GenelYazarlardanYazılar

“Harekat” Sonrası Bölgedeki Gelişmeler… -RİSKLER VE FIRSATLAR-

Geçen ayın siyasi analizinin başlığı ‘ABD’ndeki İç Mücadelenin Açtığı Alanda “Barış Pınarı” Harekatı’ydı.Söz konusu değerlendirmemizde, değişen bölge şartları ve yeni denge arayışının geldiği aşamada “Barış Pınarı Harekatı”na kadar gelen sürecin arka planını hatırlatmış ve Türkiye’nin bir zorunluluk olarak attığı bu adımın bölgesel ve küresel yansımalarının devam edeceğine dikkat çekmiştik.Dolayısıyla da ABD ve Rusya ile varılan mutabakatların yorumlanmasını Aralık ayına bırakmıştık.Zira Türkiye’nin gerek ABD ile yaptığı 13 maddelik mutabakat gerekse de Türkiye-Rusya arasındaki 10 maddelik mutabakatın sahadaki yansımalarının netleşmesini beklemenin gerekli olduğunu düşünmüştük.Yani bu harekatın, domino taşı misali etkilerini -kısa vadede görmeye başladığımız gibi- orta ve uzun vadede de daha derin ve stratejik sonuçlar doğuracağını öngörmüştük.

Malum Barış Pınarı Harekatı sonrası önce ABD ile mutabakat sağlanmış, hemen sonrasında da Rusya ile bir mutabakata varılmıştı.Her iki mutabakat sonrası, özellikle ABD ile mutabakatın öncesi ve sonrası, küresel güçlerin pozisyonunu tespit etmemiz gerekmektedir.Çünkü bir süredir altını çizmeye çalıştığımız gibi “büyük” güçlerin dünyayı yönetme ve sömürü kabiliyetleri, -değişen dünya ve bölge şartlarında- bir erozyon sürecine girmiş bulunmaktadır.Ve bu süreç yeni dengeye doğru yol alırken bazı potansiyel güçler de hızla yükselişe geçmiş bulunmaktadırlar.

Küresel ve bölgesel yeni bir denge/düzen arayışı sürecinin yaşandığı bir vasatta, ABD-Türkiye ilişkilerinin gergin bir seyir izlemesinin ne anlamaya geldiğini de doğru okumak gerekmektedir.Zira Türkiye, ideolojik düzlemde Batılı değerleri referans alan ve batı savunma sisteminin, önce “cephe ülkesi” iken şimdi bölgenin merkez ülkesi olarak stratejik bir duruma evrilmiş bulunmaktadır.Ancak gerek ABD ve gerekse de Batının stratejik hedefleri ve yeni düzen arayışlarıyla Türkiye’nin “güvenlik ve gelecek” hesapları çatışmaktadır.Türkiye Cumhuriyeti, çok boyutlu ve derinlikli bağlantıların bulunduğu  NATO’nun önemli bir unsuru olmasına karşın yıllardır vesayeti altına yaşadığı ABD’nin doğrudan ve/veya dolaylı saldırılarıyla karşı karşıya kalmaktadır.

Söz konusu dönemde ABD, “Teo-politik” hedeflere yakın bir çizgide adımlar atarken Türkiye de değişen şartların avantajını kullanarak kendi hedeflerine doğru yürümek istemektedir.Türkiye bu adımlarını atarken -hiç şüphesiz- küresel düzlemde “sistem-içi”nde meşruiyet aramakta ve küresel güçler arasındaki değişen dengeleri kullanmaktadır.Nitekim Türkiye’nin, zorunlu olarak bir hareket yaparken hareket alanını ABD ile Rusya arasındaki dengeyi kollayarak oluşturmaya çalıştığı malumumuzdur.Ancak Türkiye’nin önce ABD sonra da Rusya ile  peş peşe yaptığı mutabakatlarda avantajlarının yanında bir takım beklenmeyen sonuçlarının da ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Amerika ve Rusya ile Türkiye’nin “Mutabakatları”

Söz konusu mutabakatlarda özellikle ABD ile mutabakatda “Türkiye ne bekliyordu, neleri aldı?” sorusunun cevabı kritik bir öneme sahiptir.Üstelik bu değerlendirme, tarihi ve stratejik derinliğine ve potansiyel gücüne rağmen Türkiye’nin küresel güçlerle doğrudan muhatap konuma geçmesinin öneminin de bir göstergesidir.

Bilindiği üzere Türkiye’nin amacı, “Barış Pınarı” harekatıyla şeklen çerçevesini çizdiği -32 km derinlikli ve 400 küsur km uzunlukta- bir “Güvenli Bölge” oluşturmak ve buralara da Suriye’den Türkiye’ye sığınanları/mültecileri yerleştirmekti.Nitekim iki mutabakat sonrasında bu hedeflerine teoride de olsa büyük oranda ulaşmış gözükmektedir.Harekat ile Türkiye’nin ikinci kazanımı ise “Güvenlik Koridoru” ile birlikte Türkiye’nin asıl hedefinin birinci aşaması olan “Terör Koridoru”/ “ABD-İsrail Stratejik Koridoru”nu ortadan kaldırmak yönünde önemli bir adım atmış olmasıdır.Aynı zamanda bu harekat,  bölgesel ve küresel düzlemde yeni denge oluşum sürecinde de önemli sonuçların doğmasında rol sahibi olmuştur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkan Yardımcısı Pence arasında gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda ortaya çıkan 13 maddelik mutabakatın teknik değerlendirmesini konunun uzmanlarına bırakıp görünen sonuçlarına baktığımızda yukarıdaki tespitlerimizin yerli yerine oturduğu anlaşılacaktır.Özetle mutabakatta “PKK/PYD terör örgütü/ ABD’nin Lejyonerleri”, 5 gün(120 saat) içinde silahlarını bırakarak “Güvenli Bölgeyi” terk edecekler, aksi takdirde harekat kaldığı yerden devam edecekti… Oysa bahse konulan mutabakatın gereği yapılırken terör örgütü PKK/PYD-ABD bilgisi dahilinde, Ayn-el Arabi’yi Rusya-Esad rejimine devretti.Keza Mümbiç ve Kamışlı’da da benzer oyun oynandı.Geçmişte DEAŞ’ın kontrol aldığı toprakların,stratejileriyle paralel olarak,PKK/PYD’ye devredildiği gibi.Ki bunlar olurken Esad-Rusya ikilisinin her hangi bir itirazı da olmamıştı.

Bir başka husus da ABD-Türkiye mutabakatı ve sonuçlarına konunun taraflarının tepkilerinin nasıl olduğudur.Söz konusu tepkilerin doğru okunması ve gelişmelerin seyri açısından doğru yere oturtulması da büyük önem taşımaktadır.

Başta ABD olmak üzere Batı mahfillerinde, bir taraftan “Türkiye’yi kim kaybetti?” sorusu daha güçlü bir şekilde seslendirilirken bir taraftan da algı yönetimleri devam etmektedir.Küresel düzlemde yeni bir denge arayışı sürecindeyken, başlangıçta ABD/Batı ile ortak strateji ve çıkar hesaplarıyla hareket eden Türkiye’nin, malum nedenlerle kendi güvenliği ve geleceğini düşünerek nasıl bir pozisyon aldığı ve bu duruşun hangi zeminde tartışıldığı ortadadır… “Çok Kutuplu” bir küresel dengeye doğru yol alındığı bir vasatta Türkiye’nin “Atlantik Ekseni”nden  “Asya-Pasifik Ekseni”ne kaydığı iddialarının yanı sıra aslında “Eksen Kayması”ndan ziyade -yeni şartlara paralel- yeni konum ve misyonunun gereği olan arayışlara mecbur bırakıldığı da tartışılmaya başlanıldı…

Bu çerçevede Avrupa basınında çıkan PKK/PYD’nin “Otonomi ve Bağımsızlık hayalinin sonu” başlıkları atılması da sürecin gidişatını göstermektedir…İngiliz The Daily Telegraph gazetesinde yayınlanan bir analizde de, “Hayalin Çöktüğü”(PKK/PYD’nin Rojava miti’nin) ve Suriye Rejimi-Rusya ile anlaşmanın Türkiye’nin planlarını engelleyip engelleyemeyeceği bilinmiyor denildi.

Dikkatlerine sunmamız gereken bir başka tepki de toprakları PKK/PYD işgali altında bulunan Suriyeli ”Arap Aşiretleri Birliği”nin yaptıkları toplantı sonucunda bölgelerine (Mümbiç de dahil) Türk askerlerinin gelmesini açıkça talep etmeleridir.Giderek artan bu ve benzeri gelişmeler batılı güçleri değil,Rusya-Esad Rejimi’ni değil,İran’ı değil, (Ilımlı-Laik-Demokratik) Türkiye Cumhuriyetini öne çıkarıyor olması ise manidardır.Bu durum hem bölge insanına yaklaşım (ahlaki ve ilkesel davranışlar) hem de genelde söz konusu bölgesel gücün ideolojik olan hataları okumalarının sonuçları olarak anlaşılabilir.

Aynı zamanda bölgesel aktörler ve Çin’in tepkileri de bu harekat ve sonrası gelişmelerin önemini ortaya koymaktadır.

Soçi Zirvesi ve Rusya ile Türkiye’nin Mutabakatı

Belirli bir süreç sonunda Suriye ile ilgili, daha doğrusu Irak-Suriye eksenli ABD ile görüşmeler, oyalayıcı mutabakatlar sonrasında “Barış Pınarı Harekatı” ile bölgedeki güç dengesinin ne aşamaya geldiğine şahit olmaktayız.Fırat’ın doğusunda, Mümbiç, Ayn-El Arab ve İdlib gibi yerlerde Moskova ile Ankara’nın farklı çıkarları olduğu da bir gerçeklik olarak hatırlanmalıdır.Rusya’nın Türkiye’ye rejim ile ilişkileri dayatmak isteyeceği, bunun doğal uzantısı olarak da ABD’nin yanında Türkiye’yi de Suriye topraklarında istemediğini deklare ederek bir hamle yaptığı bilinmektedir.Yani Rusya, Türk-ABD ilişkilerinin seyrine göre pozisyon almakta ve/veya bu durumu önemsediğini açık etmektedir.Son planda “Barış Pınarı Harekatı”nın bir yerinde Rus-Rejim askerlerinin bulunması Türkiye’ye bazı avantajlar sağlamasının yanında riskleri de içinde barındırdığı söylenebilir.ABD ile Rusya arasında, bölgeyle ilgi operasyonların seyri konusunda, bazı örtülü anlaşmaların ve/veya zımni işaretlerin varlığını, bu ara kesitte İsrail’in izlerinin de varlığını ıskalamamak gerekir.İkinci önemli gelişme ise Soçi Zirvesi ve Türkiye ile Rusya arasında 10 maddelik mutabakatın içeriğidir.Ve her iki liderin yaptıkları açıklamaları dikkatli bir şekilde okuduğumuzda bahse konu mutabakatın ve taraflarının yeni pozisyonlarının ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır.Nitekim Erdoğan yaptığı açıklamada, “Sayın Putin’le terörle mücadele, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğin sağlanması ile mültecilerin geri dönüşü noktasında tarihi bir mutabakata imza attık” açıklamasını yaptı.Putin ise ‘Türkiye’nin güvenliğine yönelik adımlarını anlayışla karşılıyoruz.Bölgedeki barış ve istikar Türkler ve Suriyeliler ile birlikte sağlanacak.’ dedi.Putin devamla, Suriye hükümetiyle Suriye’nin kuzey doğusunda yaşayan gruplar arasında kapsamlı bir diyalogun başlatılması gerektiğini de ifade etti.

Rusya ile Türkiye arasında imzalanan mutabakat gereği YPG unsurlarının 150 saat içinde oluşturulması planlanan ‘Güvenli Bölgeden’ çıkartılması ve iki ülke askerlerinin devriyeye başlaması kararlaştırıldı. “Mültecilerin güvenli ve gönüllü şekilde geri dönüşlerini kolaylaştırmak maksadıyla ortak çalışma yapılacaktır” ifadeleri de mutabakatta dikkat çekmektedir.Aynı zamanda “Barış Pınarı Harekatı”nın batısında ve doğusunda 10 km derinlikte (Kamışlı şehri hariç) Türk-Rus ortak devriyeleri başlayacaktır.Burada “Kamışlı şehri hariç” ifadesi ile Türkiye sınırı ile Kamışlı arasındaki bölge kastedilmektedir. “Kamışlı hariç ama Kamışlı’nın üst bölgeleri dahil” Irak sınırına kadar olan tüm bölgeyi kapsadığı da ifade edilmektedir.

Altını çizerek ifade edelim ki genelde ABD ile mutabakat ile Rusya-Türkiye mutabakatının kodları farklı.İkinci mutabakatta Rusya-Türkiye-İran üçlüsünün ortak çıkarları öne çıkıyor gözükmesine rağmen son zamanlarda Rusya’nın ABD-İsrail ikilisi ile ortak çıkarlarının gereklerinin de üstü örtülü bir şekilde yer alması dikkatimizi çekmektedir.

Öyle ki söz konusu iki mutabakatı ayrı ayrı değerlendirmekle kalmayıp ABD ile Rusya arasında “Barış Pınarı Harekatı” ve Suriye’deki etkinlikler konusunda bazı görüşmeler yapıldığı da dillendirilmektedir.İsrail’in de taraf olduğu bu görüşmelerde İran’ın Suriye’den çıkarılması,Lübnan ve Irak’taki etkinliğinin azaltılması karşılığında Rusya’ya bazı avantajlar sağlanması söz konusudur.Ki bu çerçevede Irak ve Lübnan’daki sokak olaylarını okumaya çalıştığımızda konuyla ilgili yorumların ciddiye alınması gerektiğini düşünmekteyiz.

ABD ve Rusya’dan Sonra Çin’in Suriye’ye Bakışı

Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı Çin’de geniş yankılara neden oldu.Pekin yönetimi, dolayısıyla Çin medyası ABD’nin netlikten uzak kararını, Asya-Pasifik bölgesinin ağırlığının artmasının bir sonucu olarak yorumlarken, Türkiye’nin de elinin rahatladığının altını çizdi.Öte yandan Çin, gerek Modern İpek Yolu stratejisi gerekse de İdlib’de bulunan “Örgüt”lerin akıbeti açısından ta başından beri Suriye konusunda Rusya-İran-Suriye rejimi cephesinden yana tavır koydu.ABD’nin bölgedeki varlığından da rahatsızlık duyan Çin son gelişmeler hususunda genelde memnun gözükmektedir.ABD’nin bölgeden çekilmesi görüntüsünden memnun gözüken Çin, Türkiye’nin müdahalesinden ise endişe duymaktadır.Bu çerçevede boşalan bölgelerin Suriye-Rus güçlerince doldurulmasının Çin açısından önemli ve öncelikli olduğu ortaya konulmuş bulunmaktadır.ABD’nin bölgeden çekilmesinin dengeleri alt üst edeceğinden kaygılanan Çin bölgede yeni bir savaş ve çatışma girdabının gündeme geleceğini ve Türkiye’nin bu durumdan avantajlı çıkacağından kaygılı olduğunu da dillendirmektedir.

Her ne kadar Pekin’in Suriye stratejisi Washington ve Moskova’ya kıyasla düşük bir profilde seyretmiş olsa da Çin’in giderek aktif bir diplomasi izlemesi de dikkat çekmektedir.Ne var ki Çinli uzmanların bölgemizdeki hızlı değişim ve yeni dinamikleri okumakta zorlandıkları konunun uzmanlarınca ifade edilmektedir.Bu nedenle gelişmeleri büyük oranda batının sunduğu bakış açısıyla anlamaya çalıştıkları da söylenebilir.Öyle ki Çinli uzmanlardan bazıları, Türkiye’nin bölgeye “bir milyon” Suriyeli mülteciyi yerleştirmek için güvenli bölge oluşturmak istemesindeki nihai hedefinin Suriye’de “Sünni” bir otorite kurmak olduğunu iddia edebilmekteler.Batılı medyada kullanılan “neo-Osmanlıcılık” kavramının da yapılan değerlendirmelerde Çin tarafından sıkça kullanıldığı da görülmektedir.

Tüm bunlara karşın Modern İpek Yolu projesinde Türkiye’nin stratejik önemi ve Çin’in Uygur bölgesindeki sistematik zulüm politikalarını etkileyebilecek en güçlü ülkenin Türkiye olması nedeniyle, kısa ve orta vadede, Türkiye-Çin ilişkilerinde önemli gelişmelerin yaşanması kuvvetle muhtemel gözükmektedir.

Süreç İçerisindeki Riskler ve Avantajlar

“Barış Pınarı” Harekatı, bölgedeki yeni denge arayışında taraflar/aktörler açısından “Riskler ve Fırsatlar”ı da gündeme getireceğinden şüphe yoktur.Bu nedenle tarafların mutabakatlarının içeriği ve bunların sahadaki yansımalar doğru okunmalıdır.Dahası söz konusu süreçte tarafların asıl niyetleriyle konjonktür gereği kabule mecbur kaldıkları hususların da ayırdında olmak gerekir.Bu çerçevede her ne kadar Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri öne çıkıyor olsa da sürecin ileri aşamalarında bahse konu aktörlerle ilişkili bölgesel güçlerin(Özellikle İran ve İsrail) Çin’inde daha görünür hale gelmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir.

Nitekim mutabakatların hemen sonrası yaşanan gelişmeler tarafların beklentilerini karşılamış değildir.Anlaşmalar gereği bölgedeki beklentilerle gerçekleşenler arasındaki fark karşısında ABD tarafında çelişkili beyanlar olsa da, “Bu konu net değil” ifadesi ABD’nin konuyla ilgili yorumunu ortaya koymaktadır.ABD’nin Irak-Suriye eksenindeki stratejisine odaklandığı (Kuzey) Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (İBKY) ile Suriye’nin kuzeyindeki PYD’nin bekçilik yaptığı bölgeleri birleştirerek bir “petrol devleti”/ABD-İsrail stratejileriyle uyumlu bir yapı oluşturmaya çalıştığı bilinmektedir.Bu bağlamda Irak’taki farklılıkları çıkar kavgalarını yeniden kaşımaya başladılar bile… Şüphesiz bölgede Türkiye’nin çok net ve ısrarlı karşı duruşu yanında İran’ın hassasiyetleri de bu planın önünde ki en büyük engellerdendir.Ne var ki Suriye’nin kuzey doğusu ile ilgili ABD ile Rusya’nın arasında varolduğu iddia edilen mutabakatın içeriği çok net değildir.Ki böyle bir anlaşmanın emarelerine zaman zaman şahit olmaktayız.Öyle ki ABD ile Türkiye’nin mutabakatından hemen sonra ABD güçlerinin belirli yerlerden çekilmeye başlaması ile beraber onların bıraktığı boşluğu hiç vakit kaybetmeden Rus ve Rejim güçlerinin doldurduğu bilinmektedir.Keza ABD ve Rus güçlerinin her ikisinin de mutabakat şartlarının uygulanması konusunda ayak sürmeleri de düşündürücüdür.Ki bu durum mutabakatların kısa vadeli amacının Türkiye’yi belirli bir derinlikte bloke etmek, ileri gitmesine engellemek olduğu şeklinde okunabilir.

Şüphesiz burada Atlantik merkezli küresel odaklarla Türkiye ilişkilerinin inişli-çıkışlı seyri ve Asya-Pasifik güçlerinin Türkiye konusundaki kararlarının yanı sıra Türkiye’nin  yeni stratejisi de süreci belirleyecektir.Yani ABD ve Rusya’nın Türkiye’nin ilerleyişine ket vurmak istemelerine karşın Türkiye’nin de yeni şartların açtığı alanda, önemli kazanımlarını koruyarak ileriye yönelik adımlarını belirleyeceği anlaşılmaktadır.Bölgedeki yeni gelişmeler karşısında Türkiye’nin hemen bir tepki vermek yerine öncelikle ABD’nin Suriye’nin doğusu ve Irak’taki hesaplarına karşı vaziyet alması dikkat çekicidir.Ve bu “duruş”un önüyse açık gözükmektedir.

Irak’taki gelişmelerin öncelikle Irak üzerindeki İran etkisini kırmaya yönelik olduğu söylenebilir.Irak’taki petrol zenginliklerinin halkın hayatına yansımadığı gerekçesiyle sokağa dökülen insanların belirleyici aktörler olmadığı çok açıktır.Sistemik sorunlardan olan yolsuzluk söylentileri de toplumu sokağa çıkarabilir.Ama süreci sokaktaki insanlardan çok arka planda ki örgütlü yapıların belirlediği artık öğrenilmiş olması gerekir.Benzer şekilde Lübnan’da da yolsuzluk, işsizlik vb. sorunları gerekçe göstererek, farklı din/mezhep ve etnik grupların birbiriyle çatıştırılması ve ABD-İsrail ikilisinin hedeflerine paralel sonuçlar devşirilmek istenildiği tespiti yapılabilir.

Geçmişte İran’ın “Stratejik Direnç Hattı”nı korumak üzere yola çıktığı bölgede, ABD-İran ilişkisinin tersine dönmesiyle gerileme sürecine girildiği, hatta İran’ı kuşatmak/sıkıştırmak üzere adımlar atıldığı görülmektedir.Yani İran’ın kısa ve orta vadede hesaplarının tutmadığı, dahası bölge insanı nezdinde devrimle birlikte elde ettiği itibarını da büyük oranda yitirdiği bir süreç yaşanmaktadır.İran’ın Rusya ile yakın ilişkisinin her an farklı mecralara kayması ihtimalinin de özellikle ABD-Rusya ve Rusya-İsrail ilişkilerinin seyrine paralel olarak güçlenmesi de kaygı verici bir ihtimaldir.Geçmişteki yaşananlar ve son gelişmeler karşın Türkiye ile İran’ın,Irak-Suriye ekseninde ortak çıkarlarının  değerlendirilebilmesi yönünde önemli fırsatlar mevcuttur.Bölgede ciddi risklerin her iki ülke ve tüm coğrafyayı gelecekte çok daha etkilemesini önlemek için de işbirliğine ihtiyaçları olduğunun da altını çizmemiz gerekmektedir.

Erdoğan ile Trump’ın Kritik Görüşmesi

Gerek “Barış Pınarı” harekatı öncesi gerekse sonrasında kimi çevrelerin beklentilerinin aksine ABD cephesinde Trump’ın, Türkiye’de de Erdoğan ve ekibinin “yeni bir sayfa açmak”ta yarar umduklarına görmekteyiz.Özellikle Türkiye’nin sistem içinde meşruiyet arayışına önem veren yönetiminin Rusya-ABD arasındaki dengeyi korumak istemesi, bir tarafa yaslanmasının doğuracağı fırsatlardan çok risklerin bulunduğunu görerek adımlar atması söz konusudur.Nitekim 13 Kasım’da Beyaz Saray’da yapılan görüşme, gerçekten Türkiye-ABD ilişkilerinin geldiği aşamayı yansıtması açısından önemlidir.Daha da ötesi Türkiye’nin bölgede giderek güçlenen etkisini ve ağırlığını da göstermiş olması bakımından da doğru okunmalıdır.Öyle ki Alman basını “Patron kim?” sorusunu sorarak Erdoğan’ın sanki Dünya’nın en büyük gücü/ülkesinin liderliğini yapıyormuş gibi davranıldı,diye bu görüşmeyi sunması manidardır.Keza ABD ve Avrupa basını yanında Türkiye’deki muhalefet de görüşmede verilen resimden rahatsızlık duyduklarını gizlememektedirler.

Evet, ABD Türkiye’nin stratejik öneminin farkındadır.Ama hala S-400 konusunu (Ki simgesel bir öneme sahip olduğu konusunda taraflar hem fikirdir) ısrarla gündemde tutmaktadır.Türkiye’de bu konudaki duruşunu tereddütsüz korumaktadır.Ve karşılıklı hassasiyetlerin uzlaştırılması hususunun zamana bırakılmasıyla olumlu sonuçların üretilebileceğinden de (eğer ambargo gündeme gelmezse) her iki taraf da mutabık gözükmektedir.Keza Trump ve arkasındaki güç odaklarının bir kısmı, Türkiye ile ilişkilerin olumlu seyretmesinin kendi çıkarları ve gelecek beklentileri açısından stratejik önemde olduğunun farkındadırlar.

Yine terör konusundaki Türkiye’nin ilkeli ve ısrarlı duruşunun devam etmesi önemlidir.Türkiye’nin kendi güvenliği ve geleceği açısından ABD ve Rusya arasındaki dengeyi korumaya devam edeceği ve bunu daha da genişleteceği söylenebilir.Nitekim ABD-Türkiye ilişkilerinin Beyaz Saray görüşmesi sonrasındaki görüntüsü Rusya’nın güvenli bölge konusunda daha esnek davranmasına zemin hazırlayıcı bir etki doğurmuştur.Aralık ayı başında NATO’nun liderler zirvesi öncesi ve sonrasında gerçekleşebilecek Erdoğan-Putin görüşmelerinde gerek mutabakat metninin uygulanmasındaki sorunlar gerekse de İdlib konusu yeni bir atmosferde ele alınacak gibi gözükmektedir.

Yeni modeli/paradigmasıyla (ılımlı) laik-demokratik Türkiye, Batı dünyasının bir parçası olmaktan vazgeçmiş ve/veya yeni bir eksende gelecek arayışında değildir.Lakin ABD ve Batı, değişen dünya ve bölge şartlarının ortaya çıkardığı yeni konum ve misyonuna rağmen batı referanslı Türkiye’yi zaman zaman bazı şeylere zorlamaktadır.Bu durum da Türkiye içinde ve dışındaki malum çevreler tarafından bir eksen kayması olarak okunmaktadır.Oysa gelişmelerin arka planı doğru okunduğunda her şey apaçık ortadadır.Bir eksen kaymasından çok yeni şartların Türkiye’yi yeni bir misyona zorladığı görülebilir.

Ezcümle, yaşananları doğru okuyamayanlar Retorik (söylem) ile Pratik (reel-Politik) arasında bir farktan söz etmek suretiyle bir algı oluşturmaya, buradan sonuç devşirmeye çalışmaktadırlar.Halbuki süreçler arka planlarıyla doğru okunduğunda retorik ile pratik arasında esasta bir fark bulunmadığı görülebilir.Gelişmelerdeki belirleyici hususlarla etkileyici hususları bir birine karıştırmamak gerektiği de böylece kavranılabilir.Özellikle Müslümanlar  bu durumda Nebevi/Tevhidi bir duruş sergilemek ve doğru “okuma”lar yapmak durumundadırlar.Aksi takdirde küfür ve şirk sistemlerine eklemlenerek veya onlardan medet umarak sonuçlar elde edilebileceğini düşünmek beyhudedir.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir