GenelYazarlardanYazılar

Hayatı Kur’an ile Yaşamanın Anlamı!?  

İlk emri” oku” olan bir kitabı “yaşamanın yolu,” onu gönderenin gönderiş amacına uygun olarak okuyup gereğince uygulamaktan geçmektedir. İnsanlık tarihinde bunu topluca gerçekleştiren bir tek nesil vardır, Sahabe nesli. Onların dışında fert olarak gerçekleştiren çok insan çıkmışsa da, topluca bunu başaran bir nesil olmamıştır.

İlk nesle bu dinamizmi veren Kur’an’ın ilk dört suresine baktığımızda: “Okumak”, “Yazmak”, “kalkmak”, “Uyarmak” gibi kavramlardan bahsetmektedir.

A- Okumak: Bilmenin, öğrenmenin, tanımanın ilk şartı okumaktır. Hakkı ve adaleti yerine getiren bir toplum inşa edebilmek için kitabı okumak, eşyayı okumak, insanı okumak, kâinatı okumak, insanlık tarihini okumak, vahyedilen tenzili ayetleri ve bunca yaratılmış olan kâinattaki kevni ayetleri okumaktır.  Buradaki okumak yazılı bir metni seslendirme anlamında okumak değildir. Onu bir yaşam biçimi, hayat tarzı, dünya görüşü olarak görmek, eşyayı tanımak ve hayatı onunla anlamlandırmak üzere okumaktır.

Okumakla ilgili Kur’an da şu üç ifadenin kullanıldığını görüyoruz:

1-Tilavet: Dilin okuması, lafızları arka arkaya dizmek, tekrar etmek, gereğini yapmak ve Takip etmek anlamına gelmektedir.

2-Kıraat: Aklın ve zihnin okuması, daha ağırlıklı olarak okunan metni anlamaya- anlamlandırmaya yönelik bir okuma biçimidir. Bir metni okumaktan kasıt onu seslendirmek değil, o metinde anlatılmak istenen mesajı anlamak, özümsemek ve ondan gereği gibi istifadeye yönelmektir. Bu nedenle metni anlamanıza mani olacak şeylerden uzaklaşarak arı-duru sakin bir kafayla okumak gerekmektedir. Bunun için Rabbimiz:

“Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın”(Nahl 16/98) buyurmuştur. Çünkü şeytanın müdahalesi, saptırması daha çok anlamak ve anlamlandırmakla ilgilidir.

3-Tertil: Kalbin ve gönlün okuması, özümseyerek, hissederek, yüreğinde duyarak ve vahiyle bütünleşerek içine sindire -sindire okumaktır. Bu okuma biçimi bizzat elçiye rabbi tarafından tavsiye edilmektedir:

“Ey örtünüp bürünen!” “ Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk” “ve ağır -ağır tertil ile Kuran oku.” “Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz.” Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır.” “Muhakkak ki, gündüzleri seni uzun-uzun meşgul edecek işlerin vardır.” “ Rabbinin ismini zikret ve O’na yönel.” (Müzzemmil 73/1-8

Bir başka gerekçe ise okuyanın okuduğunu hazmetmesi ve aklında tutabilmesi için uygun bir yöntemle ilgilidir:

“İnkâr edenler: Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi dediler? Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane -tane /tertil ile okuduk” buyrulmaktadır. (Furkan 25/32)

B-Yazmak: Bilginin korunması yazmakla mümkündür. Onun için bilgiyi kusursuz şekilde yazarak kayıt altına almak gerekmektedir.  Böylece bilgi kuşaktan kuşağa değişmeden taşınması mümkün olmaktadır.  Bu nedenledir ki Allah resulü vahyi sadece hafızalara nakşetmekle kalmamış; ilk günden itibaren gelen ayetleri vahiy kâtipleri aracılığı ile yazdırmıştır. Allah Teâlâ Kitabında yer verdiği en uzun ayet borçların yazılması ile ilgilidir. Yazmanın önemini ve en ince ayrıntıya kadar bizlere hatırlatmasını görebilmek için bu ayeti sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Ey İnananlar! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. İçinizden bir kâtip doğru olarak yazsın; kâtip onu Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın, ondan bir şey eksiltmesin. Eğer borçlu, aptal veya aciz, ya da yazdıramayacak durumda ise, velisi, doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit tutun; eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir. Şahitler çağırıldıklarında çekinmesinler. Borç büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin; bu, Allah katında en doğru, şahitlik için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır. Ancak aranızdaki alışveriş peşin olursa, onu yazmamanızda size bir sorumluluk yoktur. Alışveriş yaptığınızda şahid tutun. Katibe de şahide de zarar verilmesin; eğer zarar verirseniz, o zaman doğru yoldan çıkmış olursunuz. Allah’tan sakının, Allah size öğretiyor; Allah her şeyi bilir.” (Bakara 2/282)

C- Kalkmak- kıyam: Tüm cahiliye ye ve cahili anlayışlara karşı durmak için kıyam etmek gerek. Bunun için de nefsî bir hazırlığın yapılması, insanın buna dayanabilecek olgunluğa ulaşması gerekmektedir. İşte davetçinin istikbal için hazırlanmasındaki yöntemle ilgili şu taktik verilmektedir:

Ey örtünüp bürünen! (Elçilik görevini yüklenen) Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve tertil ile “ağır –ağır yüreğinde duyarak, vahiyle bütünleşerek” Kuran oku.  “Doğrusu Biz, sana, taşınması ağır bir söz vahyedeceğiz. “Şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.” “Çünkü gündüzün seni, uzun -uzun alıkoyacak işler vardır.” “Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O’na yönel.”  (Müzzemmil 73/1-8)

Bu çağrı, davetçiyi görevine hazırlamak için gece eğitimine tabi tutmaktadır. Gece kalkışı, gece okuyuşu ve gece tefekkürü davetçiyi göreve hazırlamak için eğitim safhasını oluşturmaktadır. Çünkü sabaha toplumun önüne çıkıp, zorlu bir mücadeleye başlayacak, risalet görevini icra edecektir. Allah elçilerinin tümü için elzem olan bu yöntem Musa (as)’ın diliyle şöyle ifade edilmektedir:

Tur vadisinde ilk vahye muhatap olup, gerekli olan ayetler kendisine verilince; “Şimdi sen Firavun’a git. Çünkü o gerçekten azıttı” buyrulunca, “Musa: «Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun’u da bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tespih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin» dedi.” (Taha 20/24-35)

İstenilen iş öyle sıradan bir şey olmadığı malumdur. Bir toplumun inancını değiştirmek için karşısına dikilmek her insanın işi değildir. Davasına sonuna kadar inanmış, bu uğurda her türlü fedakârlığı göze almış, ne yaptığını, niçin yaptığını, kimin adına yaptığını, kime dayanıp güvendiğini bilen insan olması gerekmektedir. Bu nedenle önce davetçinin üzerinde bulunduğu yoldan, icra ettiği yöntemden, sahip olduğu bilginin doğruluğundan emin olması son derece önemlidir. Önemine binaendir ki Allah Teâlâ, elçilerini vahiyle mutmain etmeden tebliğle görevlendirmemiştir.

D- Uyarmak- inzar: Artık yapılan hazırlığın kemale ermesiyle tebliğcinin hayat sahnesine çıkma zamanının gelmiş olmasıdır. Toplumun her türlü karşı duruşunu göğüslemeyi göze alarak tevhidin tebliği için çalışmaktır. Bu konuda Başta Muhammed (as) olmak üzere tüm Allah elçilerinin ve onların davasını omuzlayan Allah erleri olan Ebu Bekirlerin, Alilerin, Osmanların, Hamzaların, Ömerlerin, Bilallerin, Ammar İbni Yasirlerin, Habbab bin Eretlerin ve Abdullah İbni Mesutların rolünü üslenmektir. İşte bu safhada gelen ilahi hitap:

“Ey örtüsüne bürünen”(nebilik görevini yüklenen) “Kalk ve (insanları) uyar.”(risalet görevini icra et/kendini bu vazifeye ada) “Sadece Rabbini büyük tanı.” “Elbiseni temiz tut.” “Kötü şeyleri terk et.” “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” “Rabbin için sabret.” (Müddessir 74/1-7)

Bu işi yaparken nasıl bir yol izlemesi konusunda belirlenen yöntem ise; davetin stratejisi ile ilgili olarak kendi aşiretinden, en yakın akrabasından başlaması gerektiği bildirilmekte; bununla ilgili bir yol haritası verilmektedir:

“Önce en yakın akrabanı uyar.” “Sana uyan müminleri kanatların altına al.” “Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.” “Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.” (Şuara 26/213- 217)

Nihayet bu bir yöntemdir. Aşiretinden beklediğin yakınlığı ve desteği de bulamaya bilirsin. Bu takdirde dayanıp güveneceğin mutlak galip ve engin merhamet sahibi olan Rabbindir. Sen her hal ve karda ona dayanıp güvenecek yoluna devam edeceksin. Ailenden aşiretine uzanan yolun ucu kamuya gelmiştir. Artık herkese duyurmanın zamanıdır:

“Şimdi sen, emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.” “Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz.” “Onlar Allah ile birlikte başkasını ilâh edinenlerdir. Onlar yakında bilecekler.” “Andolsun ki onların dediklerinden göğsünün daraldığını biliyoruz.” “Sen şimdi Rabbini hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol!” “Ve sana ölüm gelinceye kadar sadece Rabbine kulluk et!” (Hicr 15/92-99)

Sonuçta böyle olmuş. Hem Elçi hem de beraberindeki müminler, canlarından, mallarından, eşlerinden ve evlatlarından vazgeçmişler; fakat inandıkları İslam’dan asla vazgeçmemişlerdir. Ölüm gelinceye kadar Allah’a kullukta sebat etmişlerdir.

Bu konuda ilk neslin başarısının sırrını Abdullah İbni Mesut şöyle ifade ediyor:

Bize Kur’an’ın lafzını ezberlemek zor, onunla amel etmek ise kolay gelirdi; bizden sonrakilere ise Kur’an’ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek ise zor gelmektedir. Kur’an, hükümleriyle amel edilsin diye indirildiği halde insanlar onun tilaveti ile yetinir oldular.”

Bu tespit, bizimle onlar arasındaki farkı kısa ve anlaşılır olarak ortaya koymaktadır. Muhammed Gazali’nin de buna benzer bir tespiti vardır:

“Dünyanın her yerinde insanlar bir şey öğrenmek için okurlar. Müslümanlar ise Kur’an’ı sadece okumak için öğrenirler.”

Ne acı bir gerçek? Asırlardır bu ümmet Kur’an’dan bir şey öğrenmek için okumadı; sadece sevap kazanmak için okudu, Teberrüken okudu, gönlünden geçenlere ulaşmak için okudu, ölenlerini bağışlatmak için okudu, sevap biriktirmek için okudu. Kısaca her şey için okudu. Ancak onu yaşamak için okumadı!!!   

Ne kadar doğru bir tespit! Şu gün olmuş, biz hala “Kur’ an’ı mealinden mi okuyalım metninden mi? Hangisi daha çok sevap olur”un tartışmasını yapıyoruz. Onu anlamak ve yaşamak gibi bir sorumluluğumuzun farkında bile değiliz. Anladığımız dilden okumuş olsaydık böyle bir tartışmaya,  gerek kalmayacaktı.

Çünkü onlarca ayette; anlaşılması için Açık bir Arapça olarak gönderildiğini (İbrahim 14/4), Öğüt alınması için kolaylaştırıldığını (Kamer 54/22), Anlaşılması için ayetlerinin uzun -uzun açıklandığını (Zuhruf 43/4, Enam 6/126), Düşünen, Akleden bir kavim için indirildiğini (Ankebut 29/35) kendi gözleriyle görecek ve kulaklarıyla işiteceklerdi. Belki o zaman üzerinde düşünüp anlamaları mümkün olacaktı.

İlk nesil Kur’an okumaları konusunda daha başka ne gibi farklı bir okuma yapıyorlardı ki, kendilerini ve dünyayı değiştirme başarısını göstermişler ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu müjdesine muhatap olmuşlardı. (Beyyine 98/8)

Bu konuda Merhum Seyyid Kutup “Yoldaki İşaretler” isimli kitabında şu tespitlerde bulunmuştur:

1-Onların tek kaynağı Kur’an idi. Onu hak biliyor ve ondan başkasına itibar etmiyorlardı. O dönemde de bilgi kirliliği vardı. İran ve Bizans mitolojileri, İsrail oğullarının bölgede yaydıkları mişnaları, atalarından gelen bir yığın hurafeleri mevcuttu. Fakat iman edenler onların hiç birisine itibar etmiyorlardı. Sadece Allah’ın kitabını okuyorlar; Resulün örnekliğine tabi oluyorlardı.

2- İlk dönemin örnek nesli, Kur’an’a, kültürünü geliştirme, bilgi edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla Kur’an okumazlardı. Kendileri hakkındaki Allahın emirlerini öğrenmek üzere Kur’an’ı ele alırlardı. Öğrendikleri bir emri de, savaş alanında aldığı emri, derhal uygulayan bir ordunun neferi gibi, duyar duymaz tatbik etmeye koşarlardı.

3- O zaman İslam’a giren kişi, giriş kapısının eşiğinde cahiliye dönemindeki geçmişinin tümünü bırakır; İslam’ın takva elbisesine bürünürdü. Onlar, yaşayan Kur’an olmayı hayatın gayesi olarak görüyorlardı. Kısaca atalarının dininden dünyasından hayat anlayışından temizlenip İslam’ın boyasıyla boyanıyorlardı.

-Seyit Kutup, bize o neslin dinamizmini kazandıracak okumayı yapabilmek için, Allah Teâlâ’nın Resulü için önerdiği okuma yöntemini uygulamamız gerekir diyerek şu tespitlerde bulunmuştur:

a- Kur’an’ı tertil ile ağır -ağır anlayarak, üzerinde düşünerek geceleri sakin bir ortamda okumak.

b- Allah’ın huzurunda, sizi gördüğünü düşünerek, onunla konuştuğunuzu ve onun kelamını okuduğunuzun huşuunu duyarak okumak. Bunu hissettiğiniz an, kalbinizin atışları değişecek, gözleriniz yaşaracak ve burnunuzun kemiği sızlayacaktı

c- Allah’a gereği gibi kulluk etmek amacıyla okumak. Bu okumada tek amacımız, Allah’a gereği gibi kulluk yapabilmek olmalıdır. Bu cümleden olarak öğrendiğimiz doğruları hemen hayata geçirmeye çalıştığımız gibi,   yaptığımız yanlışları öğrendiğimiz andan itibaren de terk etmeye çalışmalıyız.  Aksi halde Kur’an’ın ifadesiyle kitap taşıyan fakat ondan istifade edemeyenlerin derekesine düşenlerden olacağımızı unutmayalım.”

Bu öğütler sebebiyle; Allah’ı Rab, İslam’ı din edinen ve ben de Müslümanlardanım diye bir iddiada bulunan bizler; lütfen Allah’a, Elçisine, Kitabına ve Ahiret gününe-hesaba olan imanımızı Allah’ın Kur’an da koymuş olduğu ölçülere göre yeniden gözden geçirelim. İmanımızın sağlamasını, amellerimizin imanımızın cinsinden olup olmadığını Kur’an terazisine koyup tartalım. Tarafsız bir gözle mümin miyiz- müşrik miyiz- münafık mıyız değerlendirelim. Henüz hayatta iken düzeltme şansımız varken yapalım bunu!.. Yarına kalırsa orada böyle bir şansımızın olmayacağını biliyoruz!

“Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve: «Ben gerçekten Müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussılet 41/33)

“O kullarım ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. İşte onlar doğru düşünebilenlerdir.” (Zümer 39/18)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı