GenelYazarlardanYazılar

Gören Göz, İşiten Kulak, Anlayan Bir Gönül Olabilmek

Halkımızın dilinde dolaşan bir söz vardır; “İnsanlar kulağından hayvanlar tırnağından etkilenir” diye ifade edilir. Hayvanlar tırnağından nasıl etkilenir bilmiyoruz ama insanların kulağından etkilendiği ifadesi doğrudur. Rabbimiz elçileri aracılığı ile insanlara hitap ederken işitme özelliğini ilgilendiren bir üslupla muhataba hitaben “gul” deki ifadesini kullanmaktadır.  Yine doğrudan hitap şekliyle “ya eyyühellezine amenu” ey iman edenler; “ya eyyühel kafirun” ey kâfirler, “ya beni Âdeme” ey âdemoğulları, “ya eyyühennas” ey insanlar gibi işitmeye dayalı bir hitap söz konusudur. Allah Teâlâ asla abesle iştigal etmeyeceğine göre O insanı etkilemek için bu yolu tercih etmiştir. Ancak insanın etkilendiği yol sadece işitme yolu değildir. Rabbimiz insana eşyayı tanımak için beş duyu vasıtası ve akıl vermiştir ki bu herkesin malumudur. Eşyanın cinsine göre hangi duyu organımızın sahasına giriyorsa onunla o eşyayı tanımamız mümkün olmaktadır. Bir cismin sıcaklığını, soğukluğunu, sertliğini, yumuşaklığını dokunarak, Rengini görerek, tadını dilimize dokundurarak,  sesini duyarak, doğruluğunu yanlışlığını aklımızla düşünerek anlarız ve sonuçlarından etkileniriz. Bu etkiye tepki de yine tabiatına uygun şekilde gerçekleşir. Özellikle işitme yoluyla insanı etkileyen ses ve söz cinsinden olan şeylerdir. Gümbür -gümbür çalan bir mehter marşı kılcal damarlarımıza kadar etkileyip heyecanla tüylerimizi diken -diken ederken; hüzünlü bir ses işittiğimizde ise gözlerimizin yaşarması kaçınılmaz olur. İnsan, bir sözü ile baş olur, bir sözü ile başından olur. Bu nedenle söz deyip geçmeyelim yine insan bir sözü ile Mümin,  bir sözü ile kâfir olur. Bir söz duyar gözlerinin içi güler; bir söz duyar cehresi kıpkırmızı olur. Söz insanı derinden etkiler, insan da sözden etkilenir. Söz dinler,  öğüt alır.   Söze kulak verir ve güzeline tabi olur. Muhatabını sözüyle etkiler. Sukutuyla etkiler. Yerinde ve zamanında hikmetli konuşmalarıyla etkiler. Sonuna kadar sözün gücünü kullanır.

Allah, elçilerine elçiler de ümmetlerine söz ile hitap etmişlerdir. Nuh, Hut, Salih, Şuayb,  Lut (as)  ve onların şahsında tüm elçiler ümmetlerine aynı kelimelerle hitap etmişlerdir:

“Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?” “Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” “Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Şuara 26/106-108)

“Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.” “Onun için, Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara 26/109-110)  Bu ayetler yukarıda isimlerini saymış  olduğumuz Elçilerin diliyle aynen tekrar edilmiştir. En son elçiye ise şöyle telkin edilmiştir:

(Ey Muhammed!)“İşte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De ki: Ben buna (peygamberlik görevime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur’an) âlemler için ancak bir öğüttür.” (Enam 6/90)

Elçinin dilinden vahyi dinleme bahtiyarlığına ulaşan insanlar dinlediklerinde içlerinden hakkı işitip etkilenenler sonunda gelip teslim oluyorlardı. Bu duruma mani olmak için:

“İnkâr edenler: Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.” (Fussılet 41/26)

Doğru söze /doğru düşünceye mani olmak ne mümkün? Hakikat bahar çiçeklerinin kokusu gibidir. Meltemlerle iklimler ötesine ulaşır. Güneşin balçıkla sıvanamadığı gibi; doğruların üzerini örtmeye kimsenin gücü yetmez. Gündüzün ışığına gözünü kapatan ancak kendisini ışıktan mahrum eder. Diğerlerinin görmesine mani olamaz. O günün müşriklerinin bu gayretleri de hakikati görmemek için kendi gözlerini kapatmışlardır. Dünyanın İslam nuruyla aydınlanmasına mani olamamışlardır.

İnsanın benliğine yüklenen fücur ve takva, tarihin her döneminde hükmünü icra etmede asla ihmalkârlık yapmamıştır. Her İbrahim’in bir Nemrutu, her Musa’nın bir Firavunu olduğu gibi;  Muhammed (as)’ın payına da Ebu Cehil düşmüştür. Kıyamete kadar da onun getirdiği hakkın karşısında duran Ebu Cehiller hep olacaktır. Bunlar da madalyonun diğer yüzünü oluşturacak Fesadın, fücurun, fitnenin, küfrün üstün gelmesi için gereken mücadeleyi vereceklerdir.  Ancak bunların tuzakları aynen şeytanın tuzağı, örümceğin evi gibi çok zayıftır. Hakkın karşısında asla tutunacak güçleri yoktur. Yarasanın saltanatı güneş doğuncaya kadardır.  Bu nedenle müminler İslam’ın aydınlığını ihlâsla insanlara taşımaya çalıştıkları zaman, batılın saltanatı yıkılmaya mahkûmdur. Hak gelince batıl yok olacaktır. Zira batılın hakkı yok olmaktır.

“Yine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkûmdur.” (İsra 17/81)

Ancak kendisini küfrün karanlığına gömen, alıcılarını kapatan sağırlar, dilsizler ve körler de yok değildir. Allah elçilerine muhatap oldukları halde iman etmeyen, gözünün önündeki hakikati görmeyen nice insanların varlığına rabbimizin beyanıyla vakıf oluyoruz. Bizzat elçilerin aileleri içinde bile bu gaflete düşen; Nuh (as )‘ın oğlu ve hanımı, Lut (as)’ın hanımı, İbrahim (as)’ın babası gibi istisnaların varlığı da bir gerçektir. Bu istisnalardan her zaman ve zeminde bulunacağına dair Rabbimiz bizleri uyarmaktadır:

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr 59/19)

Allah’ı unutanlara Allah ta kendi nefislerini unutturarak bu fasıkları deşifre etmektedir. İnsan kendisini nasıl unutur? Çevremize baktığımızda bu insanlardan yüzlercesini görmemiz mümkündür. Kendini unutan kendisinin dünyada ebedi olmadığını, her şeye güç yetiremeyeceğini,  mutlak güç ve kuvvetin Allah’ın elinde olduğunu, ancak onun her istediğini yapabileceğini, ölümün ve hayatın O’nun elinde olduğunu, öldüren-dirilten-hesaba çekecek olanın Allah olduğunu, kısaca kendisinin aciz bir varlık olduğunu unutur. Engin dağların kendisinin olduğunu zanneder.  Allah’ın kulu olduğunu, onun kendisini niçin yarattığını, rabbine karşı şükrünü nasıl eda edeceğini aklına bile getirmez. Helal haram kaygısı çekmez, toplayıp yığmaya çalışır. O bu telâşede iken bir de bakarsın ölüm gelmiş alıp götürmüştür. Aynen Rabbimizin şu ayetinde açıkladığı gibi:

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (afetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden kopartarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Yunus 10/24)

Hafızayı beşer nisyan ile maluldür. Her gün gözümüzün önünde onlarca insanın bu anlatılanları yaşadığına, yıkılıp gittiğine şahit olmamıza rağmen; bu sıranın bize geleceğini ne kadar düşündüğümüzü hiç düşünüyor muyuz? İlk okuduğumuz da insan Allah’ı nasıl unutur diye garipsediğimiz olayı ciddiye alarak bu sayılanları ne kadar hatırladığımızı ve bununla ilgili nasıl bir kaygı taşıyıp hazırlık yaptığımızı düşünelim.  Bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz son tahlilde şu hatırlatmayı yapıyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr 59/18)

Biz unutsak da O unutmuyor.  Biz hatırlamasak da O hatırlatıyor. Biz bilmesek de O biliyor ve bildiriyor. Biz yaşayıp geçsek de O hiçbir davranışımızı es geçmiyor. Bir kitapta sayıyor, topluyor, muhafaza ediyor. Hesap günü bu kitabı elimize vererek :“Kitabını oku. Bugün hesabını görmek için kendi kendine yeterlisin”(İsra 17/14) diyeceğini de bu günden bildiriyor. Bunu bile düşünüp titreyen, tüm gizli sırlarının ortaya döküleceği bu günün dehşetini hisseden kaç insanımız var? Unutmayın ki unutan unutulacaktır:

“Allah’ın vadi gerçektir, kıyamet gününde şüphe yoktur dendiği zaman: Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz onun bir tahminden ibaret olduğunu sanıyoruz; (onun hakkında) kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz.”

“Yaptıklarının kötülükleri onlara görünmüş, alay edip durdukları şey onları kuşatmıştır.”

“Denilir ki: Bu güne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur!”(Casiye 45/32-34)

Hal böyle olunca tercih sizindir ister unutun ister hatırlayın. Biz, hatırlayanlara ve hatırlatanlara selam olsun diyoruz!..

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı