GenelYazarlardanYazılar

Hübelin Kızları

“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” (Meryem 19/42-44)

“Gökyüzü neden bugün bu kadar parlak?” dedi Kaab, doğrulurken uzandığı yerden, gayrı ihtiyari ve endişeli bir yüzle, en iyi dostu Amr’a merak dolu bir bakış fırlatarak. Doğrusu ona saygı duyuyor, arkadaşlığından haz alıyordu. Amr: “Endişeni anlıyorum dostum. Ben de dikkat ediyorum, ne zaman, ay böyle büyük ve parlak olsa mutlaka olağanüstü şeyler oluyor değil mi?” dedi.

Kaab: “Aynısını ben de düşündüm. Sahi şu senin Hübel’e bir sorsana bizi ne bekliyor önümüzdeki günlerde, merakımızı gidersin?” derken alaycı ve istihza edici idi..

Kaab bir hanifti ve putlara tapmazdı. Amr b. Luhay ise, Hübel putunu, Mekke ye ilk getiren ve bir anlamda o coğrafyada puta tapıcılığın başlamasına vesile olan kişi idi.

Buna rağmen ikisi de çocukluklarından beri çok iyi arkadaş idiler ve her fırsatta beraber Mekke’nin doğusundaki “Ebu Kubeys” dağının eteklerindeki tepeye gelir, hasırdan kilimlerini serer, ayın ışıttığı ve gündüz sıcaklığının yerini kumların serinliğine bıraktığı bu demde uzanır, içkilerini içer, sohbet ederlerdi.

Her konuda iyi anlaşır, dertleşir ve günlük yaşadıkları anları bazen abartılı anlatımlarla birbirlerine anlatır, bulundukları ortamı neşeye boğarlardı.

Kaab hanif olduğundan içki içmezdi ama, taze hurma suyunu sever ve her gelişte yanında bir küp getirerek arkadaşı içki içerken ona eşlik ederdi.

“Biliyormusun?” dedi Kaab: “Şu Hübel’i beraberinde Mekke’ye getirdiğin günleri anlatman o kadar hoşuma gidiyor ki, defalarca dinlememe rağmen yine de duymak istiyorum, bir defa daha anlatsana”.

Yattığı yerden doğrulan Amr, kabile içerisinde popülitesini artırarak kabile reisliğini pekiştiren ve sıradan bir tacir iken kendisini saygın bir konuma getiren macerayı anlatmayı sevdiğini belirtircesine hafif bir gülümseme ile başladı anlatmaya.

Belki bu anıyı yüzlerce kez anlatmıştı ama her anlatışında adeta o günleri sanki yeniden yaşıyordu…

Hübel putu, Güney Arabistan yarımadasına Kabe ve Hicaz başkanlığı Huzaalılara geçtikten sonra, başkanları Amr b. Luhay tarafından Suriye topraklarından getirilmişti.

Rivayete göre Amr, MÖ.  400’lü yıllarda, kutsal ev Kabe’nin bekçiliğini üzerine almış, sonra da ağır bir hastalığa tutulmuştu. Kendisine Suriye’de Belkā denilen yerde şifalı bir pınar bulunduğu, oraya gitmesi halinde iyileşebileceği söylenince oraya gitmiş, yıkanmış ve iyileşmişti. Bu arada yöre halkının birtakım şekilsiz heykellere taptığını görmüş, nedenini sorduğunda onlar: “Bunlar, ne zaman yağmur istesek yağdırırlar; düşmanlarımızı mağlup edip zafer kazanmak için ya da herhangi bir konuda onlardan yardım dilesek yardım ederler” demişlerdi.

Ve bu putlardan bir tane de kabilesine götürmek üzere kendisine vermelerini rica edince, onlar da en gösterişli putlarından Hübel’i vermişler; Amr da onu getirip Kâbe’ye yakın bir yere, zemzem kuyusunun üst tarafına yerleştirmiş ve herkesi buna tazim göstermeye teşvik etmişti.(1)

Put, çok farklı bir heykel olup kırmızı akik taşından yapılmış, parlak, üzeri kıymetli madenlerle süslenmiş ve insan şeklinde olup, sağ eli getirildiğinde kırık idi. Amr ona, altından bir el takmış, kabilesi ile beraber tazim göstermeye başlamış ve gösterilen saygı ve tazim Hacerül Esved’e gösterdikleri saygı derecesine varmış, sonra bu putu Kabe’nin içine almışlardı…

Aslında ne Amr, ne de getirdiğinde etrafına toplanarak garip ve meraklı bakışlarla süzen Mekkeli akrabaları, hiçbir zaman tahmin edememişlerdi bu nesnenin kabilelerinin ve tüm Mekke’nin ileride en büyük putu olarak tapınacağı tanrı olacağını…

O Allah’ın evine giren ilk puttu ve akabinde gelen günler kendisi gibi 360 putun da Mekke’nin değişik yerlerinde sergilenerek adaklar adanan ve tazim gören taştan heykellerin devamını getirecekti.

Ve Hübel, Mekke’nin fethi olan 630 yılına kadar Kabe’de bulunan tanrı figürlerinin en büyüğü ve en güçlüsü olarak saygı görmüş; Kâbe’de yer alması, Kureyş’e önemli ayrıcalıklar sağlamış, itibarını artırmıştı.

Önünde bulunan ve tanrısallığını simgeleyen 7 ok Mekkeliler tarafından fal bakma, gelecekten haber alma gibi amaçlarla kullanılıyordu.

Onlar, soyu belli olmayanın soyunu tespit etmek, öldürülen kişinin diyet parasını ödetmek, ticaret yapmak, evlenmek, herhangi bir işe başlayıp, yolculuğa karar vermek, çocukları sünnet etmek, su kuyusu açmak ve daha pek çok işleri için daima Hübel’e gider, sonrasında önemli işlere karar verirlerdi.

O’na Mekke’nin koruyucu ilahı olarak (haşa) tapılmaktaydı ve artık çevre kabilelerden, hatta çok uzaklardan insanlar Mekke’ye gelerek ona tazim gösteriyor, adaklar adıyordu.

Hatta soy kutsayıcılarına inat, rivayetlerde peygamberin büyük babası Abdülmuttalip, rüyasında sunduğu adağını yerine getirmek için kurban edeceği oğlunu bu oklarla belirlediği ve okların peygamber (sav)’ in babası Abdullah’ı gösterdiği de meşhurdur.

Büyük putlardan Lat, Menat ve Uzza, diğer tüm putların ötesinde önemli bir yere sahip olup; Hübel’in yardımcısı, hatta yüklendikleri dişi formlarla onun biricik kızları sayılmakta idiler: “Bir de Allah’a kızları isnâd ediyorlar! (Hâşâ!) O, bundan münezzehtir …”(Nahl 57)

Bu dört putun, Mekke ve civarındaki müşrikler nezdinde diğer 360 puttan farklı, özel bir anlamı ve yeri vardı.

Necm Suresinde Hubel’in kızları” Lat, Menat ve Uzza” dan bahsedilmekte; bu üç tanrıçaya tapınılmaması ve hiç bir kudretlerinin olmadığı  anlatılmakta: “Gördünüzmü Uzza’yı, Lat’ı ve üçüncüsü olan Menat’ı. Erkek size dişi Allah’a mı? İşte bu, insafsız bir bölüştürme. Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir…”(Necm 19-23).
Mekkeliler cahiliye devrinde Kabeyi tavaf ederlerdi, ancak bu tavaf bizzat Kabe’ye değil; içerisinde yer alan putları tavaf niyeti ile idi. Tavaf esnasında yine günümüzdeki gibi telbiye yapar, ancak: “ Buyur Allahım buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur. Ancak bir tane vardır. Onun sahibi de yine sensin. Ona ve sahip olduğu her şeye maliksin….” sözleri ile onları Allah ın yardımcıları konumuna oturturlardı.
Mekke’nin fethi’nden hemen sonra Hübel ve kızları da Kabe’deki diğer tüm putlarla birlikte kırılarak yok edildi.

Böylece, Arabistan yarımadasında putperestliğin MÖ. 4 ya da 5. yüzyıllarda başladığının tahmininden hareketle, 630 yılında yok edilmelerine kadar takriben bin yıllık bir dini geleneğin ortadan kaldırılmış olduğu söylenebilir.

Hübelin kızlarından Lat; kader, kısmet ve bereket tanrıçası idi ve tapınağı Mekke’nin kuzeyinde bulunan Taif’te olup, saygınlığı Menât’tan sonra gelirdi.

Kureyş halkı ve bütün Araplar ona çok saygı gösterirdi

Uzza; Lat ve Menat’la beraber Hübel’in kızlarından idi ve sevgi, aşk, muhabbet tanrıçası olarak tapılırdı. Müşrik Arap şairleri Uzza’nın güzelliğine atıfta şiiler yazar, söyler, Mekke’nin duvarına asarlardı. Mekke’den çıkışta Hûrâz isimli vadide bulunuyordu ve Kureyşliler onu ziyaret eder, hediyeler sunar ve yanında kurban keserlerdi. Müşrik şiir, ilkel Arabın magazini, sanatı, dini ayetleri ve her şeyi idi ve bu şiirler aslında onların Müşrik bir toplum oluşlarına en büyük kültürel desteği sağalmaktaydı.

Menat ise, ilkel müşrik Arapların taptığı üçüncü tanrıçaydı ve gücün, intikam almanın, haddi bildirmenin Tanrıçasıydı. Mekke ile Medine arasında Müşellel yöresinde Kudeyd’e yakın bir yerdeydi. Evs ve Hazrec kabileleriyle Medine halkından onlara tâbi olanların putuydu.

Geçmişe, çok gerilere dikkatli gözlerle baktığımızda gerek antik dönem Yunan, Mezopotamya ve Arap olsun, gerekse çok uzaklarda Avustralya ve Latin Amerika yerlileri ya da Orta Afrika da yaşayan yerli halkların inanç kaynaklarının temelinin tevhid içerikli olduğu ve buralara da Allah’ın elçilerinin elinin dokunduğu görülebilmekte.

Hatta bu yerlilerin akide ve inanışlarının çoğunun günümüzde sidik içirici müşrik bakış açısına sahip günümüz bazı “Müslüman”lardan daha da Muvahhit olduğunu anlayabilmekteyiz. Aslında tüm bu yaşananlar bizlere, tek ilah olan Allah’ın, yalnızca kendine tapılmak için yeryüzüne, kullarına yolladığı tevhid mesajlarının zaman içerisinde nasıl birer mitolojik put ve heykele dönüşümünü göstermesi açısından önemli. Çevremizde de aslında benzer putlar geçmiştekilerden fazlasıyla bulunmakta olsa da nedense çoğusu bunu görememekte.
Oysa Rabbin en sevmediği ve affetmeyeceği amel puta tapıcılık ve ona ortaklar koşulması değil midir? Ve Kur’an’a göre şirk, Allah’ın asla bağışlamayacağı en büyük günah(2) ve büyük bir haksızlıktır.(3)

Allah’a ortak koşanlar da ancak birer pislikten ibarettir.(4)

Allah ve resulü onlardan uzaktır.(5) ve Müşriklerden yüz çevrilmeli(6), asla onlardan olunmamalıdır.(7)

Onlar müminlere düşmanlık edenlerin en şiddetlileri arasında yer almaktadır(8) ve İman etmedikleri sürece onlarla evlilik vb. ilişkiler kurulmamalıdır.(9)

Kur’an’da, müşriklerin Allah’a ortak koştukları putlar kimseye faydası veya zararı dokunmayan cansız nesnelerdir.(10)

Hiç bir şey yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan; kendilerine bile fayda veya zarar veremeyen; öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen şeylerdir.(11)

Hepsi bir araya gelse dahi bir sinek bile yaratamayan, hatta sineğin kendilerinden kaptığı bir şeyi ondan kurtaramayacak kadar âciz varlıklar olarak nitelenir.(12)

Putlara tapanlar da aynı şekilde âciz ve zavallı olup derin bir sapıklık içindedir.(13)

Müşrikler putlara kendilerini Allah’a daha fazla yaklaştırmaları (14), Allah katında kendilerine şefaatçi olmaları (15) için taptıklarını, atalarının da onlara taptıklarına şahit olduklarını söylüyor ve Allah’ın istememesi halinde atalarının da kendilerinin de onlara tapamayacaklarını(16) ileri sürüp kendilerini mazur göstermeye çalışıyorlardı.
Şüphesiz putperestliğe meyletmenin pek çok sebebi vardır. Fakat en önemli sebep putperestlerin Allah’ı şanına yaraşır biçimde tanıyamamaları (17) ve böylece tevhidi muhafaza edememeleridir.

Ve sanki, günümüzde de Amr b. Luhay’ın takipçilerinin gizli ve içten günümüz Hübel ve kızlarına denk çağımız putlarına olan niyazlarını Amr’ın dilinden sürekli duyar gibiyiz:

“Ey Hubel! Ey putların en güçlüsü! Ey Lat, Menat ve Uzza’ nın babası. Ey gelmiş geçmiş tüm putların en büyüğü…

Sen ve kızların olmaksızın geçen yıllar her daim kederimizi artırmakta.

Ancak neslin kurumadı, kurutulamadı ve her daim bizimlesin.

Belki şeklen yoksun ama bizlere kazandırdığın “putçuluk ruhu” her daim alevlenen bir meşale gibi yanmaya ve yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Belki elle tutulmuyor ve gözle görülmüyorsun ama yine ibadethanelerimizin başköşesinde, kutsal ve özel günlerimizde, mabetlerimizde, ilahilerimizde ve toplu ritüellerimizde her daim bizimlesin.

Yine senin adını anarak alevli ateşler üzerinden atlıyor, senin aşkınla ateşler üzerinde yürüyor, senin sevginle vücutlarımıza sapladığımız şişlerle akıttığımız kanlara rağmen duyduğumuz acıları yeniyor, sana secde etmenin lezzetini tadıyoruz.

Senin adına yine senin etrafında dönüyor, adına okunmuş çaputlar bağlıyor, adaklar sunuyor ve tazimle sana ait her şeyi öpüp kutsuyoruz.

“Yevmül Arabi” denilen kutsal günlerde yine pagan kökenli toplu ayinler tertipliyor, kandil geceleri, aşure günleri ve

Cem ayinleri ile seninle hemhal oluyor, kötü ruhlardan, cinlerden ve nazarlardan korunmak için çeşitli muska ve benzeri nesneleri boyun ve vücutlarımızda taşıyoruz.

Yine senin için ilahiler ve şiirler yazıyoruz.

Kabe’ye asamasak ta toplu ritüellerde o şiirleri güzel sesli vaizlerimizle okuyor, vecdle ve ihlasla gözyaşları dökerek bidat ve hurafelerle yad ediyoruz.

Sizi şekli kalıplara sokmak ve şekli olarak yok ederek putları yok ettiğini zannedenlere bakın hele…”

Taştan ve helvadan putları şeklen kırarak, fikir ve düşüncelerinin bağlıları ve tabilerindeki şirk kırıntılarını beraberinde yok edemediğini, bilakis onların belki daha da güçlü ve diri olarak hayatta olduklarını görmekteyiz.

Efendimiz (sav)’ in şeklen yaptığı Kabe’deki putları kırma eylemi, yeryüzündeki tüm put ve putçulara, artık tevhidin galebe çaldığını gösteren ve öğreten bir dokunuştu.

Fakat insanoğlu doğası gereği olsa gerek hayat boyu sürekli tapacak bir şeyler arayıp durmakta.

Tüm kâinatın tek ilahı olan Allah (cc) ı hâşâ yetersiz sananlar, şirkin o ölümcül lezzetini tadabilmek adına her daim Hübel ve kızlarını yaşatabilmek, hayata döndürebilmek adına karanlık dehlizlerde yeni puthanelerin imarı için yüzyıllarca çabalayıp durdular.

Ve günümüzün puthanelerinde artık çamurdan, metalden ya da helvadan putlar üretilmiyor.

Geçmişteki gibi evlerimizin bir köşesinde putlara tazim için ayırdığımız mekânlar da yok ve Allah’ın evinde de ikamet edemiyorlar.

Onları daha derinlerde, beyinlerimizde, zihinlerimizde ve iradelerimizde misafir ederek ağırlıyor, tazim gösteriyor, saygımızın ifadesi olan adaklarımızı sunuyoruz.

Artık Hübel ve kızları, yeni modern isim ve sıfatlarla allanıp pullanarak tüm yeryüzünde yeni tabiilerini karşılıyor.

Bu karşılama ve ikram, kimi zaman “demokrasi, insan hakları ve özgürlük” adı altında gerçekleşirken; kimi zaman da “modernlik, çağdaşlıkla beraber batılı değer ve kavramlar” adı altında “laik ve seküler” sunumlarla gerçekleşiyor…

Ve bizler onlara tazimlerde bulunuyor, genç çocuklarımızı adak adıyor, yeni ve modern putların arkasına sığınmış şirk önderlerini toplumlarımızda din adına yüceltiyoruz…

Farkında olmadan modern ve çağdaş putlara yakarıyor, istiyor ve onlara itaati mutlaklaştırıyoruz…

Kalbimizde, zihnimizde, beynimizde ve dilimizde her daim onlar var ve dua ve yakarışlarla yaratıcıya dualarda bulunurken, içimizin ta en derinlerinde, kalplerimizde ve zihinlerimizde bu yeni ve çağdaş putları birliyor, onlara amellerimizi sunuyoruz…

Dillerimiz Allah derken, kalplerimize modern buzağıların sevgisi içirilmiş!

Ve bu modern buzağılar, geçmiş örnekleri gibi böğüremezseler de, insan sesi çıkarmayı doğrusu çok iyi becerebilmekteler…

“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve kısmet çekilen zarlar hep şeytanın işinden birer pisliktir; ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide 90)

 

NOTLAR:

(1).(İbnü’l-Kelbî, s. 27-28; İbn Hişâm, I, 79)

(2). (en-Nisâ 4/48, 116)

(3).(Lokmân 31/13)

(4).(et-Tevbe 9/28)

(5). (et-Tevbe 9/3)

(6). (el-En‘âm 6/106; el-Hicr 15/94)

(7). (Yûnus 10/105; el-Kasas 28/87)

(8). (el-Mâide 5/82)

(9). (el-Bakara 2/221)

(10).(el-Mâide 5/76; e En‘âm 6/71; Yûnus 10/18, 106; Tâhâ 20/89; el-Enbiyâ 21/66; Hac 22/12; el-Furkān 25/55; eş-Şuarâ 26/73)

(11).(el-Furkān 25/3)

(12) (el-Hac 22/73)

(13). (el-Hac 22/12)

(14).(ez-Zümer 39/3)

(15).(Yûnus 10/18)

(16). (en-Nahl 16/35; ez-Zuhruf 43/20)

(17).(el-En‘âm 6/91)

 

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir