GenelYazarlardanYazılar

Hanifliğin Asli Kodu:FITRAT

Zygmunt Bauman, 17. yüzyıl İngiltere’sinde yersiz yurtsuz ve efendisiz aylakların denetlenebilmeleri için alınan önlemlerden söz ederken şunları yazar:

“Yasa koyucular efendisiz insanların görünürlüklerini arttırmalılar. Böylece onları gözetlenebilir hâle getirmeliler.

En basit yöntem, her sığır yetiştiricinin yaptığı yöntemdir: Damgalamak!”

KRAL I. James döneminde sığırlara yapılan bu uygulama işsiz yoksul insanları kapsayacak şekilde genişletilmiş;1604 tarihinde yayınlanan yasa ile şu kanun yayınlanmıştı:

“Deriye ve ete öyle bir “R” (rogue) harfi dağlanıp işlenmeli ki onu herkes görsün ve böylece toplumdaki aylak boş gezer alçakların üzerinde yaşamı boyunca sürekli bir işaret olarak kalsın…” (Zygmunt Bauman, Yasa Koyucular ve Yorumcular)

Bu ve benzeri uygulamalar 20. yüzyıla kadar geniş oranda devam eden ve normal addedilen uygulamalar idi soylularca.

Ve insanlık tarihi gayri ahlaki sapkınlıklar saldırılar katliamlar haksızlıklar adaletsizlikler tarihidir aslında bir anlamda.

17.yüzyılın İngilteresinde yoksul insanların alınlarını hayvan damgalar gibi damgalamak normal sayılırken yine batılı tacirler yüzyıllarca Afrikalı milyonlarca siyah derili insanı hayvanlar gibi yakalayıp gemi ambarlarında zincirlenerek istifleyip köle olarak satıyordu. Onların kadınlarının da ilk gece hakkı olarak alıkonup kullanılması bugün birer utanç vesikası olarak anılsa da, o günkü soylu sınıfın ve yönetim erkinin normal saydığı sıradan uygulamalardı.

Keza Ortaçağ Avrupa’sında büyücülük yaptıkları iddiası ile yaklaşık 2 milyon Hristiyan kadının dini otorite olan kilise tarafından dindarlık adına canlı canlı yakılarak öldürülmesi de…

Bugün dahi emperyal hedefler ve iktidar mücadeleleri yüzünden binlerce suçsuz insanın yaşadıkları beldelerde atılan kimyasallarla katledilmeleride fazlaca önemsenmeyen tepki verilmeyen sıradan şeyler.

Japonya’ ya atom bombası atılarak koca bir şehir içerisindeki sabilerle beraber yok edilirken de kimse fazlaca bir tepki vermemişti.

Halepçe’ye kimyasal gaz atıldığında da…

İnsanlık tarihi sayılamayacak vahşetlerle dolu ki bunu yapanlar kesinlikle insan olamaz denilebilecek türden katliamlar bunlar.

O halde şu soruyu sormak gerek: “Bu gayri ahlaki olayları yapanlar insan değil mi? İnsanlık nezdinde tüm bu kötü şeyleri normal gördüren şey nedir?

***

“Hay Bin Yakzan” 12. yüzyılda Endülüslü filozof ve bilim adamı “İbn Tufeyl” tarafından yazılan felsefi bir roman.

Kitap ıssız bir adada tek başına büyüyen Hay’ın gerçeği arama çabasını ele alıyor.

O, tabiatla baş başa her türlü dış etkiden uzak bir ortamda insanlardan habersiz olduğu bir adada kâinatı, yaratılışı, hakikati özümseyerek yaratıcıya ulaşır.

Sonrasında uzun yıllar sonunda bir sandalla adaya gelen Absal ile karşılaşır.

Absal, malını mülkünü satıp yoksullara dağıttıktan sonra tefekkür için Hay’ın bulunduğu ıssız adaya gelerek yalnız yaşamak isteyen bir insandır.

Absal ve Hay kısa süre içinde yakınlaşır ve kaynaşırlar.

Hay uzun tefekkürlerden sonra Absal’ın yaşadığı şehre gidip insanlara hakikatin bilgisini anlatmayı teklif eder. Absal bunu boş bir hayal diye nitelese de arkadaşını kırmaz ve birlikte şehre, diğer insanların içine dönerler.

Başlangıçta çok iyi karşılanırlar ve Hay, vakıf olduğu gerçekleri onlara anlatmaya başlar.

İnsanlar önce ilgi duyar şaşırır takdir eder.

Ancak sonra yadırgar ve o tebliğe devam ettikçe ters düşmeye başlarlar.

Hatta iş o noktaya varır ki o ne anlatıyorsa tersini yapmaya başlarlar.

Bir süre sonra Hay beyhude bir çabanın peşinde olduğunu anlar ve vazgeçer.

Bazı hakikatlerin topluma aktarılmasının imkânsızlığı hükmünü çıkarır.

Peygamberlerin sünneti üzerinden nasihatlerde bulunup Absal ile birlikte adaya geri dönerler…”

***

Hay bin Yakzan hikâyesi bize birkaç mesaj vermek ister. İlki, kendi başımıza kaldığımızda, hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin kâinatı inceleyerek hidayete erebilir, hakikati bulabiliriz. İkincisi ise gözlemleyerek, deneyerek ve düşünerek edindiğimiz bilgiler vahiyle çelişmez aksine teyit eder.

Yani yalnızca akılla düşünerek dış müdahale olmaksızın bir yaratıcı olduğuna insanoğlu mutlaka ulaşır. Bazı eksik bilgilerle beraber olsa da…

O halde bizi diğer canlılardan farklı kılan şey taşıdığımız ruhtur.

Yaratıcının kendi ruhundan üflediği o ruh. (Hicr 29)

Bu ruhtur insana konuşmayı, işitmeyi, görmeyi ve akletmeyi bahşeden.

Bu ruh insana düşünme ve bilgi üretme yeteneği vererek onu medeniyet kurma, bilgi üretebilme ve hakikati keşfedebilme noktasına ulaştırır.

İnsanlık tarihi boyunca birer kazanım sayılan her fikrî ve felsefî akım, buluş ve medeniyet inşası Allah’ın insan fıtratına yüklediği özel yeteneklerin bir sonucudur.

İnsansa bunu çoğu zaman fehmedemeyen, tuğyan edip şımararak birer müstebit olmayı tercih eden bir zavallıdır.

Yeteneği ve özgür iradesi onu kulluğa sevk edecekken çoğu kez müstağni olmaya ve eşler koşmaya sürükler devamlı. Diğer canlılardan farklı olduğunu; onların sadece hayatta kalıp türlerini devam ettirebilmek amacı ile yüklenen kodlarla yaratılırken, kendisinin sorumlulukları olduğunu, yeryüzünün imarı ve bir medeniyet inşası için yaratıldığını fehmedemez.

Tarih boyu tüm elçilerin gönderiliş amacının kendisine kulluğu yani fıtratını hatırlatmak olduğunu göremez.

***

Fıtrat; “yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek” demek olup İslami ıstılahta “yaratılış, doğuştan belli bir yetenek ve yetkinliğe sahip oluş” anlamında kullanılmakta.

Elmalılı Hamdi Yazır fıtratı yaratılışın orijinal hali olarak değerlendirir. Yani tüm insanların müştereken sahip oldukları bir yaratılış özelliği…

Diğer bir ifade ile insanın doğuştan Allah’ı tanıma ve bilmeye kabiliyetli yaratılması.

Dış tesirden uzak kaldığında Allah’ın rububiyetini kabul etme dürtüsü…

Kendi nefsi ile baş başa kaldığında tevhitten başka bir inancı kabul etmeme yetisi…

Haniflik içgüdüsü…

Bilme yeteneği…

“Kendilerini kimin yarattığını sorsan “Allah” diyeceklerdir…” (Zuhruf 87) ayeti insanın kalbine Allah’ı bilme yetisinin yerleştirildiğinin bir ifadesi aslında.

İlk matbu tefsiri yazan Mukâtil b. Süleyman (ö. 150/767) fıtratın ruh bedene bürünmeden insandan alınan misak olduğunu belirtiyor.

Yani kalbinde var olan Allah’ı birleme, kabul etme yeteneği…

O halde: “Ey âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana tapmayacağınıza dair ahit almadım mı?” (Yâsîn 61) ayetinde ifadesini bulan ahit te fıtrattır.

Yine Ali İmrân suresinde (3/14) kadın çocuklar altın gümüş hayvanlar ve ekinin insana sevdirildiğinden bahsedilmeside.

Sevgi de fıtrattandır.

İnsanın hayra ve şerre meyilli yaratılması da…

Şems sûresinde: “İnsana hem kötülüğü hem de takvayı öğretti”(91/8) denilmekte.

Yani Allah’ın insanı güzeli ve çirkini anlayabilecek bir özellikle yaratması.

Yine Beled sûresinde geçen: “Biz insana doğru ve yanlış yolu gösterdik” (90/10) ayeti de.

Keza İnsan Sûresi’nde geçen “Muhakkak biz insana doğru yolu gösterdik. İnsan ya inanarak şükreder veya nankörlük/kâfirlik eder”(76 /3) âyeti de…

Rûm suresi 30. ayet aslında her şeyin; fıtratın insanın nefsine kodlanışının bir özeti:

“Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir.

Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.”

“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Hıristiyan Yahudi veya Mecusi yapar.”

(Buhari, Ebu Davut) hadisi de kendi hâline bırakıldığında doğruyu ve iyiyi bulacak olan fıtratın yanlış ortamlarda bu özelliğini yitireceğini ifade eder.

O halde doğuştan özgür olan insan fıtratı bozulduğunda aklını kullanamaz ve içerisinde yaşadığı toplumun/çevrenin tahakkümüyle geleneklere, örf ve âdetlere mahkûm edilir.

Bu ayarın bozulması insanın iyi ve kötü ayrımını yapamaması, temel kodlarının bozulması ve kötülüklere açık olması demektir.

Haniflik insan fıtratının bir parçasıdır; yani tevhit inancını kabul etme kabiliyetinin…

Kuran Hz. İbrahim için: “İbrahim ne Yahûdi ne de Hıristiyan idi; ancak o hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi” (Ali İmran 67) demektedir.

Istılah olarak Allah’ı bir tanıma manasında kullanılır ve Allah’ı birleyen ona inanan kimseye de hanif denir.

Adem yaratıldığında “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet sen bizim

Rabbimizsin” diye verdiği cevap işte bu fıtratın sesidir.

Yani hanifliğin sesi…

***

O halde yeryüzünde yaptığımız tüm iyi şeyler ve güzellikler, tüm bu iyiye yönelişimiz hamurumuzun hanifliğe ve fıtrata uygun olması yüzündendir.

Dünya evrensel insan hakları bildirgesinde yer alan hak ve özgürlük ifadeleri de aslında bir anlamda yeryüzünde bozulmamış o temiz fıtratın seslenişidir.

Çoğu zaman bu sesi insanoğlu tevhide hamledemese de.

Toplumlar içlerinden gelen bu kulak veriyorlarsa o içlerinden gelen fıtratın sesini dinlediklerindendir.

Yok, iyiyi göz ardı ediyor kötülüğe pirim tanıyorlarsa işte o içlerindeki fıtratın iyiliği emreden sesini bastırdıkları ve görmezden gelerek kulaklarını tıkadıkları yüzündendir.

O halde herhangi bir dini ıstılahta fıtrata aykırı herhangi bir metin, söz ya da emir varsa ve o bize içimize sinmeyen bir şey fısıldıyorsa ya o metin uydurmadır ya da dinin yanlış yorumlanmış bir tefsiri, tevilidir.

***

Hülasa hayat bizi gerek aldığımız eğitim ve öğretimle gerek yaşadığımız çevredeki gelenek ve göreneklerin etkisi ile gerekse aklımızı kullanıp kullanmama tercihlerimizle ya tevhit üzere, haniflik üzere bir yaşama sürükler ya da fıtratımızdan, yaratılış amacımızdan sapmaya…

Bu sapmaları önlemek ve düzeltmek için Allah elçiler göndermiştir tarih boyu.

Resullerin gelişi insanın özündeki iyiyi hatırlatma, kötüyü zemmetme ve bir aslî fıtrata dönme çağrısıdır; tekrar bir tedavüle sokma girişimidir.

O halde din denilen şey insanları sapmış oldukları fıtratlarına bir geri döndürme faaliyetidir diyebiliriz.

Bir fırka bir ideoloji bir din bu işlevi yerine getirmiyor iyiliği emretmiyor kötülüğü övüyorsa mutlak olarak o muharref, sapkın batıl ve uyduruk bir dindir.

Ve şüphesiz batıl dinler fıtrattan uzaklaştırmayı meşrulaştırmak için varlar.

Kuran, hanif yapısını bozup şirke düşen ve fıtratının aksi istikametinde davranmakta inat edenleri gökten düşen, yırtıcı bir kuşun kapıp parçaladığı ve rüzgârın ücra köşelere kaldırıp attığı anılmaz, bilinmez, kimliksiz birer ceset olarak tanımlıyor:

“Allah’a ortak koşmadan halis olarak O’nu birleyenler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökten düşmüş te onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir…” (Hac 31)

Selam ve dua ile…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir