GenelYazarlardanYazılar

Her Kral Bir Tanrıdır…

“Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” (İncil, Yuhanna)

Genlerimizden gelen bir özellik olsa gerek, kutsalı seviyoruz. Hükmetme ve egemen olmayı sevdiğimiz gibi…

Bu istek, bizi yaşadığımız kabile, belde ya da ülkede hükmetme, yönetme ve iktidarı ele geçirmeye yönelik çabalar içerisine girmeye teşvik ediyor.

Muktedir olmak, egemenliğimizi sürdürebilmek, yönetebilmek için can tende durdukça çabalıyor; hedefe ulaşma adına çoğu zaman abartılı mitler üretip duruyoruz.

Bazen ilham aldığımızı, bazen vahiy meleğini gördüğümüzü, bazen rüyamızda Allah’ın elçisi ile konuştuğumuzu, bazen de bir sesle uyarıldığımızı anlatırken yapmak istediğimiz aslında çoğu kez sadece güçlü olmak ve değer görmek.

Bu istek ve idealler çoğu zaman bizleri vehimlerimizle hareket etmeye; taraftar edinebilmek ve bağlılarımızı feda kıvamına getirebilmek için kutsal bir etiketle “insanüstü”  tanımlamalar yapmaya yöneltiyor.

Tarih boyu bu böyleydi.

Hep masalımsı efsanelerle, ölmüş atalar, kahraman akrabalar ya da daha ilerisi tanrının kutsadığı soylu nesillerle tanımlanmak istedik durduk.

Bir nebinin, şeyhin ya da efendinin sulbundan olmak övünç kaynağı oldu bizim için. El almış olmak, seçilmiş olmak en büyük referans kaynağı idi hep.

Oysa Hz. Peygamber’e kutsallık atfedildiğinde Onun: “ De ki: Ben de sizin gibi bir insanım…” (1) demesini emreden ayet henüz inmişti ve bizler de o ayeti çok iyi biliyorduk…

***

Tarihte imparator, kral ya da şahların bazen ilâh, bazen de yarı ilâh gibi insanüstü vasıflarla anıldığını görüyoruz. Bu kutsallık, onların tebaa üzerinde uyguladıkları şiddeti ilahi bir elle örter, kudretini büyütür, sorgulanmazlığını artırırdı. Toplulukların inanç şekillerini ve hatta dinlerini dahi çoğu zaman bu yarı ilah Krallar belirlerdi.

Örneğin Yahudi toplumunda zuhur etmiş Krallar, tanrının yeryüzüne hulul etmiş hali olup; seçip kutsayıp dünyaya yeryüzünü imar etmek, yönetmek için vekil olarak gönderdiği yarı insan/ yarı tanrı varlıklardı. Sonra zor zamanlar olan entelijasyon yıllarında Yahudi topluluklar nüfuzlarını yitirdiğinde öne çıkardıkları lider daha/ en yüksek/ kutsal/  kraldan da yüksek derecede Mesih idi. Ve O, hem bir peygamber, hem papaz, hem de yanı sıra bir kraldı.

Bizans’ta da Kayser ilahi yetki ile donatılmış olup dini otoriteye sahipti ve mukaddesti. Sasani şahları da normal insan değillerdi. Eski Fars toplumunda da en tepede Krallar Kralı olan Şahinşah vardı.  Onlar, Mısır Firavunları gibi bir Tanrı olmasa da yarı tanrı kabul edilirdi. Ağızlarından çıkan sözler göklerin ve yerlerin kanunu idi ve halka uyguladıkları işkencelerin meşruiyetini göklerden alıyorlardı.

Tüm bu hükümdarların huzuruna çıkmak isteyen kişi secde edercesine eğilir ve onlar izin vermedikçe kalkamazdı. Konuşma izni verildikten sonra konuşmaya başlar ve onu yücelterek hitap ederdi. Onların sahip olduğu kudret Tanrı tarafından verilmişti ve hiç kimsenin bunu geri alma/ kısıtlama yetkisi yoktu.

Hülasa uzak geçmişteki bütün Krallıklarda imparatorlar yönetimlerini güçlü kılmak ve itaat sağlamak için yarı tanrılık iddiasında bulunmuşlardı.  Tüm bu Kral Kisra Şah Hükümdar ya da diğer otorite sahipleri kutsallık kılıfı olmasa varlığını devam ettiremez, zulümlerini devam ettiremezlerdi.

***

İslam devletinde de Allah Resulünün ölümünü müteakip halifeye mutlak itaati emreden ve yöneticileri kutsayan uyduruk rivayetler peşi sıra geldi.

“ Zalimde olsa fasık ta olsa yöneticilere itaati” emreden rivayetler Resul sonrası İslam dünyasında yönetimleri kutsayıp gayri İslami zulüm düzenlerini, İslam krallıklarını, saltanatları Allah’ın yönetimi gibi gösterip birer düzen kurma, meşrulaştırma ve kutsama faaliyeti idi.

İslam düşünce tarihinde ilk dönem normal birer insan/yönetici görülen idarecilerin sonrasında aynı geçmiş Krallar, hükümdarlar, Şahlar gibi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi/vekili/eli olduğu anlayışı şüphesiz eski muharref müşrik din kalıntılarını meşrulaştırma çabalarının bir sonucu idi.

Yapılan ameliye önce Nebiye Tanrı yanında yarı ilah bir statü tanımak ve sonrasında onun ağzından uydurulan rivayetlerle zulüm saltanatlarına kılıf sunmaktı.

Nitekim Nebinin Hz. Adem’den önce yaratıldığını beyan eden rivayetler, ona atfedilen insanüstü vasıflar; sonrasında onun yolunu sürdüğü iddiasında olan bazıları için de birtakım keramet ve olağanüstülüklere zemin hazırladı. Nebi: “ Bende sizin gibi kara derili bir kadının oğluyum…” dediği halde birileri ısrarla aynı geçmiş muharref Tevrat ve İncil nüshalarında İsa’ya olduğu gibi uyduruk rivayetlerle onu yarı tanrı gösterecek rivayetler uydurarak onun ağzından anlatımlarla tarih boyu müşrikte olsa fasıkta olsa gayri İslami yönetimlerine itaati sağladı.

Uyduruk mele-i ala masalları ile gökyüzünde resuller, nebiler, melekler, şehit ve sıddıklardan, şeyhlerden oluşan; yeryüzündeki tabiat olaylarından tutun da tüm kaza ve kader olaylarının düzenlendiği, karara bağlandığı gökyüzü kurulları oluşturdular.

Aslında sorun, yenilmezlik, masumiyet, kutsallık, günahsızlık, kahramanlık gibi vasıfların insanları cezbetmesi; tapınma isteğini coşturması ve sadece Allah’a kul olmanın çoğu beşere yetmemesi idi. İnsanlar tapınma isteklerini kutsadıkları şahıslarla/putlarla giderip onları yücelttiklerinde kendilerini de bir o kadar yücelmiş hisseder. Yazılı kaynaklarla birlikte uzun yıllar halk arasında ağızdan ağıza dolaşan eski mitler, efsaneler, rivayetler de bu konuda yardımcı/öğreticidir.

Hz peygamberin ölümünü müteakip Nebiyi insanüstü göstererek onun ağzından uydurulan rivayetlerle bilerek ya da bilmeyerek samimi ya da kötü niyetli okumalarla bir Ortodoks İslam’ı yaratıldı ve insanlar aynı geçmiş müşrik ataları gibi bu geleneksel/muhafazakar dini kutsayıp Allah’ın sahih dini yerine koyup mutlaklaştırdı. Ritüellerin bir kısmı Allah resulünün emanet bıraktığı tevhid dinine benzese de bu yeni dinin; hükmetme, yönetme ve kanun vazetmede Mekke’nin müşrik dinlerinden pek te bir farkı yoktu.

Yöneticilerin amaçları makam, para hırsı, sonsuz mülkler edinmek ve saltanatlarını mukimleştirmek iken; muhalefet eden, eleştiren, karşı çıkan ve tevhidi savunan muvahhitler ise en sert şekilde işkencelerden geçirilerek cezalandırıldı.

Ortodoks dinin otoriter yönetimleri ile mücadele edemeyen toplulukların bir kısmı züht elbiseleri giyip, tarikatlar üzerinden kutsallık kılıflarında sarıp sarmalanıp bir lokma bir hırka misali kenara çekilip sadece ritüellerle oyalanırken; bazısı da Şia fırkalar vasıtası ile Hz. Ali ve soyu üzerinden bir kutsallaştırma, masum olma, hatadan beri olma, seçilmiş imamlar olma üzerinden politikalar yaptı.

Muktedirlerin rivayet uydurma gerekçeleri yönetimlerini meşrulaştırmak iken; muhaliflerin gerekçesi kendilerini güvende hissetmek, güçlü durmak ve toplumlarına manen güçlü bir birliktelik kazandırmak idi.

***

Hz peygamber de, Hz Ali de ve diğerleri de kutsallık atfeden sıfatları hiç kabul etmemişti aslında. Hatta onlar hayattayken kendilerine bu şekilde yaklaşılmasını da yasaklamıştı. Allah Resulünün parmaklarını sürmesiyle suların akması, yemeğin çoğalması, oturduğu minberin dile gelerek konuşması bu minvaldeki aşırı yüceltmenin sonucu oluşan uyduruk rivayetler iken; Hz. Ali’nin de hiç korkmadan Hz. Peygamber’in yatağında yatması, Hayber’in kapısını tek hamlede koparması ve savaşlarda düşmanları yenmesi onun yenilmez ve insanüstü olduğu düşüncesinin sınırlarını artırmış; neslinden gelen ehli beyt imamlara kutsallık tanınmasına zemin hazırlamıştır. Nitekim bugün bazı rivayetlerde bunu açıkça görmekteyiz. Öyle ki Şii ekolün ilk temsilcilerinden Kuleyni, el-Kafi isimli eserinde İmam Cafer Sadık’tan şu rivayette bulunur: “İmam, bir şeyi bilmek isterse bilir.”  (2)

Yine “imamların meleklerden daha üstün oldukları” (3) ya da “Eğer ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa, cinler hesap yapan olsalar, insanlar katip olsalar Hz. Ali’nin faziletlerini ve kemalatını yazamazlar” gibi rivayetler Hz. Ali sonrası taraftarların bir arada tutulması, iktidara karşı mücadelede dik durmanın sağlanmasını gerçekleştirmiştir.

***

Günümüz yansımalarına baktığımızda kutsallaştırma isteğinin politikacılar, cemaat liderleri ya da tarikat şeyhleri gibi her alanda karşımıza çıktığını görüyoruz. Belki yarı tanrı olmasa da günümüzün mübarekleri bazen peygamberin ruhani varlığı ile görüşüyor, istişare ediyor, öğütlerini alıp takdir edilirken; diğer bazıları da peygamberi yurtlarında gezdiriyor, yatarken üstü açık kalan şakirtlerin üstünü örttürüp alınlarına şefkat öpücüğü kondurtuyor.  Ya da bazen kamyonlarla gezdirip bir stadyuma getirerek türkü dinletip alkışlarla tempo tutturabiliyor. Veya kilometrelerce uzaktan müritlerini görüp kollayabiliyor, hastalıklarını iyileştirip kısırlık tedavisi yapabiliyor, Allah’la kullar arasında aracılık yaparak ahiret günü sancağının altında toplayıp topluca cennete götürebiliyor.

Yanmaz kefenlerle kabir azabından/ cehennem ateşinden beri kılıp; müridini kötülüklerden koruyabiliyor. Daha da önemlisi Allah’la buluşup konuşup dertleşebiliyor…

***

Sonuç olarak  “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım.” (İncil, Yuhanna,1/1) benzeri rivayetlerle Hz. İsa’yı ilahlık mesabesine yükseltme aşaması hepimizi Müslümanlar olarak endişelendirmeli ve aynı akıbete uğramama noktasında dikkatli davranmaya sevk etmelidir. İncil’de geçen cümlelerin aynısının Hz. Resul için de kullanılmış olması ve bu rivayetlerin kesin bir inanç olarak İslam kaynakları arasına yerleşmesi itikadi anlamda çok ehemmiyetli görülmeli. Bizler biliyoruz ki bu sözler ne Allah’a ne O’nun resulü İsa’ya ne de Hz. Muhammed’e ait olabilir. Bu sözler Pavlus’a ait olup tarihi süreçte Hz İsa’yı kul olmaktan çıkarıp Tanrının bir parçası haline getiren, yeryüzünden kovup göklere çıkaran sürecin başlangıç eşiğidir.

Tüm yaratılışı bir kişiye bağlamak, “Onun yüzü suyu hürmetine” diyerek tüm varlık alemini bir kişinin varlığına indirgemek, Yüce Allah’a büyük bir iftiradır. Nebi Müslümanların kendisini Hristiyanlara rahmet okutacak kadar yücelterek insan olmaktan çıkarıp adeta ilahlaştırabileceği potansiyeli görmüş, uyarmış ve hep bu tehlikeye dikkat çekmişti:  “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette methettikleri gibi, sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyiniz. Şüphesiz ki, ben sadece bir kulum. Onun için bana sadece Allah’ın kulu ve resulü deyiniz.” (4)

“Ey insanlar Allah’tan sakının! Sakın şeytan sizi aldatmasın, ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum.” (5)

Aslında Peygamberi Allah’ın kulu olmaktan çıkarıp, yeryüzünden kovup göklere çıkarmak, övmek değildir. Öyle ki bu iftiralara, tahriflere karşı Kur’an’ın verdiği cevaplar yoruma gerek bırakmayacak kadar nettir:

“O hayatı ve ölümü hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır. O mutlak üstün ve yüce olandır, eşsiz ve benzersiz bağışlayandır.”  (Mülk, 67/2)

Selam ve dua ile…

Dipnotlar:

(1) Fussilet 6

(2) el-Kuleyni, el-Kafi fi’l-Usul

(3) El-Kummi, Risaletul İtikadatil İmamiyye

(4) -Buhari

(5) -Ahmed b.Hanbel, Müsned

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir