Genel

Güney cephesinde yeni bir şey yok (mu?)

Mehmet A. Kancı/Yeni Şafak

ABD, Esad rejiminin son 3 ayda Rus paralı askerlerin de katıldığı operasyonlarda Fırat’ın doğusuna geçmeye yönelik en az 3 teşebbüsünü yoğun ateş gücü ile püskürttü. Amerikalı generaller, bu çatışmalarda 200’den fazla Rus paralı askerin öldürüldüğünü de doğruladılar. Nisan ayının son haftasında Rusya’nın İran ve Irak hava sahasını kullanarak yürüttüğü hava trafiği rejim güçlerinin Deyr ez Zor ya da Dera’da daha geniş çaplı bir saldırının son hazırlıklarını yaptığına işaret ediyor.

Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı’na paralel olarak Suriye’de ivme kazanan gelişmeler, 14 Nisan’da ABD-Fransa-İngiltere üçlüsünün Esad rejiminin kimyasal silah stokları ve depolarını hedef aldığı açıklanan füze saldırısıyla bir anda önce ağır çekimdeki bir futbol maçına dönüştü, ardından tümüyle sessizliğe gömüldü.

Ancak tüm cephelere hakim olan bu gizemli sessizliği, yaklaşan şiddetli bir fırtınanın takip edeceğine dair kuvvetli endişeler hakim. Üstelik bu endişenin bir randevu tarihi de var: 12 Mayıs… İran’ın nükleer programına ilişkin 3 yıl önce yapılmış olan anlaşmanın kaderinin yeniden çizileceği günler yaklaşırken, Suriye’nin artık açık bir şekilde ABD ile İran arasında savaş alanına dönüştüğü gerçeği mücadelenin taraflarının ağzından da dile getiriliyor. Kimileri Suriye topraklarındaki bilek güreşini, ABD’nin Kissinger ile beraber en üst düzey strateji uzmanı olarak kabul edilen uluslararası ilişkiler uzmanı Zbigniew Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” eserine referansla, bir satranç mücadelesine benzetiyor. Ancak Şah’ı devirmekten ziyade bugünkü haliyle Fırat’ın doğu ve batı kıyıları ile Lazkiye, Tartus hattındaki alana hakim olmaya odaklanan bu strateji oyunu, “alan hakimiyeti”ni hedefleyen, Çin’in tarihi oyunu “Go”yu anımsatıyor. Tüm bu kaosun içerisinden kendisine çıkar sağlamak için tavladaki gibi zar atan, şansına ve uluslararası manipülasyon kapasitesine güvenen İsrail de ağırlığını her geçen gün daha fazla hissettiriyor.

14 Nisan operasyonu, her ne kadar Esad rejiminin kimyasal silah kapasitesini yok etme amacıyla yapıldığı iddia edilse de, bu saldırılar esnasında Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları’nın da vurulduğu haber kaynaklarına yansıdı. Fransa ve ABD yönetimlerinin üst düzey isimleri de ağızlarındaki baklayı kısa süre sonra ortaya koydular. ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki temsilcisi Büyükelçi Nikki Haley, ülkesinin amacının Suriye’deki İran etkinliğine son vermek olduğunu açıkça ifade etti. Ve ABD’nin bu gerçekleşene kadar Suriye’deki askeri varlığının devam edeceğinin altını çizdi. Bu yoruma Paris yönetiminden de destek geldi. Peki İran ile yürürlükte olan nükleer programına ilişkin anlaşmadan memnun olmayan, Suriye’deki İran etkisinin son bulmasını isteyen, İran ile Lübnan arasındaki fiziki bağlantıyı kesmek isteyen ABD yönetimi hangi noktaya varıldığında tatmin olacak? Bu sorunun karşısına konabilen net bir yanıt yok. İran Devrim Muhafızları ve bağlantılı milis grupları Suriye’yi terk edip İsrail’e yönelttikleri tehdit ortadan kalkınca bu ABD için yeterli olacak mı? Ya da İran, 1951’de ilk kez millileştirdiği için CIA-MI6 darbesine maruz kaldığı Abadan petrol sahaları ile Pars doğalgaz sahalarını Batılı ülkelerin kayıtsız şartsız kullanımına açtığında mı bu baskı sona erecek? Ya da İran›daki rejim tamamen değişene ve ABD tarafından başkenti Kudüs olan bir İsrail’in güvence altına alındığına kanaat getirilince mi bu satranç ya da go oyununun sonuna gelmiş olacağız?

TEHDİT ALGISI CİDDİ BOYUTLARDA

ABD ve Fransa’nın öne sürdüğü muğlak referanslar ile İsrail’in, Suriye iç savaşı sürecinde bu ülkedeki İran güçlerine düzenlediği sayısız saldırı, temel meselenin İran kaynaklı tehdidi ebediyen ortadan kaldırmak olduğuna işaret ediyor. Rusya’nın tüm uyarılarına rağmen 29 Nisan pazar günü Hama kenti yakınındaki “47. Tugay Üssü”nü hedef alan faili meçhul saldırı, İsrail’in hedefinin peşinde gitmekte kararlı olduğunun kanıtı. Bu saldırıda “karadan karaya füzelerin depolandığı bir cephaneliğin” yok edildiği ileri sürülürken, aralarında üst düzey bir subayın da bulunduğu 18 İran askerinin öldürüldüğü iddia edildi. İsrail yönetimi bununla da yetinmedi, ABD Başkanı Trump’ın İran anlaşmasına dair vereceği kararı manipüle etmek için, Tahran yönetiminin nükleer silah programını sürdürdüğü iddiasıyla Başbakan Netanyahu’nun sahne aldığı, görsel gücü zayıf ve uluslararası toplumu ikna etmekten uzak bir şov da tertip etti. Netanyahu’nun şovu uluslararası düzeyde kabul görmese de Beyaz Saray’da ikamet etmekte olan kişinin Donald Trump, çevresini kuşatan ekibin ise İran’a yönelik sert politikaları savunan “şahinler” olduğu gözönüne alındığında tehdit algısının boyutunun şakaya gelir bir yanı olmadığını kabul etmek gerekir.

SURİYE’DE SICAK NOKTA

Eldeki veriler, Suriye’de Esad rejimi, Rusya ve İran üçlüsünün bir sonraki hamlesinin ABD’nin asker bulundurduğu ya da terör örgütü ile ittifak içerisinde faaliyet gösterdiği Fırat’ın doğusunu ya da güneydeki Dera’yı hedef alacağına işaret ediyor. İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’ni tehdit edecek bir Dera operasyonu, ya da Fırat’ın doğusundaki enerji havzaları ile İran’dan Lübnan topraklarına kadar tüm kontrolün Tahran rejiminin eline geçeceği Deyr ez Zor operasyonu, ABD’nin kurmak istediği alan hakimiyeti ile İsrail’in güvenliğine yönelik doğrudan tehditler olarak kabul görmüş durumda. ABD, Esad rejiminin son 3 ayda Rus paralı askerlerin de katıldığı operasyonlarda Fırat’ın doğusuna geçmeye yönelik en az 3 teşebbüsünü yoğun ateş gücü ile püskürttü. Amerikalı generaller, bu çatışmalarda 200’den fazla Rus paralı askerin öldürüldüğünü de doğruladılar. Nisan ayının son haftasında Rusya’nın İran ve Irak hava sahasını kullanarak yürüttüğü hava trafiği rejim güçlerinin Deyr ez Zor ya da Dera’da daha geniş çaplı bir saldırının son hazırlıklarını yaptığına işaret ediyor.

SELAHADDİN EYYUBİ’NİN İZLEDİĞİ YOL

Jeopolitik veriler ve tarihi tecrübeler, Kudüs’ün (bugünkü şartlarda İsrail’in) savunulması ya da fethedilmesi için bölgede 4 önemli ağırlık merkezi bulunduğuna işaret ediyor. Ki günümüzde bu ağırlık merkezlerine donanmaların güdümlü füze kapasiteleri ile Doğu Akdeniz, Hazar Denizi, Kızıldeniz ve İran Körfezi de eklendi. Selahaddin Eyyubi, 1099 yılında Haçlı ordusu tarafından ele geçirilen Kudüs’ü fethetmek için 1177 yılından 1187’ye kadar meşakkatli bir yol izledi. Önce Mısır’ı kontrol altına alarak buranın insan kaynağı ve zenginlikleri ile Kuzey Suriye’nin fethini gerçekleştirdi. Buradan sonraki hedefi Mezopotamya’nın kuzeyi oldu. Bugünkü Halep, Rakka ve Musul kentlerini ele geçirdikten sonra tüm bu toprakların gelirlerini ve insan kaynağını kullanarak Kudüs üzerine yürüdü. Bugün Suriye’nin kuzeyi ve Akdeniz kıyıları Hizbullah’ın ağırlıkta olduğu Lübnan, Esad rejimi ve Türkiye’nin kontrolünde. Mısır, hem Rusya hem de ABD ile arasını iyi tutmaya çalışan ve bir anda Sina Yarımadası’nda peydahlanan DEAŞ tehdidi ile mücadele etmek zorunda kalan darbeci general Sisi tarafından yönetilmekte. Halep, Esad rejiminin elindeyken, Rakka ABD’nin müttefiki PKK/PYD denetiminde. DEAŞ’ın ilk hedeflerinden biri olan Musul’da ise Irak merkezi yönetimi hakimiyeti sağlamış durumda ancak, DEAŞ terör örgütü Sina’da olduğu gibi burada da “ihtiyaç duyulan anlarda” varlığını hatırlatmakta. Yaklaşık 850 yıl kadar sonra, ABD-Fransa ve İsrail üçlüsü, Selahaddin Eyyubi’nin izlediği yolu tersten takip ederek, PKK/PYD ve DEAŞ terör örgütlerinin de yardımlarıyla jeopolitik çıkarlarına tehdit olarak gördükleri bölge ülkelerini İsrail için tehdit arz etmeyecek bir mesafeye çekilmeye zorluyorlar. Bu süreç 2005 yılında Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesiyle başladı. Esad rejiminin yıkılarak, bu ülkedeki İran nüfuzuna son vermeyi hedefleyen ikinci aşama ise şimdilik askıda. Bu hedefe ulaşılması durumunda Golan Tepeleri’ndeki tehdidi bertaraf eden İsrail’in izole edilmiş durumdaki Hizbullah’a yani Lübnan topraklarına yönelmesi kaçınılmaz olacak.

YAZ AYLARI SICAK GEÇECEK

İran’ın nükleer programının geleceğine ilişkin Trump tarafından verilecek kararın da bu gidişatın bir parçası olacağı anlaşılıyor. ABD ve İsrail, Trump henüz kararını açıklamadan İran’ı uluslararası platformda yalnızlaştıracak çabalarını geniş bir coğrafyaya yaymış, Romanya ve Fas gibi ülkeleri saflarına katmış durumdalar. ABD’nin Mayıs ayında İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması ile şu anda közlenmiş gibi görünen ateşe benzin dökülmüş olacak. Bu ateş Suriye’nin sınırlarını aşıp tüm İslam coğrafyasında ABD karşıtlığını zirve noktasına taşırken, planlanan yeni çatışma evresi için gereken provokasyon tohumları saçılacak. Trump, Netanyahu ve Macron üçlüsünün evlerinde yaptıkları bu hesaplar satranç, tavla ya da go tahtasına nasıl yansıyacak şimdilik bir şey söylemek zor. Ortadoğu son 10 yılda, dış politikalarını “temenniler ve hayaller” üzerine inşa edenler için bir mezarlığa dönüşebileceğini pek çok örnekle ispatladı. İç kamuoyunda sıcak bir Mayıs ayı geçirmekte olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Suriye operasyonlarının siyasi ve mali yükünü paylaşacak ortak arayan hatta bu uğurda müttefiklerine şantaj yapan Trump ve başı yolsuzluk soruşturmalarından kurtulmayan, “dosya şovları” beklediği ilgiyi görmeyen Netanyahu ile bu proje akıldan uzak görünse de, 11 Eylül 2001 tarihinden bu yana olmaz denenlerin gerçekleştiği dünyamızda hayal gücümüzü işletip hem içeride hem dışarıda mevsim normallerinin üzerinde sıcak seyredecek bir yaz mevsimine hazırlanmak gerekiyor.

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close