GenelYazarlardanYazılar

Hendeğin En Dar Yerinde Nöbet Tutmak Var Ya!

Allah tarafından gönderilen bütün elçiler kendilerini elçi olarak seçen o yüce makamdan aldıkları o ulvi ve yüce davanın kendi dışındaki insanlara kusursuz( aksi halde görevlerini yapmamış kabul ediliyorlar) bir şekilde götürülmesi sonunda da iktidara taşınıp devlet olması aşamaların da kendilerine tabi olanlardan daha fazla çaba ve gayret göstermişlerdir. Bu konuda alınması gereken bütün riskleri, sorumlulukları almışlar, canlarını ve mallarını Allah’a karşılığı cennet olan bir alışveriş ile satmışlardır. Ne güzel ticaret değil mi? çalışanlar da bunun için çalışmalı. Elçiler bu konuda insan olmalarının bütün gereğini yerine getirmişlerdir. Hatta bu konu da bir kısmı şehit edilmişlerdir. Davanın en önde gidenlerinden olmak en çok onlara yakışmıştır. Hiç bir elçi beşere(insanlara) ait olan gayreti, çabayı, azmi ve mücadeleyi ortaya koymadan Rabbinden bu konuda kendilerine zafer vermesi için ellerini açıp niyazda bulunmamışlardır. Çünkü onlar hakkı ve haddi olmayan bir şeyi istemekten kendilerini elçi olarak gönderenden istenmemesini çok iyi biliyorlardı. Evet onlar önce develerini bağlamışlar sonra da Allah’a tevekkül etmişlerdir.

Yukarıya yazmış olduğum cümleler ile hangi konudan bahsedeceğim sanırım kısmen ortaya çıkmıştır. İslam’ın son elçisi olan HZ. Muhammed Mustafa Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi onun ve ona tabi olanların üzerine olsun Mekke de yaşamasının ve temsil ettiği davanın artık kabulünün mümkün olmadığı Kanaat’ına varınca içerisinde doğup büyüdüğü ve çok sevdiği i Mekke’sinden Allah’ın da izni ve müsaadesi ile H.621 yılında ayrılmak zorunda kaldı. Zira elçiler kendilerini gönderenin izni ve müsaadesi olmadan bulundukları yerleri asla terk edemezler.

Bu süreç biç bir elçi için farklı işletilmemiştir. Evet onun Mekke’yi terk etmesi tam bir strateji kurallarının uygulandığı kaçış hareketidir. Mesela hareket için gündüz değil de özellikle gece ve gece karanlığının en yoğun olduğu vaktin seçilmesi ayrıca Medine yönüne değil de Medine ye tam ters olan kuzeydeki bir mağara(Sevr) e sığınılması ve orada belirli birkaç gün kalınması hep bunlar beşer olanların uygulaması gereken tedbirler olarak önem arz etmektedir. Uzun ve meşakkatli arıca  yorucu bir yolculuktan sonra Medine ye varış hemen ak abin de gerekli tedbirlerin alınması, düşmanlarının hareketlerini kontrol için bilgi toplamak amacıyla istihbarat örgütü kurması yeni gitmiş olduğu o memlekette nevi şahsına karşı girişilecek her türlü suikast ve tehlikelere karşı yakın korumalar edinmesi çok açık bir ifade ile işi şansa bırakmaması demektir.

Böylesine önemli bir tedbirler yumağı bizlerin İslami hareket içerisinde nasıl bir yol ve yöntem izlememiz konusun da önemli ip uçları vermektedir. Avuçlarının içerisinde ki fırsatı kaçıran Mekke müşrikleri adeta çılgına dönmüşler ve hemen toplanarak süratle bir ordu hazırlamışlardır. Allah’ın Resulü Medine’ye henüz tam olarak alışmamıştı ki önce Bedir peşinden Uhut sonra hicretin beşin ci yılı Şevval ayın da 23 şubat 627 de Medine’nin kuzeyinde Hendek harbi cereyan etmiştir. Mekke müşrikleri Uhud harbin de kısmen başarılı olmuşlardı fakat Müslümanların gücünü tam olarak kıramamışlardı. Bu durum müşrikleri cesaretlendirmiş ve kısa bir süre sonra sayıları on bini bulan güçlü bir ordu ile tekrar Medine üzerine yürümüşlerdi. Durumdan haberdar olan Müslümanlar ise adeta bu haberle şoke olmuşlar. Kısa süren bir şaşkınlıktan sonra hemen kendilerine gelip düşmana karşı konulması ile ilgili hazırlıklara başlamışlardır. Düşman ile karşılaşma konusun da Medine’nin içten savunulmasına karar verilmiştir. Çünkü bu durum stratejik açıdan Müslümanların menfaatine idi. Düşmana açık hedef olmaktansa böyle bir savunma daha uygun olurdu.

Medine’nin düşmanın girebileceği dağınık ve hurmalık bölgelerinin dışında bu gün yedi mescitler diye bilinen bölgenin tamamına yakını ki uzunluğunun dokuz km genişliğinin ise kısmen beş metre olan hendek ile kazılmasına karar verildi. Her sahabenin kazması gereken yer bizzat savaşın komutanı ve Allah’ın son elçisi tarafından paylaştırıldı kendisi de bizzat hendek eşerek kendisine tabi olanlara onlardan farklı birisi olmadığını bizzat yaşayarak öğretiyordu.

Geçmişte ve günümüzdeki bazı dava liderlerinin yaptıkları gibi çadırlarının içerisinden, kendilerine ait otağlarından, başında yelpazeler ile serinleyen bir komutan ve lider yok. Bu gün lideri olduğu  dava arkadaşlarından kopuk postuna kimsenin oturamadığı, izinsiz yüzüne bakılamayan soru sorulamayan insan üstü özelliklere sahip olunduğuna inanılan şeyh, abi, üstat vb. liderler nere! peygamberi bir liderlik nere. Allah’ın elçileri iman edenlerden kendilerini hiç farklı görmemişlerdir. Bir mecliste veya bir toplantıda boş bulduğu yere oturan, kendisinin elini öpmek isteyen bir vatandaşa “Allah’tan kork be adam bende senin gibi Mekke’de kurutulmuş et ile karnını doyuran ve babası vefat etmiş bir ailenin mensubuyum” diyerek cevap verecek kadar alçak gönüllü bir insan. Allah’ın son elçisinin ve ondan sonra ki özellikle otuz yılın başarısını efsunlayarak sürekli ilahi yardımlara bağlayarak bu dinin mensuplarının bu konuda gerek canları gerek ise malları ile verdikleri ve karşılığı cennet olan başarıları gölgelenmek istenmektedir.

Bu anlayış sahipleri İslam o zaman en parlak dönemini yaşadı bir daha böyle bir dönemin yaşanması çok zor gibi düşünerek örnek alınıp yaşanılması öğütlenen peygamber hayatları örnek alınmaz olmuştur. Oysa Allah bakın bu konuda ne buyuruyor: “Ey inananlar! And olsun ki, sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok anan kimseler için Rasulullah en güzel örnektir.”(Ahzap-21) Allah’ın elçileri kendilerine tabii olanlardan kendilerinin önemine inanmadıkları, yapmadıkları, yaşamadıkları bir eylemi veya bir davranışı yapmalarını onlardan istememişlerdir. Çünkü onlar Kendilerini elçi olarak gönderen makamdan aldıklarına ilk iman eden insanlar olmuşlardır.

Evet, o zorlu gün olan (Ahzap) Hendek harbinde kazılan hendeğin en dar, en tehlikeli ve düşman kuvvetlerinin geçme ihtimali olan yerin de nöbet tutmak ve inananlara Allah’tan başka kimseden korkmadığını yaşayarak göstermek. İşte budur liderlik işte budur örneklik. Bu gün İslam adına hareket eden liderlerin ve onların tabiilerinin kurtulmaları gereken bir hastalık vardır ki oda Allah’tan korkulması gerekir iken bu gün zorba ve insanları dikta ile idare eden beşer ürünü sistem ve yöneticilerinden korkmalarıdır. Bu hastalığı kesinlikle tedavi etmeliyiz aksi halde Müslüman âlemi kıyamete kadar bu sefil ve aşağılık hayatı yaşamaya mahkûm olacaklardır.

Elçiler davalarına en güzel örnek olmuşlar iken ya bizler bu gün lideri şeyhi, ağ bey ve üstadı olarak kabul gördüğümüz ve İslam anlattığımız mensuplarımız ile bizlerin durumu. Etrafında ki   insanlara sürekli emirler yağdırıp bir şeyler yapmalarını isteyen ancak kendisi hiçbir şey yapmayan etrafı kendisi gibi düşünen ve yağcılık yaparak izole edilen liderler ne kadar nebevi bir metot içerisindedirler hiç düşünüyor muyuz? Mensubu bulunup temsil ettiği cemaatinden sadece dua edip ağlamalarını isteyen liderler inananların ne derece yaralarına merhem olabilirler? Aç kalmaya, tehlikeye en çok maruz kalınan ve gecenin dondurucu ayazına rağmen nöbet tutacak kadar cesareti ve kendisine güveni olmayan sözde liderler ile nereye kadar gidile bilinir ve Allah’ın dini bütün hayatı kapsayacak şekilde temsil edilip iktidara taşına bilinir? Başımızı yastığa koyduğumuz zaman bu problemler uykumuzu kaçırıyor mu yoksa görevini yapmış ve Allah’ı razı eden bir psikoloji ile hayal alemine dalıyor muyuz? Kayıtsız ve bila şartsız her söyleneni yapan sadece dinleyen asla bir şey demeyen, eleştirmeyen topluluklar durumuna bu gün Müslüman alemi nasıl düşürüldü? Bir zamanlar gündemi belirleyen Müslümanlar belirlenmiş gündemler arkasından nasılda koşar oldular. Bunun cevabı kendilerine lider olarak seçip kabul ettikleri ve teslim oldukları liderleri sayesinde olmuştur.

Peygamberden sürekli kendilerini riske etmeden sürekli onların hal ve hareketlerini kontrol eden bir pozisyonda hareket etmelerini isteyen zihniyet davasında ne kadar samimi olabilir? Nöbet tutmaya hem de savunma hattının en zayıf noktasında ve soğuk gecelerde  nöbet tutmaya aday olmayan ürkek korkak ve sürekli bahaneler üreten insanlar ile bu dava ne kadar başarılı olur? Sürekli kaybetmeye alıştırılmış topluluklar ile hiçbir yere gidilmeyeceğini ne zaman anlayacağız? Fildişi kulelerinden liderlik yapmaya çalışanlar ne zaman postlarını ve enanetlerini   kırıp bu halkın içerisine girip Allah’ın razı olduğu dini anlatıp hesaplarını basitleştirecekler. Aksi halde hesaplarının  zor olacağı ayan beyan ortadadır. Her seferin de yüce Allah’ın Resullerinin sadece vahiy almaları yönüyle diğer insanlardan farklı olduğunu ifade eder iken bunun dışında her yönüyle diğer insanların aynısı olduğunu bakın nasıl ifade ediyor:

“Ey Muhammed! Onlara şöyle söyle:   “Ben de ancak sizin  gibi  bir  insanım.  Bana ilahınızın  tek  bir  ilah    olduğu    vahyolunuyor  artık ona  yönelin , on dan bağışlanma  dileyin  vay ortak  koşanların    haline.” (Fussilet-6)Çok açık olan bu hükme rağmen nedir bu kendini diğer insanlardan farklı görmek. Hem de aynı inanç ve düşüncenin mensubu olduklarını söylemiş olmalarına rağmen. Allah tarafından taltif ve takdir edilmek var iken şeytanın ayartmaları ile bu dünyada takdir edilmeyi beklemek ne  acı değil mi? Oysa Yüce Rabbimiz olan Allah bizlerin nasıl olması ve neleri arzu etmemiz gerektiğini Kuranın da şöyle açıklıyor: “ Rabbimiz!Bize dünyada iyiyi, ahirette de iyiyi ver bizi ateşin azabından koru diyenler vardır. İşte onlara kazançlarından ötürü karşılık vardır. Allah hesabı çok çabuk görür.” (Bakara-201-202)

Vesselam.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı