GenelYazarlardanYazılar

Hadis Uydurma Faaliyetinin Arka Planı ve Sebepleri

Hadis Usulü’nün belli başlı konularından olan uydurma/mevzu hadis konusunda daha ağzımızı açar açmaz;  “Peygamberi devre dışı bırakarak Peygambersiz bir din inşa etmek istiyorsunuz diye avazı çıktığı kadar bağıranların mebzûl miktarda var olduğunu biliyoruz. İşi daha da ileri götürüp, vallahi de billahi de Buhari ve Müslüm’i hakem kabul etmedikçe Müslüman olamazsınız” diyen Selefistlerin varlığı da bir sır değil.

Hadislerin Kur’an’dan bağımsız ve başlı başına bir kaynak ve “norm”larmış gibi görülmesi, kendi mezhebi, meşrebi ve ideolojisini destekleme adına çok zayıf hadislere, hatta uydurma olanlarına bile “sağlam bir kulp” gibi yapışmalarının nedeni; “un helvasından” oluşturdukları “din anlayışlarının” başlarına çökmesini/yıkılmasını önlemek için güya zırhla kaplama gayretleridir.

Münferit hareketlerin yanı sıra on beş asırdır zayıf hadis, uydurma, İsrailiyat, hurafe sorunu hiç olmamış gibi, hadis ve rivayet eleştirisini ayırmaksızın sünnet ve hadis retçiliğine savaş açmak, Resulullah’ı inkâr etmek gibi hoyratça bir söylemle Diyanet de Cuma hutbesi marifetiyle konuyu gündeme taşımıştır. Camilere gönderdiği metninden anlaşıldığı kadarıyla, paçaları tutuşmuş olmalı ki;“Kur’an tehlikesine!” karşı cemaatin uyandırılması gerektiğine karar verilmiş. Ancak tehlikeyi bertaraf etmek için,“Hz Peygamberin sözleri olmadan Kur’an anlaşılamaz ve yaşanamaz.” konulu hutbesinin çatısını, “Erike” hadisi olarak ta bilinen;“Sakın sizden birinizi, emrettiğim veya yasakladığım bir konu kendisine iletildiğinde, köşesine yaslanmış olarak cahilce, ‘Biz Allah’ın Kitabı’nda ne bulursak ona uyarız; hadis tanımayız!’ derken bulmayayım!” uydurma rivayet üzerine bina etmiş. (Hutbenin tam metni için bakınız, http://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/HutbelerListesi/Peygambere%20%C4%B0man%20Tevhidin%20Bir%20Gere%C4%9Fidir.pdf)

Söz konusu rivayet en başta; hemen her fırsatta “anlaşılır apaçık bir kitab”{36/Yasin: 69} olduğunu beyan eden Kur’an’a,“Onu açıklamak bize düşer.” {75/Kıyame: 19} diyen Allah’a ve “Ben kendimden vahiyden başka bir şey söylemiyorum.” {53/Necm: 4} diyen Peygambere iftiradır. Ayrıca Diyanetteki bu hutbeyi hazırlayanların Resulullah hayatta iken böyle bir problem olmadığından dolayı bu neviden bir sözünün söylenmiş olamayacağını bilmemeleri imkânsız olacağı için mevzu hadis koleksiyoncularının suikastına ortak olmuşlardır.

Sosyal medyada söz konusu hutbe tartışılırken, İsrafil Balcı’nın şu tespiti dikkate alınması gereken bir değerlendirmedir:“Bu rivayet Emeviler dönemindeki siyasi çalkantılar sırasında herkesin hadis uydurup Resûlüllah’a isnad ettiği bir zamanda piyasaya sürülmüştür. Taraflar uydurdukları rivayetlere itibar etmeyenleri bu yolla hizaya getirmeye çalışırdı. Tıpkı bu gün olduğu gibi o dönemde de insanlar uydurma rivayetler yerine vahye itibar ettiğini söyleyince, onları kontrol altında tutmanın en kestirme yollarından birisiydi bu. Asılsız iddialar önce hadis formuna sokulup sunulur sonra maksada göre kullanılırdı.”

Ey Diyanetin Taliban yetiştiren kafası! Ne yaparsanız yapın bir gün gelecek “şirk”i alkışlattığınız bir Peygamber yerine, bu yalan ve iftiralarınızı suratınıza çarpan Kur’an’ın Peygamberi insanlar tarafından okunmaya ve anlaşılmaya başlanacaktır.

Kur’an korunmuştur ama hadisler için korunmuşluk asla söz konusu değildir. Mevzu/uydurma hadislerin piyasayı işgaliyle beraber durum öyle bir hal almıştır ki insanlar, Kur’an’ın pratiği olan yaşayan sünnetten bile şüphe eder olmuşlardır.

Hadis; Peygamberimizin söylediği iddia edilen sözleridir. Aslında hadisler lâfzî olarak peygamberimizin bire bir söylediği sözleri de değildir. Bir sahabenin vakıayı algılayabildiği, bilgi ve kapasitesi oranında kavrayabildiği ve kendi hafızasında tutabildiği kadarıyla sonraki kişi ve kuşaklara sözlü olarak rivayet etmesi, yani hadisi bize aktaran ravinin, peygamberimizin anlattığından anladığını kendi kelimeleriyle bize nakletmesidir. Bu sebeple “hadis diye rivâyet edilen sözler” ile Resulüllah’ın Kur’an tatbikatı/pratiği ve tevatür yoluyla bize ulaşmış davranışları olan “sünnet”i birbiri ile karıştırmamak gerekir. Bu nedenle toplumun kahir ekseriyetinin pratiği haline gelmiş mütevâtir rivayetler haricindeki tüm hadisler kesinlik değil, ‘zannî’lik ifade eder.

Resulullah’ın Allah’ın kitabına muhalefet etmesi söz konusu olamayacağı için, Kur’ân metninin zahirine ters düşen hadisler uydurmadır. Bu yüzden hadislerin sağlamasını yapmak için onları Kur’an’a arz etmek gerekir. Elimizdeki rivayet eğer Kur’an mantalitesine uygunluk arz ediyorsa o alınır, yok Kur’an’la çelişiyorsa bırakılır bir değer atfedilmez. Literatürde konuyla ilgili pek çok örnek bulunmaktadır. Meseleyi anlaşılır kılmak için bunlardan birkaçını vermekle yetinelim.

Ayette Cennetin bedeli olarak Allah Teâlâ: “Biz mü’minlerin mallarını ve canlarını cennet mukabilinde satın aldık.” {9/Tevbe: 111} buyurmaktadır. Yani cenneti isteyen, onun bedeli olarak can ve malını arz etmelidir. Bu ayete rağmen rivayet edilen bir hadiste ise: “Bir kimse akşam namazlarının birinci rekâtında Fatiha’dan sonra Kafirûn suresini, ikinci rekâtında yine Fatiha’dan sonra ihlâs suresini okursa o kimsenin denizlerin köpüğü kadar günahı olsa bağışlanır”, yani cennete gider, denilir. Cenneti bu kadar ucuza getiren bu rivayet Kur’an’la açıkça çelişmektedir.  Şu halde böyle bir rivayet hadis olamaz. Bir başa örnek ise; “Ben, insanlar: “Lailahe illallah” deyinceye kadar onlarla savaşmakla emr olundun” diye bilinen hadistir. (Kurtubi, Cami’ul-Ahkâm. Kahire. 1935. II/354. Maturidi, Tevilat’l-Kur’an. İst. 2005. I/377) Bu hadisin “Dinde zorlama yoktur. Din seçiminde insanlar zorlanmamalıdır.” {2/Bakara: 256} ayeti ile çeliştiği ve telif edilmesinin de mümkün olmadığı gayet açıktır. Bu iki örnekte görüldüğü üzere, insan karşılaştığı her rivayete hadis midir, değil midir? Anlamı nedir? Kapsamı nedir? Mutlaka bakmalıdır. Onu Kur’an’a vurmalıdır. Bu işlem Resulüllah’a ait olduğu iddia edilen Kur’an dışı rivayetlerin ona ait olup olmadığının ortaya çıkarılması bakımından da, dinde isabet kaydetmek için de mutlaka başvurulması gereken bir yoldur. Mehmet S. Hatiboğlu hocanın isabetle ifade ettiği gibi; “Peygamber Kur’an’a aykırı bir şey söyledi diyeceğime, bu hadisi rivayet eden kişi peygambere iftira atmıştır derim daha iyi.”

 Resulüllah’ın ağzından uydurulan ve ona iftira etmek suretiyle isnad edilen sözlere mevzu/uydurma hadis denir. Peygamber’in manen mütevatir olan; “Her kim benim adıma kasten yalan uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın.” ikazına rağmen, maalesef çeşitli gerekçelerle, İslam’ın çok erken devrinden itibaren O’nun adına siyasi, dinî, ticarî ve ahlakî pek çok sebebten dolayı hadis uydurma yoluna gidilmiştir.

Bir hadisin isnadı/ravileri ne kadar sağlam olursa olsun, metni;

1- Kuran’a,

2- Tarihi gerçeklere,

3- Yaşanan gerçekliğe ters düşüyorsa, isnat edilen şey Hz. Peygamber’e ait olamaz. Din adına bir felaket olan bu uydurma faaliyetinin belli başlı sebebleri şunlardır:

1- Fırka, mezheb ve kabile taassubu: Resullah’ın vefatını müteakip gelişen siyasi olaylar neticesinde ortaya çıkan fırkalar, kendilerine dini bir dayanak bulabilmek ve meşru bir temele oturtmak için, Kur’an ayetlerini kendi düşüncelerini destekler biçimde yorumlama yoluna gitmişlerdir. Ayetleri bu şekilde yorumlamakla yetinmeyerek, kendi haklılıklarını veya karşı fırkanın haksızlığını ispatlamak için “yok artık” dedirtecek rivayetleri, Peygamber adına uydurmaktan çekinmemiş, hatta bu yalan ve iftiralarını kutsal bir görev formuna sokarak yapmışlardır.

Mezhepler görüşlerini takviye etmek, siyaseten veya dinen haklılıklarını ispat için delile ihtiyaç duyduklarında Kitab’tan dayanak bulamayınca hadis uydurma yoluna gitmişlerdir. Konu ile ilgili en meşhur örnek; Gadir-i Hum olayıdır. Buradan hareketle Şia, İmametin Hz Ali’nin hakkı olduğuna delil oluşturmak için, “Ali benim varisim, kardeşim ve benden sonraki halifemdir. O’nun sözlerini dinleyiniz.” hadisini uydurmuştur. Sünniler de bu konuda Şiadan geri kalmamışlar; “Fırka-i Naciye” ve “İmamlar kureyştendir.” Uydurmalarının altına imza atmışlardır.

Yine hizip, taassup ve tarafgirlik gibi sebeblerle de hadis uydurma yoluna gidildiğini görüyoruz. Konu ile ilgili olarak kendisi Hanefi olan, Me’mun b. Ahmed el Herevî (ölm. 250/864)’nin uydurduğu şu hadis çok çarpıcı bir örnektir. “Ümmetimden Muhammed bin İdris eş Şafi adında bir şahıs zuhur edecektir; o ümmetime şeytandan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetimden Ebu Hanife denecek bir zat gelecektir ki; O ümmetin ışığıdır.” (İbn Arak, Tenzih’uş-Şeria, c: 2, s: 30)

2- Milliyetçilik kaygusu: Emevi ve Abbasi hanedanlarının siyasi mücadeleleri ve Abbasilerin Arab olmayan unsurlar tarafından iktidara taşınması neticesinde Arab olmayan unsurlar serbest bir ortama kavuştu. Arab olmayan bu unsurlar Emevi asabiyetine karşı kavmî ananelerini, tarihi şereflerini ve dillerini müdafaaya kalkıştılar. Bu cüret, savunma, hor görme ve tezyifi de beraberinde getirdi. Böyle bir ortamda her iki taraf ta davalarının meşruluğunu ispat için pek çok hadis uydurdu. Mesela: “Arabların insanların en hayırlısı olduğu” ve “Hz Peygamberin Arab, Kur’an’ın dilinin Arapça olmasından hareketle Arabların sevilmesini emreden ve cennet dilinin Arabça olduğunu beyan eden uydurmalar bu türden haberlerdir. Yine “Allah en fazla Farsçadan nefret eder.” “Arşın etrafındaki melekler Farsça konuşurlar…” (Suyutî,  s: 10) gibi uydurmalar da konunun ilginç örneklerindendir.

3- İslam düşmanlarının dini bozmak ve dejenere etme amacı: Din düşmanları İslamı gülünç duruma düşürüp alay etmek ve bu suretle halkı tereddüde düşürebilmek kastı ile hadis uydurmuşlardır. Allah’ı, Peygamber’i veya İslâmî değerleri küçük düşüren, Allah’ın zatıyla uyuşmayan rivayetler bu neviden uydurmalardır. Bu amaçla akla hayale sığmayan, kafaları bulandıracak, Hz Peygamber’in söylemesine imkân olmayan binlerce uydurmayı hadis adı altında Peygamber’e fatura etmişlerdir. “Allah’ın, melekleri kolunun kılından yarattığı”, Peygamberin Allah’ı Mina’da üzerinde yün cübbeyle boz bir deveye binmiş olarak, Miraçta ise; incilerle süslenmiş bir taç giymiş olarak gördüğünü” iddia eden haberler bu türden haberlerdir. Bu işin ne kadar kolay yapıldığını gösteren şu misal, İslam düşmanlarının öncelikle inancı hedeflediğini de gözler önüne sermektedir: “Ben peygamberlerin sonuncusuyum, benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Ancak Allah dilerse o başka!” (İbnu’l-Cevzi, Mevduat, I. 279-28043)

4- Müslümanları hayra ve güzel amellere yöneltmek gayesi: Müslümanları dinin çirkin gördüğü hareketlerden sakındırmak amacıyla uydurulan rivayetler hayli bir yekûn tutar. Böyle yapmakla Allah katında muteber bir iş yaptıklarını zannedenler daha çok zâhid ve mutasavvıfe taifesidir. Yine bu zevat Resulullah’ın pratik sünnetiyle sabit olan ibadetleri yeterli görmeyip, Ondan daha iyi Müslüman olmak için, uydurma hadisler marifetiyle, tatbik edilmesi çok külfetli nafile ibadet formülleri ihdas etmişlerdir. Kur’an’ın faziletleri ile ilgili tüm rivayetler de bu babda sayılan uydurmalardır. Ayrıca sigara aleyhtarı olduğu anlaşılan birinin, “sigara giren vücuttan imanın çıkacağı” uydurması durumun hem vahameti hem de bu işin ne kadar gülünç hale getirildiğinin işaretidir.

5- Şahsi menfaat sağlama gayreti: Dünyalık elde etmek için çalışan menfaatperestler nüfuz sahibi kimselere yaranmak için hadis uydurmuşlardır. Gıyas b. İbrahim (ölm. 2.asır) Halife Mehdi’nin huzuruna girdiğinde, Onun güvecin yarıştırdığını görünce, hemen oracıkta Hz Peygambere varan bir isnatla “ok, deve, at ve kuş yarıştıranlardan başkası için ödül almak helal olmaz.” buyurduğunu uydurmuştur. Bu rivayetten memnun olan Halife, Gıyas’a on bin dirhem bahşiş vermiştir. Sonra bu rivayete “kuş” kelimesinin Gıyas tarafında ilave edildiğini anlayınca; “senin şu kafan yok mu? O bir yalancı kafasıdır.” diye hakaret etmiştir. Bu bağlamda itibar sağlamak isteyen ham softaların bu yönde ki gayetleri de dikkate değer bir yekûn tutar.

Ayvanın kalbi temizlediği, patlıcanın her derde deva olduğu, hıyarın cüzzamı tedavi ettiği, kabağın cennet taâmı olduğu gibi akla ziyan ticari kayguların yanı sıra, oğlunun öğretmeninden yediği dayağı hazmedemeyen Sa’d b.Tarif örneğinde olduğu gibi, hiddetini dindirmek için hemen oracıkta, İkrime ve İbn Abbas tarikiyle Peygamberin şöyle dediğini uydurmuştur: “Çocuklarınızın öğretmenleri, sizin en şerli olanlarınızdır, onlar yetimlere karşı pek merhametsiz, yoksullara karşı çok insafsızdırlar.”

6- Kıssacılar: İslam’ı asılsız hikâyelerle anlatanlara, Hadis âlimleri, ‘kusâs/kıssacılar’ derler. Konunun uzmanı İbn’ul Cevzî (v. 597 H) der ki: “Hadis uydurmada en büyük bela kıssacılardan gelmektedir.” Evet, İbn’ul Cevzi bizzat ‘bela’ kelimesini kullanır. Müslümanlığa yedi düvelin veremediği zarardan daha fazlasını bu hikâyeciler vermiştir. Kıssa anlatıcıların sebeb olduğu felaketlerin başında, halkın anlamayacağı şeyleri hikâye edip itikatlarını sarsmak olmuştur.

Kur’an’da halkı terbiye ederek din duygularını geliştirmek ve ders vermek maksadıyla geçmiş milletlerin hikâyeleri anlatılır. Bu hikâyeleri bağlamından kopartarak şerh eden, dini masallaştıran, günümüz televizyon vaizlerine benzeyen bu hikâyeciler; etkilerini artırmak, müşterilerini çoğaltmak, istismar ve ya menfaat için çok sayıda hadis uydurma yolunu benimsemişlerdir.

Resulullah’ın kıssa anlatmadığını biliyoruz. Kısacılığın Halife Ömer devrinde kapıyı zorladığını, Muaviye’nin döneminde de adeta meslek haline geldiğini görüyoruz. Dinî hiçbir endişe duymadan istismara yönelik şu örnek çok çarpıcıdır. Ahmed bin Hanbel (ölm. 241) ile Yahya bin Main (ölm. 233) Bağdat’ta Rusafa mescidinde namaz kılarken bir kıssacı; Senedinde Ahmed bin Hanbel’in ve Yahya b. Main’in de olduğu; “Kim lâ ilâhe illallah derse, Allah Teâlâ bu sözün her kelimesinden, gagası altın, tüyleri mercan olan bir kuş yaratır…”  hadisinin hikâyesini alabildiğine süsleyerek anlatınca, Ahmed bin Hanbel ve Yahya bin Main hayretler içinde birbirlerin yüzüne bakarak böyle bir hadisi rivayet etmediklerini birbirine söylemek lüzumunu hissederler. Şaşkınlıkları geçtikten sonra, Yahya bin Main dinleyicilerin verdiği bahşişleri toplamakta olan kıssacıyı yanına çağırır. Dünyalık ümidi ile yanına gelen kıssacıya, ben Yahya bin Main’im arkadaşımda Ahmed ibn Hanbel biz böyle bir hadis rivayet etmedik. Söylediğin yalanlara bari bizim adımızı karıştırma diye azarlayınca, kıssacı; “çoktan beri Yahya bin Main ve Ahmed ibn Hanbel’in ahmak olduklarını işitirdim. Bunun doğru olduğunu şimdi test ettim. Yahu dünyada sizden başka Yahya bin Main ve Ahmed bin Hanbel yok mu? Ben adları Ahmed bin Hanbel ve Yahya bin Main olan on yedi kişiden hadis yazmışımdır.” diyor. Bu arsız cevab karşısında yüzünü koluyla kapatan Ahmed bin Hanbel, bırak şunu gitsin der ve kıssacı da onlarla alay eder bir tavırla yanlarından uzaklaşır. (İbn Cevzi, Kitab’ul Mevzuat, Zehebi, mizan, c: 1, s: 47)

Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.

Selam ile.

 

Etiketler
Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close