklar ve taklide dayanan din algıları, dinin temel öğretisiyle çelişen birçok şeyin hakikat olarak sunulmasına yol açmaktadır. Böylece kendi koşulları çerçevesinde oluşan din anlayışı donuklaşmakta ve İslâm olarak sunulan çerçeve, belli bir noktadan sonra insanların ihtiyaçlarına cevap veremez ve sorunlarına çözüm önerisi sunamaz hale gelebilmektedir.
  11. Geçmişi kutsamak, gelenekle dini özdeşleştirmek, fıkhı dinleştirmek, toplumun doğasını bozan taklide sürüklemiştir. Ezilen insanların adaleti bulabilecekleri yeni bir dünya beklentisi, din(den)miş gibi görülen mitik bilgilerle meşgul olmak, dine yönelik olumsuz algılara ve dinin inkârına sebebiyet vermektedir.
  12. Mezhep eksenli anlaşılma biçimi, bizatihi dinin, geleneğin gölgesinde kalıp silikleşmesine ve bireysel kurtuluşun göz ardı edilerek tekfir mekanizmasının güç kazanmasına yol açmaktadır. Bu tür yaklaşımlardan ve olumsuz etkilerinden uzaklaşmanın yolu; Kuran’ın belirleyiciliğinden hareket etmek, araştırmak, incelemek ve sorgulamaktır.
  13. Mezheplerin dini kendi tekellerine alma tutumları; insanları başta Kuranî yöntemden uzak tutmaya, düşüncenin -tezekkür, tedebbür, teakkul, tefakkuh ve tefekkür gibi- her çeşidinden uzaklaştırmaya, bilgiye ve araştırmaya dayalı imandan alıkoymaya, mitolojik söylencelere yöneltmeye, ütopik bir şekilde Mehdi ve karizmatik imam gibi kendine yarar sağlamayacak muhayyel kurtarıcı beklemeye götürebilmektedir. Dolayısıyla mezhep odaklı yapıların günümüz sorunlarına sunduğu çözümler, geçmişi taklit ve kendi görüşünü vazgeçilemez olarak sunması nedeniyle açmazları da beraberinde getirmektedir.
  14. Mezheplerin dogmatik yapılara dönüşmesi, İslâm düşüncesini anlamamızı ve tecrübesini fark etmemizi de önleyebilir. İslâm dini, her insanı, Kur’an’ın emanet olarak isimlendirdiği yeryüzünde ahlâka dayalı bir sosyal düzen kurma görevini yürütmeye teşvik etmiştir. Bu teşvik ve özendirme, evrenseldir ve zaman sınırlaması olmaksızın çağlar ötesini de kapsamaktadır. Dinin bu evrensel dünyasının mezhep tarafından daraltılan ve sınırlandırılan bir bakış açısıyla anlaşılması pek mümkün değildir. Vahyedilen dinî hakikat ile bunun anlaşılması ve açıklanması için üretilen terimler, ifadeler ve yorumlar birbirinden ayrıdır. Dinin mesajı evrenseldir ve süreklidir. Zamana ve mekâna bağlı olarak ortaya konan hükümler geçicidir, bunların dogmalaştırılması beraberinde problemleri getirir. Daraltıcı bu tür din yorumlarına yönelik eleştirilerin tekfir mekanizmasıyla karşı karşıya gelmesi, doğruya ulaşmayı engeller. Birçok mezhep bu sorunla karşı karşıyadır. Sözgelimi Ehl-i Sünnet imanın tasdik ve ikrarla gerçekleştiği ve Ehli kıblenin tekfir edilemeyeceği görüşünü benimsemesine ve asırlarca savunmasına rağmen bugüne gelindiğinde bünyesinde birbirini tekfir eden birçok kurumsal yapıyı barındırabilmektedir.[7]
  15. Kuran öğretisini ve temel değerlerini çarpıtarak kendi söylemine uyarlayan dinî yapılar, yanlış din algısından beslenen kitleleri daha kolay etkilemekte ve yönlendirmektedir. İçinde bulunduğu gelenekten kaynaklanan din algısı sebebiyle dinî doğru anlayamamış ya da gereken araştırmayı yapamamış kişiler bu yönlendirmelerden etkilenmektedir. Özellikle haksızlığa maruz kalan, ayrımcılığa uğrayan ve ötekileştirildiğini hisseden insanlar kullanılmaya müsait hale gelmekte ve çatışmaların malzemesi olabilmektedir.

Sonuç

Hiç bir mezhep din değildir ancak dinin anlaşılma biçimlerinden ibarettir. Dinin temel ilkelerinin dışına çıkılmadığı sürece mezhepler arasında ayrım yapmak, yargılamak, dışlamak doğru bir davranış değildir. İnsanlar arasındaki görüş farklılıkları vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Mezhepleri yok saymak veya görmezden gelmek bilimsel bir yaklaşım olmayacaktır. Mezheplerin insan ürünü olduğu ve hiçbir mezhebin İslam’la özdeşleştirilemeyeceği düşüncesi etrafında şekillenen “Mezhepler üstü yaklaşımla” hareket ederek Müslümanların, mezhep taassubundan kurtulmaları ve birbirlerini ötekileştiren tutum ve davranışlardan uzak durmaları gerekmektedir.

Piyasada, ilmi dindarlık değil de hissi dindarlık pirim yapınca, insanlar ellerindeki Kitap’a dönüp bakmazlar. Onun ebedi mucize olduğunu görmezden gelirler. İlle de “daha başka”, “daha şaşırtıcı” mucizeler, gizemler, gizli ilimler peşinde koşarlar. Kur’an, istediği kadar “Bu kitabı sana indirmiş olmamız, onlara (mucize olarak) yetmedi mi?” (29:51) diye bildirsin fark etmez, buna da aldırmazlar. Zaten Kuran’ı okumadıkları için, iman ettikleri vahyin ne dediğini de bilmezler.

Hz. Peygamberle onlara yetmez, onları kesmez. Maneviyat dünyasının yer altı baronları öyle uçuk kaçık şeyler anlatır,  Hz. Peygamber onların taleplerine cevap vermez. Onlar uçuk kaçık taleplerine cevap verecek peygamberden bile üstün kişiler ararlar.

Emeviler dönemiyle başlayıp Abbasilerle devam eden yabancı kültür akımı Müslümanların maalesef ilmin gerçek kaynağı Kuran’dan uzaklaşarak farklı mecralara girmelerine zemin hazırlamıştır. Prof. Celalettin Vatandaş ”Vahiyden Kültüre” isimli eserinde;  Hulefa-i Raşidin döneminde başlayan fetih hareketlerinin hızlı gelişmesi sonucu, İslam dinini sahabe gibi özümsemeden Müslüman olan topluluklar, kendi inanışlarındaki bazı eski dini anlayışlarını sanki İslam’danmış gibi terk etmediler. Emeviler’in baskıcı politikaları Yunan (Helenistik), İran, Hint ve diğer felsefi eserlerin yoğun çevirisi ve hemen akabinde Müslümanların büyük bir bölümünün Kurani çizgiden ayrılarak, başta tasavvuf olmak üzere çeşitli ekollere yöneldikleri bir hakikattir.

Müslümanların dramatik hikâyesi böyle devam ederek, günümüze kadar gerek zalim yöneticilerin, gerek satılmış ulemanın, gerekse onların taraftarlarının desteğiyle, İslam Kuran’dan farklı bir din ve farklı bir kültür halini almıştır.

Din ile karışan geleneklerin gücünden indirilen din ile karışan gelenekleri ayıklamak gerekmektedir. Ancak küreselleşme ile gelen değerlerinin cazibesi ile bu değerlere dini uydurmaya çalışarak dinde tahrifat yapmamak gerekir.

Kültürün dinleşmesinin önüne geçmek için ortaya konacak metodolojinin düzeltmesi gerekli olan en temel sorunlar şunlardır:

1.Haberi vahitlerin dindeki otoritesinin kaldırılması. 2. Mezhep mukallitliği ile din anlama alışkanlığının ortadan kaldırılması. 3. Dinsel alanı genişleten “sahte otoritelerin” deşifre edilmesi.

Kuran’ın dindeki otoritesini güçlendirmeye ve Maide Suresi 101’de de işaret edilen “bağışlanmış” alanın genişletilmesi gereklidir.


[1] Yaşar Nuri Öztürk, Star Gazetesi, 26 Nisan 2002 “Mezhepleri Dinleştirme Şeytancılığı”

[2] Yaşar Nuri Öztürk,  İslam Nasıl Yozlaştırıldı, s.448; Yaşar Nuri Öztürk,  İslam Nasıl Yozlaştırıldı, s.450

[3] Maide,5/3; Tevbe,9/29; Yunus,10/105; Beyyine,98/5

[4] Al-i İmran,3/ 85

[5] Zümer,39/3

[6] Maide,3

[7] Sönmez Kutlu, Güncel Dinî-Siyasî Meseleler Üzerine Yazılar, s. 264.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir